TESLİM ŞEKİLLERİ
Ticari İşletmede Teslim Ex Work (EXW):
Ex works" satıcının malları işletmesinde (fabrika,depo v.s.) alıcı emrine hazır tutmakla teslim yükümlülüğünü yerine getirdiği anlamındadır. Satıcı, aksi kararlaştırılmadıkça malın alıcı tarafından sağlanan bir araca yüklenmesinden yada malların ihraç gümrüğünden geçirilmesinden sorumlu değildir. Alıcı bu noktadan itibaren varış yerine değin , malın taşınması ile ilgili tüm gider ve risklerin yükümlülüğünü taşır. Bu terim tüm satış şekilleri içinde satıcı için en az yükümlülüğü ihtiva eden bir satış şeklidir.
Bu teslim şeklinde sözleşmede belirtilen satış bedeline yalnızca ambalajlanmış mal bedeli dahildir. Yani teslim tarihinden itibaren her türlü nakliye, yükleme, boşaltma ve sigorta masrafları alıcı tarafından ödenmektedir.
Kullanıldığı taşımacılık türleri : Denizyolu, karayolu, havayolu, demiryolu, çok araçlı taşımacılık.
Satıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun malı hazırlayarak belirtilen tarihte veya süre içinde yine anlaşmada belirtilen yerde (fabrika, depo, büro v.b.) malların alıcının emrine amade tutar. • Malların emrine hazır tutulduğunu alıcıya bildirir. • Alıcının ihracat ile ilgili belgeleri alabilmesi için yardımcı olur. Alıcının talep etmesi halinde, tüm masraf ve riski alıcıya ait olmak üzere taşıma acentası ile anlaşma yaparak, düzenlettiği taşıma belgesi varış yerinde malları teslim alabilmesi için alıcıya gönderir.
Alıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun olarak mal bedelini öder.
• Tüm masraf ve risk kendisine ait olmak üzere ihracat ve ithalat işlemleri için gerekli olan lisans, v.b. idari ve ticari belgeleri düzenler.
• Malların ihracat ve ithalat ile ilgili gümrük işlemlerini yaptırmak ve gümrük vergilerini ödemekle sorumludur. Malların satıcının işletmesinde teslim aldığı andan itibaren malla ilgili tüm risk ve masraflar alıcının sorumluluğundadır.
• Malların taşıtılması amacıyla taşıma acentası ile anlaşarak navlun bedelini öder.
Taşıyıcıya Teslim Free Carrier ( FCA) :
Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü, malların ihraç gümrüğünden geçirilip, alıcı tarafından belirlenen taşıyıcıya, belirlenen yer yada noktada teslimi ile son bulur.
Eğer alıcı tarafından kesin bir teslim yeri belirtilmemişse, satıcı taşıyanın malları teslim alacağı yer civarında bir yer belirleyebilir. Ticari uygulamalar taşıyıcı ile sözleşme yapılabilmesi için satıcının yardımını gerektirirse (Örneğin demir ve hava yolu taşımacılığında) satıcı riziko ve masraflar alıcıya ait olmak üzere hareket edebilir.
Kullanıldığı taşımacılık türleri : Denizyolu, karayolu, havayolu, demiryolu, çok araçlı taşımacılık.
Satıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun malı hazırlayarak, alıcının ülkesinde istenen gerekli belgeleri düzenler ve kendi ülkesindeki gümrük masraflarını öder. • Alıcının talep etmesi durumunda taşıma acentası ile tüm masrafları alıcıya ait olmak üzere anlaşır. • Belirlenen tarihte ve yerde ilk taşıyıcının gözetimine devreder. Bu andan itibaren tüm masraf ve riskler alıcıya geçer.
Alıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun olarak mal bedelini öder. • İthalat ile ilgili belge ve izinleri alarak gümrük vergisi ve masraflarını ödemekle yükümlüdür. • Taşıma acentası ile anlaşma yaparak navlun ücretini öder. • Belirlenen tarihte ve yerde mallarını teslim alır. Bu andan itibaren bütün masraflar ve risk alıcıya aittir.
Gemi Doğrultusunda Teslim Free Alongside (FAS) :
Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü, belirlenen limanda malların gemi doğrultusunda rıhtım veya mavnaya konmasıyla sona erer. Bu da, bu andan itibaren, malla ilgili tüm gider, yitik veya hasar rizikolarının alıcı tarafından üstlenilmesi anlamındadır. Malın yükleme, boşaltma , nakliye ve sigorta masrafları alıcı tarafından ödenir. FAS’ da sözleşmede belirtilen satış bedeline hem mal bedeli, hem de rıhtıma kadar yapılan nakliye ücreti dahildir. Bu terim, alıcının ihraç için malları gümrükten çekmesi gerektiğini belirtir. Alıcı doğrudan yada dolaylı olarak ihraç işlemlerini yerine getirmeyecekse kullanılmamalıdır.
Bu terim yalnızca deniz veya iç su taşımacılığında kullanılır.
Kullanıldığı taşımacılık türleri : Denizyolu.Satıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun malı hazırlar. • Alıcının isteği üzerine tüm masraflar ve riskler alıcıya ait olmak üzere; alıcının ülkesinde istenen gerekli belgeleri ve benzeri idari ve ticari belgeleri almasında yardımcı olur.• Mallar belirlenen limanda, belirlenen tarihte alıcının daha önce belirlediği geminin yanına getirmekle teslim işlemini tamamlar. Bu andan itibaren tüm masraf ve riskler alıcıya geçer.
Alıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun olarak mal bedelini öder. • İhracat ve ithalat ile ilgili gerekli belgeleri hazırlar, navlun ücretini ve gümrük masraflarının tümünü öder. • Taşıma acentası ile anlaşma yaparak, satıcıya geminin yükleme limanına yaklaşık ne zaman ulaşacağını bildirir. • Yükleme emrine hazır tutulan malları teslim alır. Bu andan itibaren bütün masraflar ve risk alıcıya aittir.
Gemi Bordasında Teslim Free On Board (FOB) :
Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü belirlenen yükleme limanında mallar gemi küpeştesini açtığı andan itibaren yerine getirilmiş olur. Mallarla ilgili tüm gider yitik veya hasar rizikoları bu noktadan itibaren alıcı tarafından üstlenilir. Eğer gemi küpeştesi pratikte bir şey ifade etmiyorsa (örneğin roll-on/roll-off veya konteynır taşımacılığında olduğu gibi) FCA teriminin kullanılması daha doğru olur.
Kullanıldığı taşımacılık türleri : Denizyolu.
Satıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun malı hazırlar. • Belirlenen limanda, belirlenen tarihte alıcının temin etmiş olduğu gemiye yüklemeyi yapar. • Alıcının ülkesinde kullanacağı lüzumlu belgeleri hazırlar, gümrük işlemlerini tamamlar, gümrük vergilerini ve masraflarını öder. • Alıcıya yüklemenin yapıldığını bildirir. Düzenlenen taşıma belgesini ve alıcının ülkesindeki kullanacağı gerekli diğer belgeleri hazırlayarak ödeme şekline göre alıcıya gönderir. • Malların geminin küpeştesini ( güvertesini) geçene kadar meydana gelebilecek her türlü hasar ve kayıp satıcının sorumluluğundadır.
Alıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun olarak mal bedelini öder. • İthalat için gümrük belgelerini düzenleyerek gümrük vergilerini ve masraflarını ödeyerek işlemlerini tamamlar. • Taşıma acentası ile anlaşma yaparak navlun bedelini öder. • Yükleme limanında mallar geminin küpeştesini geçtikten sonra malla ilgili tüm masraf ve riskler alıcının sorumluluğundadır.
Mal Bedeli ve Navlun Cost And Freight (CFR) :
Bu terim ile satıcı belirlenen varış limanına malı gönderebilmek için gerekli tüm giderleri ve navlunu ödemek zorundadır. Ancak malla ilgili yitik bir hasar rizikoları ile giderlerde görülebilecek artış, yükleme limanında malların gemi küpeştesini geçmesi anından itibaren satıcıdan alıcıya devredilmiş olur.
CFR terimi satıcının ihraç için malları gümrükten geçirmesi gerektiğini belirtir.
Kullanıldığı taşımacılık türleri : Denizyolu.
Satıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun malı hazırlar. • Alıcının ülkesinde kullanacağı gerekli belgeleri hazırlar. • Gümrük işlemlerini tamamlar. • Taşıma acentası ile anlaşma yaparak varış limanına kadar olan navlun ücretini öder. • Mallar geminin küpeştesini geçtikten sonra navlun dışındaki tüm masraflar ve riskler alıcıya aittir. • Satıcı yüklemenin gerçekleştiğini ve muhtemel varış tarihini alıcıya bildirir. • Düzenlenen taşıma belgesini ve gerekli diğer belgeleri alıcıya gönderir.
Alıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun olarak mal bedelini öder. • İthalat için gümrük belgelerini düzenleyerek gümrük vergilerini ve masraflarını ödeyerek işlemlerini tamamlar. • Malları varış limanında boşaltma masraflarını ve liman ücretini de ödemek suretiyle gecikmeksizin mallarını boşaltır. • Taşıma süresince malla ilgili olarak yapılmış olan navlun dışındaki bütün masrafları ödemekle yükümlüdür.
Mal Bedeli, Sigorta ve Navlun Cost, Insurance And Frieght (CIF) :
Bu terim ile satıcı CFR’ deki yükümlülüklerine aynen sahiptir. Ancak ek olarak, malların taşınması sırasında yitik veya hasar rizikosuna karşı deniz sigortası temin etmek durumundadır. Satıcı sigorta sözleşmesini yapar ve sigorta primini öder. Alıcı bu terim ile satıcının sigortada sadece minimum kuvertür temin etme yükümlülüğü bulunduğunu bilmelidir.
Bu terim satıcının ihraç için malları gümrükten geçirmesi gerektiğini belirtir. Bu terim sadece deniz ve iç su taşımacılığında kullanılır. Eğer gemi küpeştesi pratikte bir şey ifade etmiyorsa CIP terimini kullanmak daha uygun olur.
Kullanıldığı taşımacılık türleri : Denizyolu.
Satıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun malı hazırlar. • Alıcının ülkesinde kullanacağı gerekli belgeleri hazırlar. • Gümrük işlemlerini tamamlar. • Taşıma acentası ile anlaşma yaparak varış limanına kadar olan navlun ücretini öder. • Gönderdiği malın cinsine uygun olan en dar kapsamlı deniz nakliyat sigortasını yaptırır ve sigorta primini öder. • Satıcı yüklemenin gerçekleştiğini ve muhtemel varış tarihini alıcıya bildirir. • Düzenlenen taşıma belgesini ve gerekli diğer belgeleri alıcıya gönderir.
Alıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun olarak mal bedelini öder. • İthalat için gümrük belgelerini düzenleyerek gümrük vergilerini ve masraflarını ödeyerek işlemlerini tamamlar. • Malları varış limanında boşaltma masraflarını ve liman ücretini de ödemek suretiyle gecikmeksizin mallarını boşaltır. • Teslim anından sonra navlun ve sigorta primi dışındaki meydana gelen bütün masrafları ödemekle yükümlüdür.
Taşıma Ücreti Ödenmiş Olarak Teslim Carriage Paid To...(CPT) :
Bu terim satıcının, malın kararlaştırılan varış yerine kadar taşınması için gerekli navlunu ödediği anlamına gelir. Malın yitik ve hasarına ait rizikolarla birlikte taşıyıcıya teslimden itibaren doğabilecek ek masraflar, malların taşıyıcının nezaretine verilmesinden itibaren satıcıdan alıcıya geçer.
Taşıyıcı bir taşıma sözleşmesinde demir, kara, deniz, hava, iç su taşımacılığı yada bunların birleşmesi sonucu ortaya çıkan taşımacılık işlemini üstlenen kimsedir.
Kullanıldığı taşımacılık türleri : Denizyolu, karayolu, havayolu, demiryolu, çok araçlı taşımacılık.
Satıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun malı hazırlar. • Alıcının ülkesinde kullanacağı gerekli belgeleri hazırlar. • Gümrük işlemlerini tamamlar. • Taşıma acentası ile anlaşma yaparak varış limanına kadar olan navlun ücretini öder. • Malları ilk taşıyıcının gözetimine devrettiği andan itibaren malla ilgili tüm risk ve masraflar alıcıya geçer. • Satıcı yüklemenin gerçekleştiğini ve muhtemel varış tarihini alıcıya bildirir.
Alıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun olarak mal bedelini öder. • İthalat için gümrük belgelerini düzenleyerek gümrük vergilerini ve masraflarını ödeyerek işlemlerini tamamlar. • Malların ilk taşıyıcıya tesliminden itibaren navlun dışındaki tüm masraf ve riskler alıcıya aittir. • Transit taşıma nedeniyle doğabilecek gümrük masrafları da alıcı tarafından karşılanır. • Navlun bedeline dahil değilse boşaltma masraflarını ödeyerek cirolu konşimentoyu acentadan teslim alır.
Taşıma Ücreti ve Sigorta Ödenmiş Olarak Teslim Carriage And Insurance Paid To...(CIP) :
Bu terim ile satıcı CPT’ deki yükümlülüklerine aynen sahiptir. Ancak ek olarak malların taşınması sırasında yitik veya hasar rizikosuna arşı kargo sigortası temin etmek durumundadır. Satıcı sigorta sözleşmesini yapar ve sigorta primini öder .
Kullanıldığı taşımacılık türleri : Denizyolu, karayolu, havayolu, demiryolu, çok araçlı taşımacılık.
Satıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun malı hazırlar. • Alıcının ülkesinde kullanacağı gerekli belgeleri hazırlar. • Gümrük işlemlerini tamamlar. • Taşıma acentası ile anlaşma yaparak varış limanına kadar olan navlun ücretini öder. • Gönderdiği malın cinsine uygun olan en dar kapsamlı deniz nakliyat sigortasını yaptırır ve sigorta primini öder. • Ancak, alıcı olağan dışı risklere (grev, savaş, doğal afet v.b.) karşı sigorta yaptırılmasını istiyorsa primini kendisi ödemek şartıyla satıcıdan sigorta kapsamını genişletmesini isteyebilir. • Malları ilk taşıyıcının gözetimine devrettiği andan itibaren malla ilgili navlun ve sigorta dışındaki tüm risk ve masraflar alıcıya geçer.• Satıcı yüklemenin gerçekleştiğini ve muhtemel varış tarihini alıcıya bildirir.
Alıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun olarak mal bedelini öder. • İthalat için gümrük belgelerini düzenleyerek gümrük vergilerini ve masraflarını ödeyerek işlemlerini tamamlar. • Malları varış limanında boşaltma masraflarını ve liman ücretini de ödemek suretiyle gecikmeksizin mallarını boşaltır. • Malların ilk taşıyıcıya tesliminden itibaren navlun ve sigorta dışındaki tüm masraf ve riskler alıcıya aittir.
Sınırda Teslim Delivered At Frontier (DAF) :
Bu terim satıcının teslim yükümlülüğünün, malların ihraç için gümrükten geçirilip, sınırda belirlenen yer yada noktada ancak bitişik ülkenin gümrük sınırdan önce emre hazır tutulmasıyla sona ermesini ifade eder. Sınır terimi , ihraç ülkesinin sınırı da dahil olmak üzere herhangi bir sınır için kullanılabilir. Dolayısıyla, terimin içinde söz konusu sınırın her zaman nokta ya da yer belirtilerek kesin şekilde tanımlanmış olması hayati olarak önem taşımaktadır.
Kullanıldığı taşımacılık türleri : Denizyolu, karayolu, havayolu, demiryolu, çok araçlı taşımacılık.
Satıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun malı hazırlar. • Alıcının ülkesinde kullanacağı gerekli belgeleri hazırlar. • Gümrük işlemlerini tamamlar. • Taşıyıcı aracı temin ederek malın belirlenen sınır noktasına kadar taşınması için navlun bedelini öder. • Malları sınırda belirlenen yer ve tarihte alıcının emrine hazır tuttuğu andan itibaren malla ilgili bütün masraf ve riskler alıcıya geçer.
Alıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun olarak mal bedelini öder. • İthalat için gümrük belgelerini düzenleyerek gümrük vergilerini ve masraflarını ödeyerek işlemlerini tamamlar. • Malları belirlenen sınır noktasında emrine hazır tutulduğu anda zaman geçirmeksizin malları teslim alır. • Malları sınırda belirlenen yer ve tarihte alıcının emrine hazır tuttuğu andan itibaren malla ilgili tüm masraf ve riskler alıcıya aittir.
Gemide Teslim Delivered Ex Ship (DES) :
Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü, malı belirlenen varış limanında, gemi bordasında, ithal gümrüğünden geçirmeden alıcının emrine hazır tutmakla sona erer. Satıcı, malların belirlenen varış limanına getirilmesi için gereken tüm gider ve rizikoları üstlenir. Bu terim sadece deniz veya iç su taşımacılığı için kullanılabilir.
Kullanıldığı taşımacılık türleri : Denizyolu.
Satıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun malı hazırlar. • Alıcının ülkesinde kullanacağı gerekli belgeleri hazırlar. • Gümrük işlemlerini tamamlar. • Taşıma acentası ile anlaşma yaparak varış limanına kadar olan navlun ücretini öder. • Mallar varış limanında alıcının emrine hazır tutulduğu anda malın teslimi gerçekleşmiş olur. • Varış limanına kadar bütün risk ve masraflar navlun ücret dahil olmak üzere satıcı tarafından karşılanır. • Satıcı muhtemel varış tarihini alıcıya bildirmekle yükümlüdür.
Alıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun olarak mal bedelini öder. • Malları varış limanında boşaltma masraflarını ve liman ücretlerini de ödemek suretiyle gecikmeksizin malını boşaltır. • İthalat için gümrük belgelerini düzenleyerek gümrük işlemlerini tamamlar. • Gümrük vergilerini ödeyerek fiili ithalatını gerçekleştirir. • Belirlenen varış limanında mallar alıcının emrine hazır tutulduğu andan itibaren tüm risk ve masraflar alıcıya aittir.
Rıhtımda Teslim (Gümrük Vergi ve Harçları Ödenmiş Olarak) Delivered Ex Quay (DEQ) :
Rıhtımda Teslim (Gümrük Vergi ve Harçları Ödenmiş Olarak) Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü, malları belirlenen varış limanında ithal gümrüğünden geçirilmiş olarak, rıhtım üzerinde alıcı emrine hazır tutmakla sona erer. Satıcı, malların o noktaya kadar taşınmasıyla ilgili vergi, resim ve diğer harçlarda dahil olmak üzere tüm riziko ve giderleri üstlenir. Bu terim satıcı dolaylı yada dolaysız yoldan ithal lisansı sağlayamayacaksa kullanılmamalıdır. Eğer taraflar malların alıcı tarafından gümrükten geçirilmesi ve gümrük vergilerinin ödenmesini istiyorlarsa "duty paid" yerine "duty unpaid" terimini kullanmalıdır. Eğer taraflar satıcının yükümlülükleri arasından malların ithali için ödenecek bir takım giderleri çıkarmak istiyorlarsa (KDV gibi) bunu, bu etkiyi yaratacak sözcükler ekleyerek kesinleştirmelidirler.
Kullanıldığı taşımacılık türleri : Denizyolu.
Satıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun malı hazırlar. • Kendi ülkesinde ve alıcının ülkesinde kullanacağı gerekli belgeleri hazırlar. • İthalat ve ihracat gümrük işlemlerini tamamlar. • Taşıyıcı aracı temin ederek navlun ücretini öder. • Malların hangi tarihte varış limanında olacağını alıcıya bildirir. • Belirlenen tarihte varış limanında gümrük işlemlerini de tamamlamak suretiyle malları alıcının emrine hazır tutarak teslim eder.
Alıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun olarak mal bedelini öder. • İthalat ile ilgili belgeleri düzenleyebilmesi için satıcıya gereken yardımı sağlar. • Satıcı tarafından malları emrine hazır tutulduğu andan itibaren bütün risk ve masraflar alıcıya aittir.
Gümrük Resmi Ödenmemiş Olarak Teslim Delivered Duty Unpaid ( DDU) : Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü, malların ithal ülkesinde, belirlenen yerde emre hazır tutulması ile sona erer. Satıcı, malların o noktaya kadar taşınması ve gümrük formalitelerinin yerine getirilmesi ile ilgili riziko ve giderleri üstlenmek durumundadır (İthalat için ödenmesi gereken vergi resim ve harçlar hariç). Alıcı malların zamanında ithal için gümrükten çekilmemesinden kaynaklanan ek gider ve rizikoları üstlenmek durumundadır. Eğer taraflar satıcının gümrük formalitelerini yerine getirip bundan doğabilecek gider ve rizikoları üstlenmesini istiyorlarsa bunu, bu etkiyi yaratacak sözcükler ekleyerek kesinleştirmelidirler. Eğer taraflar satıcının yükümlülüklerine malların ithali için gerekli bazı giderleri eklemek istiyorlarsa (KDV gibi) bunu, bu etkiyi yaratacak sözcükler ekleyerek kesinleştirmelidirler. Bu terim taşıma şeklinden bağımsız olarak kullanılabilir.
Kullanıldığı taşımacılık türleri : Denizyolu, karayolu, havayolu, demiryolu, çok araçlı taşımacılık.
Satıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun malı hazırlar. • İhracat ile ilgili tüm belgeleri düzenler ve gümrük masraflarını öder. • Taşıma acentası ile anlaşarak navlun bedelini öder. • Malları alıcının ülkesinde daha önceden belirlenmiş tarih ve yerde alıcının emrine hazır tutarak teslimi gerçekleştirir. • Teslime kadar risk ve masraflar alıcıya aittir.
Alıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun olarak mal bedelini öder. • Malın ithali ile ilgili gerekli belgeleri düzenleyerek gümrük vergilerini ve masraflarını öder. • Malları önceden belirlenen tarihte varış yerinde teslim alır.
Gümrük Resmi Ödenmiş Olarak Teslim Delivered Duty Paid (DDP) :
Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü, malların ithal ülkesinde belirlenen yerde emre hazır tutulması ile sona erer. Satıcı, malların o noktaya kadar taşınması, ithal gümrüğünden geçirilmesi için gerekli vergi, resim ve diğer harçlar dahil olmak üzere riziko ve giderleri üstlenmek durumundadır. EXW terimi satıcı için ne kadar az yükümlülük ifade ediyorsa, DDP terimi de o kadar çok yükümlülük ifade etmektedir.
Kullanıldığı taşımacılık türleri : Denizyolu, karayolu, havayolu, demiryolu, çok araçlı taşımacılık.
Satıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun malı hazırlar. • Kendi ülkesinde ve alıcının ülkesinde kullanacağı gerekli belgeleri hazırlar. • İthalat ve ihracat gümrük vergilerini ve masraflarını ödeyerek gümrük işlemlerini tamamlar. • Taşıyıcı aracı temin ederek navlun ücretini öder. • Teslime kadar malla ilgili bütün masraflar ve riskler satıcıya aittir. • Teslimi alıcının ülkesinde belirlenen yerde ve tarihte gümrük vergilerini de ödemek suretiyle gerçekleştirir.
Alıcının Sorumlulukları
• Sözleşme koşullarına uygun olarak mal bedelini öder. • Alıcı ülkesindeki yerel bir satıcıdan farksız şekilde malları devralır.
Tuesday, October 31, 2006
TÜRKİYE`NİN İHRACAT STRATEJİSİ
TÜRKİYE`NİN İHRACAT STRATEJİSİ
GİRİŞ
Ülkemiz 20. yy’ın ilk çeyreğinde, dünya ekonomik sisteminin öngördüğü ‘ulusal devletler’ projesine uyum göstermiş ancak uluslararası ilişkileri gereği gibi okuyamadığı için sahip olduğu mirası değerlendiremeyerek iflas etmiş bir ekonomi ile 21. yy.’a girmiştir.
İçinde bulunduğumuz yüzyılda dünya ekonomik sistemi yeni bir yapılanmanın içine girmekte ve bununla uyum göstermek zorunluluk arz etmektedir. Günümüzde savaş; üretim ve pazar bilgisine sahip olmak için verilmekte, bu alanda edinilen bilgi uluslararası anlaşmalarla güvence altına alınmakta, ekonomik işleyişte buna uygun olarak şekillenmektedir. Dün olduğu gibi bugünde sermaye birikimi sorununu halletmek uluslararası ticari ilişkilerle mümkün olmaktadır. Bu perspektif önümüzdeki yılların temel sorununun ihracata yönelik üretim yapmak olduğunu göstermektedir.
Satranç oyununun iki temel ilkesi gözden uzak tutulmamalıdır:
a) Stratejik olan merkez ve kuvvetli karelere egemen olan oyuna egemendir.
b) İyi bir oyuncuya karşı sert hamleler yaparsanız sert cevaplar alırsınız. Zamanlamasız yapılan sert hamle sadece hamleyi yapanı güç durumda bırakır.
Küreselleşmeyle uyumlu, bir tabloyu bütünler gibi yumuşak hamlelerle örülü siyaset yarının egemenlerinin eylem kılavuzu olmalıdır.
İHRACAT STRATEJİSİ
1) Küreselleşen Dünyada Kalkınma Paradigması Üzerine Kısa Notlar
Kapitalizm, öncelikle ulusal ölçekte kendisini önceleyen otarşik ekonomik biçemi yıktı. Eski durağan ekonominin yerini piyasa mekanizması ve genişlemiş ölçekte yeniden üretim aldı. Uluslararası ticaret yolu ile diğer ülkelerdeki ekonomik otarşiyi yıkıp kendine bağlayarak “dünya ekonomik sistemi” haline geldi. Kapitalizmin doğduğu ülkelerde eski ekonomik yapılar yıkılmakla kalmamış yeni sistem sac ayakları üzerine oturmuştu. Kapitalizmle daha sonra , dışsal bir etki olarak tanışan ülkelerde ise eski ekonomik yapılar çözülürken sac ayakları üzerine oturmuş bir sistem kurulamadı.
Dünya ekonomik sistemi haline gelen kapitalizm 20. yy’ın başlarında sistemine karşı daha dirençli olabilen merkezi yapıların yıkılarak yerine ulusal devletlerin oluşmasını istiyordu ve dünyanın hemen her yerinde ulusal devletlerin oluştuğu görüldü. Bu ülkelerde ekonomik otarşi zaten çatlamıştı, ulusal devletlerin oluşumu ile siyasi otarşininde çatlaması beklenebilirdi ancak süreç bu şekilde işlemedi. Yeni oluşan devletlerde siyasi otarşi varlığını muhafaza ederek bilinçli ya da bilinçsiz bağımlılık ilişkisinin pekişmesinde rol oynadı. Bağımlılık ilişkisinin pekiştiğini gören ve şimdilerde kendisini küresel olarak adlandıran dünya ekonomik sistemi yeni tasarımında siyasi otarşiye gerek duymuyor. 20. yy. boyunca sahnede tiratlarını atanlar artık kulise gönderiliyorlar ve sahne alışkanlıkları olduğu için yeni gelişime karşı direniyorlar. Küresel ekonominin güçlü rüzgarı ve bu tip ülkelerin ekonomik dinamikleri incelendiğinde direncin başarılı olamayacağı açıkça görülüyor.
Yukarıda anlatılanlardan iki sonuç çıkmaktadır:
a) Küreselleşme zorunluluğu: Dünya ekonomik sisteminin geldiği nokta dış ticaret ağı, uluslararası kurum ve anlaşmalar ile ülkeleri küresel yapının içine almaktadır. Bu eğilime karşı direnmek, marjinalleşmek çok zor olacağı gibi ülkemiz koşulları incelendiğinde bizim için mümkün görünmemektedir.
b) Kalkınma zorunluluğu: Kalkınma problemini halledememiş ülkelerin, ticaretinin giderek şeffaflaştığı ve hemen hiçbir kısıtlamaya tabi olmadığı bir dünyada bu sorunun üstesinden gelmeleri oldukça zor bir mücadeleyi zorunlu kılacaktır. Bu noktada asıl görev “ülkenin örgütlenmiş bilinci” olarak adlandırabileceğimiz devlete düşecektir. Kendini yeniden tanımlamış “light” devlet sadece düzenleyici aktivitelerle ekonomik işleyişin stratejik amaçlara doğru akmasına yardımcı olacaktır. Bugünlerde yaşadığımız sıkıntıların en büyük avantajı, maliyeti yüksekte olsa, siyasi otarşinin tasfiye olmasıdır. İç ve dış dinamikleri değerlendiremeyen hantal yapının yerine, teknik , çabuk karar alıp yönlendiren devlet erki küreselleşmenin en büyük katkısı olarak algılanabilir. İçinde bulunduğumuz yüzyılın güçlü devleti olmak bu dönüşümü geçirmiş olmak ön koşuluna bağlıdır. Ancak asıl sorun uzun süreceği anlaşılan tasfiye sürecinden sonra yaşanacaktır . Küreselleşme süreci doğru algılanmaz ise siyasi otarşinin tasfiye edilmesi bir anlam ifade etmeyecek onun yerine geçen “küresel siyasiler” öncekilerin gördüğü işlevi çağın koşullarına uygun olarak yerine getirecekler yani basit mekanik bir değişme söz konusu olacaktır. Zaten siyasi otarşinin suçu da süreci anlayamamak olmuştur.
Bir önceki yüzyılda gelişmemiş ülkelerin içinde bulundukları duruma tepki olarak sarıldıkları kalkınma teorileri kalkınmayı salt ekonomik büyüklükler olarak algılama eğilimindeydi. Kalkınmanın sosyal bir dönüşüm hareketi olduğu , toplumun kendini yeniden tanımlaması gerektiği anlayışından yoksundu. Yine bu teorilerin bir bölümü tarihselci yaklaşımları eleştirirken kendileri farklı türden tarihselci bir teori ihdas ediyorlardı. Doğrusal gelişme stratejisine göre belli tarihsel yapılar zorunluluk olarak ele alınmakta ve her ülkenin bu yapılara uyum göstermekle kalkınacağı söylenmekteydi yani iş sadece verilen ödeve iyi çalışmaktan ibaretti. Oysa tarihsel süreçler bir kere yaşanırlar ve ikinci denemeler sadece kötü eskizlerdir. Uluslararası ve ulusal dinamiklerin farklılığı yapısalcı, doğrusalcı tezlerin istenilen hedeflere ulaşmaması sonucunu doğurmuştur. Bir kısım kalkınma teorileri ise “gelişmişlik” ve “az gelişmişlik” yapılarının sinalagmatik bir ilişki içinde bulunduğunu, birinin diğerinin sonucunu olduğunu ve salt ülkesel boyutta inceleme yapan teorilerin yetersiz kalacağını vurgulamışlardır. Günümüzde ise çıkış kökeni “batılı” olan “kalkınma” teorilerinin esamesi bile okunmamakta “küresellik” söylemi diğer bütün tartışmaları ortadan kaldırmış görünmektedir. Küreselleşme ile ilgili pek çok konuşma yapılmakta ama işin esas esprisi çoğu kere kaçırılmaktadır. Türkiye’nin en temel problemlerinden biriside özelde ve kamuda bilmediğini bilmeyenlerin etkili ve yetkili konumda olmaları ve illüzyon bombardımanından kendilerini kurtaramamalarıdır.
Geçen yüzyıl başlarında gelişmekte olan ülkelerin dış ticaret yapılarına bakıldığında hammadde ve tarım ürünleri ihraç ettikleri yatırım malları ithal ettikleri gözlenmektedir. Günümüzde ise bu ülkelerin dış ticaret yapılarının değiştiği sınai mallar ihracatının ağırlık kazandığı ancak bunun daha çok emek yoğun sektörlerde yoğunlaştığı görülmektedir. Gelişmiş ülkeler ile gelişmemiş ülkeler arasındaki mesafe yüzyıl öncesine göre çok daha açılmış durumda. Eğer ilerleme nispi bir kavramsa söylenenin aksine belki de bu periyotta gelişmekte olan ülkeler gerilemişlerdir. Günümüzde de ticaretin tamamen libere olmasını öngören uluslararası anlaşmalar gelişmekte olan ülkelerin avantajlı olabileceği sektörlerde daha korumacı bir yaklaşım geliştirmekte ve bu ülkelerin sermaye birikim sürecinin önüne geçilmektedir. Küreselleşme mimarlarının geleceğe ilişkin öngörülerini uzun uzadıya inceleyerek hareket ettikleri açıktır. Yine çok söylendiği gibi “enformasyon çağında” klasik iktisadın geleneksel “emek” tanımı anlamını yitirse de küreselleşmenin baş aktörü çok uluslu firmaların emek maliyeti düşük ülkeleri arka bahçe olarak el altında tuttukları görülmektedir. Bu tip ülkelere Uzak Asya, Doğu Avrupa ülkeleri örnek olarak gösterilebilir. Bunların arkasında ise ikinci emek maliyeti düşük ülkeler kuşağı bekletilmektedir(Türk Cumhuriyetleri, Kuzey Afrika Ülkeleri vb.). Şu an gözde olan ülkelerde uzun dönemde emeğin pahalılaşması emek yoğun sektördeki yatırımların bu ülkelere akması sonucunu doğuracaktır. Olayları inceleyip sonuçlar çıkarılırken üretim sürecinin kendisine bakılmalı ve buradaki değişiklikler gözlenmelidir. Önceki iki yüzyılda sermaye malları üreten sektörlere sahip olmak önemliydi. Şimdi ise üretim ve pazar bilgisine sahip olmak önem arz etmekte, bilgi üretim sürecinin stratejik kavramı olarak karşımıza çıkmaktadır. Şirket bilançolarının yapısı değişmekte, sabit sermaye yatırımları, know-how ve ar-ge harcamaları lehine bilanço içindeki ağırlıklarını yitirmektedir. Geleneksel sabit sermaye yatırımları yüksek sektörlerin karlılık oranları, yeni yetme sektörlerin karlılık oranları ile karşılaştırılamayacak kadar küçüktür. Üretimin yapısındaki bu değişim, gelişmiş ülkelerde sermaye birikiminin geldiği konum ve gelişmemiş ülkelerin bağımlılık zincirinin pekişmiş görüntüsü ile birleşmekte ve küreselleşmenin zemini hazırlayıp onu koşullamaktadır. Bilgi üretimin stratejik unsuru haline gelince emeğin kendiside nitel bir değişim geçirmektedir. Tüm anlatılanlar yeni dönemde gelişmiş ülkelerin bilgiye sahip olmakla egemenliklerini idame edeceklerini göstermektedir. Bundan 40/50 yıl sonra gelişmekte olan ülkeler yatırım malları üretebilirler, yüzyıllık rüyaları gerçek olabilir ancak gelişimi anlayamazlar ise sınıf atlamaları mümkün olmayacaktır. Bilgi tekeline sahip olmak ise sermaye yoğunlaşması önkoşuluna bağlıdır. Bugün çok uluslu firmalar bazen hiçbir sonuç alamadıkları yıllar süren projelere milyonlarca dolar ayırabilmektedirler. Gelişmekte olan ülkeler için bunun mümkün olmadığı açıktır. Ticari sermaye ise üretken sermaye bağımlılığından kurtularak kapitalizm öncesi dönemdeki özerkliğine kavuşmuş görünmektedir. Dünyanın tek pazara doğru gittiği günümüzde oluşturulan değerin realize edilmesi ayrı bir uzmanlık gerektirmekte, imaj ve illüzyon uzmanı ticari sermaye bu hayati fonksiyonu üstlenmektedir. Küreselcilik mimarları üstünlük noktalarını uluslararası anlaşmalarla teminat altına almaktadırlar.
Dünyanın yeni yapılanmasında gelişmesini tamamlayamamış ülkelerin sorunu sermaye birikimini hızlandırıp, emeğini nitelikli kılarak üretim ve pazar bilgisine sahip olmaktır. Burada toplumsal dönüşümle ortaya çıkacak “light” devletin hayati önem arz edeceği görünmektedir. Küreselleşme, gelişmeyi kendi istediği şekilde yönlendiren mekanizmalar ihdas ettiği gibi faydalanmayı bilenler için gelişmeyi kolaylaştıran mekanizmaları da ihdas etmektedir.
Bugünün moda tartışması olan “küreselleşme” tartışması iki yüzyıl önce yaşadığımız batılılaşma tartışmasını anımsatmakta ve kör dövüşüne dönmektedir. Asıl olan anlamsız bir kavgaya tutuşmak değil ulusal çıkarlarımıza uygun, ılımlı stratejiler geliştirip uygulamaya koymaktır.
2) Türkiye İhracatının Tarihsel Gelişimi
Cumhuriyetin ilk yıllarına bakıldığında ihracatımızın Osmanlı geleneğinin bir ürünü olarak tarımsal ürünlere dayandığı ve bu ürün grubunun toplam ihracat içindeki payının %86 düzeyinde olduğu görülmektedir. Bu dönemde İzmir İktisat Kongresi’nden kaynağını alan, devlet öncülüğünde liberal politikaların yürürlükte olduğu söylenebilir. Ticaret hacmindeki dalgalı gelişmeye paralel olarak ithalat 1924 yılında 100 milyon doları aşmış dış ticaret dengesi ise sürekli açık vererek 1929 yılında 49 milyon dolarla en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Aynı yıl baş gösteren dünya ekonomik krizi ile birlikte ülkemiz korumacı ve kapalı bir dış ticaret rejimini uygulamaya koymuştur. Bilindiği gibi kriz ortamları ve dünya savaşları yıllarında gelişmekte olan ülkelerin daha bağımsız politikalar izleyebildiği dünya ekonomik sisteminin zayıfladığı dönemlerdir. 1929 krizi ve bunu izleyen dünya savaşı yıllarında ülkemiz sürekli olarak dış ticaret fazlası vermiştir (1938 yılı hariç tutulursa). Bu fazlanın ihracattaki artıştan değil dış ticaret hacmindeki düşüş ve ithalatın kısıtlanmasından kaynaklandığı gözlenmektedir. Ticaret hacmi 1926 yılındaki seviyesini ancak (1938 hariç) 1942 yılında aşabilmiştir. Ticaretin liberalize edilmeye başlandığı 1947 yılından başlayarak günümüze kadar dış ticaretin fazla verdiğini görmek mümkün olmamıştır.
1950’li yıllar dünya ekonomik sisteminin kriz dönemini atlattığı , yeryüzünün yeni oluşumlara sahne olduğu yıllardı. Ülkemizde de bu yıllar siyasi dönüşümlerin olduğu ve buna bağlı olarak dış ticaret stratejisinin değiştiği yıllar olmuştur. 1950’de ithalat sisteminin büyük oranda libere edilmesi izleyen iki yılda ithalat patlamasına yol açmış Türkiye ilk kez üç haneli dış ticaret açığı ile (193$) 1952 yılında tanışmıştır. Bunu izleyen yıllarda alınan önlemlerle ithalat aşağıya çekilmişse de büyümenin yavaşlaması , tarımsal üretimde görünen düşüş, ABD’nin kredi musluklarını kısması , baş gösteren döviz sıkıntısı 1958 yılında istikrar paketinin uygulamaya konmasını getirmiştir. Bu dönemin ilk yıllarında üretim indekslerinde hızlı bir gelişme görülmüş, ihracatın ithalatı karşılama oranı %70’ler civarında seyretmiş ve tarımsal ürünlerin toplam ihracatımız içindeki payı %70’lere gerilemiştir.
1960’dan sonra ise bir önceki döneme tepki olarak ithal ikameci politikaların egemen olduğu görülmektedir. İhracat caydırılarak iç pazara üretim yapan sanayiler kurulmuş ve korunmuştur. 1970’lerde ihracatı teşvik edici uygulamalar uygulanmaya çalışılmışsa da beklenen başarı kaydedilememiş, enflasyonun artışı, sabit kur politikası, döviz dar boğazı ve petrol şoklarından etkilenen ekonomik yapı siyasi iktidarı istikrar paketi yürürlüğe koymak zorunda bırakmıştır. Bu dönem tabloları incelendiği zaman 1964/1980 arasında ihracatın yaklaşık 5 kat ithalatın ise 15 kat arttığı , buna bağlı olarak dış ticaret açığının sürekli büyüdüğü, ihracatın ithalatı karşılama oranının sürekli azaldığı görülmektedir. 1973 yılında 769 milyon dolar olan dış ticaret açığı 1974 yılında 2, 2 milyar doları aşmıştır. 1975 yılında ihracatın ithalatı karşılama oranı % 30’ların altına düşmüştür. İhracat içinde sanayi ürünlerinin payı ise %27’ler civarında kalmıştır.
1980’lerde dış ticaret politikası radikal bir değişime uğramış, ithal ikameci politikalar yerini ihracata dayalı sanayileşme politikalarına bırakmıştır. Bu dönemde ihracatın önündeki pek çok engel kaldırılmış, sabit kur sisteminden vazgeçilmiş, kurumsal yapılanmalara gidilmiştir. Sistem meyvelerini vermiş 1989 yılına gelindiğinde ihracat 4 kat artmıştır. Aynı dönemde ithalat 3 kat artmış, dış ticaret açığı 3-4 milyar dolar seviyelerinde seyretmiş, ihracatın ithalatı karşılama oranı ise sürekli artarak 1988’de %81’e ulaşmıştır. Toplam ihracat içindeki sanayi ürünlerinin payı ise %80’leri bulmuştur. 1990’da ithalattaki patlama 80’li yıllar boyunca sürdürülen denge ve karşılama oranlarındaki istikrarlı yapıyı bozmuş, 1993 yılında Türkiye milyar dolar bazında ilk kez çift haneli açıkla karşılaşmıştır. 1997 yılından sonra ise adeta çıpa sistemine geçilmiş ve ülkemiz ihracatı 26 rakamına endekslenmiştir. İhracatın ithalatı karşılama oranı ise %50’lere gerilemiştir.
İhracatımızın bugünkü görünümüne bakıldığında; Toplam ihracatın %16. 7’sini tarımsal ürünlerin, %4, 1’ini madencilik ürünlerinin, %79,1’ini de sanayi ürünlerinin oluşturduğu görülmektedir. Motor sektör konumunda olan tekstil ve konfeksiyon sektörünün payı ise %40 civarındadır. İhracattaki temel partnerimiz ise %50’lik payı ile AB‘dir. Ülke bazında bakıldığında ise %20’lik pay ile Almanya %10’luk pay ile ABD dikkati çekmektedir.
3) Türkiye İhracatının Sorunları Ve Çözüm Önerileri
a) Kurumsal Yapılar
Ülke ekonomisinin, dolayısıyla ihracatımızın temelini KOBİ’ler oluşturmaktadır. KOBİ’lerin çoğunluğu 1/10 kişi çalıştıran küçük işletmelerden meydana gelmektedir. Sermayesi ve tecrübesi az olan bu parçalı yapının uluslararası rekabette şansının çok yüksek olamayacağı açıktır. Bu durumun doğurduğu olumsuz sonuçları gidermek amacı ile 1980’lerden sonra ihracat stratejisi ile uyumlu olarak Dış Ticaret Sermaye Şirketleri ihdas edilmiştir. Küçük imalatçılar böylece ürünlerini bu şirketler üzerinden ihraç etmeye başlamışlardır. 1990’lı yıllara gelindiğinde ihracatın neredeyse yarısı bu firmalar üzerinden gerçekleşir hale gelmiştir. Çoğu kere üretim süreci ile alakası olmayan bu şirketler ihracatçı sıfatıyla teşviklerden büyük oranda faydalanmışlar ve bir çeşit ihracat aristokrasisi ortaya çıkmıştır. İhracat seferberliğinin sürekli hale getirilebilmesi için genişlemiş ölçekte yeniden üretim yapılması gerektiği, bunun yolunun da üreticiyi desteklemekten geçtiği açık olduğu halde üretim süreci ile doğrudan alakalı olmayan DTSŞ’ler teşvik uygulamalarından aslan payını almışlardır. Uygulanan teşvik sistemlerinin açıkları değerlendirilerek komisyonlar zinciri oluşturulmuştur. Sistemin istenilen amaçlara ulaşmadığının görülmesi üzerine 1990’lı yıllarda KOBİ örgütlenmesi olan Sektörel Dış Ticaret Firmaları oluşturulmuştur. İhdas edilen yeni kurumsal yapıda kendisinden bekleneni tam olarak yerine getirememektedir. Kurumsal yapılanmalardaki başarısızlığın altında teşvik mekanizmalarının bozukluğunun yattığı görülmektedir. Teşvik mekanizmalarının ve kurumsal yapıların ıslahı eşgüdümlü olarak yapılmalı gerekirse yeni kurumlar ihdas edilmelidir. Bu tip kurumlar İtalya federexport örneğinde olduğu gibi kar amacı gütmeyen, üyeleri için pazar ve lobi faaliyetleri yürüten, ar-ge çalışmaları yapan ve çeşitli hizmetleri ifa eden uzman kuruluşlar olmalıdırlar. Çerçevesi böyle çizilen kurumlar yurt içinden ziyade yurt dışında, hedef pazarlarda yapılandırılmalıdır.
İhracat hareketi;bir seferberlik, bir milli mücadele, bir yaşam biçimi olarak algılanmalı ve odağına KOBİ’ler yerleştirilmelidir. Tekelci yapıların ABD’de bile etki alanları günden güne daralmaktadır. KOBİ’ler Anadolu’nun her tarafına yayılmış mobilize ekonomik birimler olarak değerlendirilmeli ve “her ilçede bir holding” sloganı ile hareket edilmelidir. KOBİ’leri çatısı altında toplayacak ve düzgün işleyecek kurumsal yapılanmalara gidilmelidir. Böyle bir perspektif dengeli iç pazarın kurulmasına, bölgeler arası uyumlu gelişmeye hizmet edecek , göç olgusunun ve çarpık kentleşmenin getirdiği olumsuzlukları ortadan kalkacaktır. Sermayenin tabana yayılması gelir dağılımındaki bozukluğu gidererek toplumsal barışa hizmet edecektir.
b) Mali Yük
İhracatçıların tüm mali yükleri hesaplandığında gelirlerinin %50’sinden fazlasını vergi olarak devlete verdikleri görülmektedir. Bu ağır vergi yükü karşısında işletmeyi ayakta tutmak mümkün olmadığı için vergi vermemenin her yolu araştırılmaktadır. Kronikleşen kamu açığının kapatılması için her yolu deneyen siyasi irade kısa dönemli faydalar uğruna uzun dönemli faydaları feda etmektedir. Sorun ekonominin devrini kazanması sorunudur, bunun için ihracata yönelik üretim yapan reel kesimin üzerindeki vergi politikaları gözden geçirilmeli, oluşacak vergi ziyaı farklı kalemlerden karşılanmalıdır. Bir dönem sonra ekonomideki atılım, vergi ziyaını telafi edici gelişmeleri sağlayacaktır. Bu amaçla ihracatçı firmalara kurumlar vergisi ve gelir vergilerinde önemli muafiyetler tanınmalı, kapasitelerine uygun olarak maliyetsiz enerji kullanmaları sağlanmalıdır. Yüksek oranlı servet vergileri ihdas etmek suretiyle kamu; ekonominin temel sektörlerinin devinisine akmayan getirilerden vergi ihtiyacını karşılamaya yönelmelidir. Gelişme paradoksu yaşayan ülkelerde ekonomiye yönelimli parayı sınırlandırmanın bir anlamı yoktur. Sermaye üzerindeki mali yükler kaldırılmalı salt para değer olarak işlev gören sermaye ve lüks tüketim harcamaları mali politikaların ilgi odağı olmalıdır. Şimdiye kadar uygulanan politikalarla sistem hareket alanını kendisi daraltmıştır.
Toplumsal barış ve iç pazarın genişlemesine hizmet etmek düşüncesi ile asgari ücret vergi dışında tutulmalıdır.
c) Finansman ve İşçilik
KOBİ’lerin banka kredilerinden yeterince yararlanamadıkları ya da çok yüksek maliyetleri göze alarak kredi kullanabildikleri çok sık söylenmiştir. Türkiye’de finans sektörünün asıl işlevinden uzaklaşarak kamuyu fonlar hale gelmesi toplanan mevduatın yatırıma yönelmesini engellemektedir. Devletin çıkardığı istikraz senetlerinin faiz oranları mevduatı çekebilmek için yüksek tutulmakta bu ise banka faiz oranları üzerinde yükseltici baskı oluşturmaktadır. Kamu açıkları probleminin halli ile bankaların asıl işlevine dönmeleri sağlanmalıdır.
Gerek ticari gerekse ihtisas bankalarının verdiği kredilerde para değerin üretim alanı dışında kullanılmasına engel olmak için gereken tüm tedbirler alınmalıdır. Özel Finans Kurumlarının geliştirdiği sistem buna örnek olarak gösterilebilir. Bu kurum ve işleyişler yaygınlaştırılmalı para değerin reel olarak üretim sürecinde kalması sağlanarak amaç dışı kullanımların önü kapatılmalıdır.
Diğer bir sorun temel değişken sermaye harcamalarından olan emek maliyeti ile ilgilidir. İhracatımızın motor sektörlerinin emek yoğun tekstil ve konfeksiyon sektörleri olması sorunu daha da hayati kılmaktadır. Bazı Doğu Avrupa ülkelerinin bu sektörlerde eski COMECON döneminden kaynaklanan iş kültürleri bulunmaktadır. Emeğin bize göre görece ucuz olduğu bu ülkelerde bahsedilen sektörlere yabancı yatırımların yapıldığı ve ileride bu ülkelerin dış pazarda önemli rakiplerimiz olacağı gözlenmektedir. Emeğin ucuz olduğu Uzak Asya ülkelerininse pazarlarımızı bir dönemdir tehdit ettiği bilinmektedir. Küresel ekonomi içinde nitel dönüşümün sağlanabilmesi için tekstil konfeksiyon sektöründeki pazar payımız muhafaza edilerek diğer sektörlerde canlanma sağlanmalıdır. Uluslararası piyasalardaki düşük emek fiyatları rekabeti zorlaştırmak-tadır. Türkiye’de uygulanan devalüasyon politikaları ile talep enflasyonu dizginlenmek istenmekte ancak bu maliyet enflasyonunu körüklemektedir. Oluşan enflasyonist ortam nominal ücretleri artırıcı baskı yaparken reel ücretler düşmektedir. Sonuçta dış pazarlarda rekabet gücü azalırken, toplumsal kutuplaşmalar oluşmaktadır. Sanayinin belli başlı büyük şehirlerde toplanması , şehirle kır arasına giren bir dizi tüccar sermayenin temel tüketim maddelerinin aşırı pahalılaşmasına yol açması emek maliyetini yükselten diğer nedenler olarak sayılabilir. Emek maliyetinin düşürülmesi için ekonomik ricat politikası izlenmelidir. Büyük şehirlerdeki ve özellikle İstanbul’daki sanayi parça parça pilot Anadolu bölgelerine taşınmalıdır. Doğu, G. Doğu Anadolu ve Karadeniz de kırsal alanda çözülmemiş geniş bir köylü kitlesi vardır. Buralarda bulunan kitle çok düşük ücretlerle emek arz edebilecek durumdadır. Böylelikle çok sancılı ve toplumsal kargaşalarla geçecek olan kırın tasfiyesi sürecini yumuşatmak ve dış piyasada rekabet edebilir emek maliyetleri ile üretim yapmak imkanı doğacaktır. Sanayi yükünü üzerinden atan İstanbul uluslararası serbest ticaret bölgesi haline getirilmeli , ticaret ve hizmet merkezi olmalıdır. Yukarıda anlatılan değişim bölgeler arası dengeli gelişmenin de önünü açacaktır. Temel tüketim araçları ticaretinde tüccar sermayenin kar marjlarının kısılmasının eşlik edeceği süreç dengeli bir iç pazarın oluşumu sürecine hizmet edecektir.
Yine ülkemizde sermaye birikiminin yeterli düzeyde olmaması, kronik kamu açıkları yabancı sermayeyi cazip hale getirmektedir. Yabancı sermayenin doğrudan yatırımlara yönlenmesi sağlanmalıdır. Günümüzde spekülatif amaçlı sermaye hareketlerinin ulusları terbiye etmek amacı ile kullanıldığı unutulmamalıdır.
d) Üretim Kalitesi ve Çeşitliliği
Türkiye’de kamunun yeniden yapılanması gereği üzerinde vurgu yapılmakta ancak özel kesimin yeniden yapılanması gerektiği gerçeği göz ardı edilmektedir. Özel kesimde kolay kazanma ve fiktif işlem yapma alışkanlığı olduğu gözlemlenmektedir. Önümüzdeki günlerde ticaretteki liberalleşme uluslararasındaki çizgileri şeffaflaştıracak, iç pazara üretim yapmakla dış pazara üretim yapmak arasında fark kalmayacaktır. Kaliteli üretim yapmak dış pazarda mücadele etmenin değil iç pazarı muhafaza etmenin zorunlu koşulu hale gelecektir. Değişimin yeterince farkında olamadıkları gözlenen KOBİ’lerimize kaliteli ve markaya dönük üretim yapmaları gerektiği anlatılmalı ve bunun için gereken her türlü kolaylık sağlanmalıdır.
Üretimle ilgili bir diğer sorun olarak ihracatın ana yapısının tekstil ve konfeksiyon sektörüne dayanmasıdır . Pazar bağımlılığı gibi sektörel bağımlılıkta bir diğer riziko sebebi olarak gözükmektedir. Önümüzdeki birkaç on yıl içinde bu alandaki pazar payımız muhafaza edilerek tedrici olarak teknoloji, bilgi yoğun , kar marjları yüksek sektörlere geçiş sağlanmalıdır. Bilgi yoğun teknolojilerin ülkemizde gelişmesini sağlayacak yatırım politikaları bir an önce tesis edilmelidir.
e) Pazar Sorunu
İmaj ve illüzyon çağında pazar bilgisine sahip olmak daha öncede arz edildiği gibi hayati öneme sahiptir. Küreselleşme mimarlarının bu alandaki üstünlükleri “üstün kültür”e ait olduklarına duyulan kuvvetli kanaatle de desteklenmektedir. Bu ilizyonun yıkılması için öncelikle kaliteli ve markaya yönelik üretim yapılmalı bundan sonra güvenilen ürünün satışı gerçekleştirilmelidir. Pazar sorununu halletmek için ihdas edilen kuruluşların işlevlerinin gereği gibi yerine getiremedikleri gözlenmektedir. Kurumsallaşma bölümünde söylediğimiz gibi mevcut kurumların ıslahı ya da yeni kurumların oluşturulması gerekmektedir. Siyasi erkde ihracat seferberliği anlayışı içerisinde üreticinin önüne düşerek kapı kapı dolaşıp pazar bulma faaliyetine yardımcı olmalıdır. Bir diğer çözüm uluslar arası ticari acentalık yapan kuruluşların yaygınlık kazanmasıdır.
İnternet ortamında yapılan ticaretin hacmi günden güne artmaktadır. Enformasyon çağının getirdiği teknolojik imkanlardan faydalanmak gerekmektedir. Bu alan gelişmekte olan ülkelerin faydalanabileceği küresel nimetlerden biri olarak değerlendirmelidir. Pazar bulma sorununu kolaylaştıran internet kullanımının yaygınlaştırılarak maliyetinin düşürülmesi gerekir.
İhracat tablolarımız ülkemizin belli pazarlara bağımlı olduğunu göstermektedir. Uluslararası ilişkilerde daha bağımsız politikalar izleyebilen ülkelerin tabloları incelendiğinde bunların ödemeler dengesi ve pazar bağımlılığı sorununa dikkat ettikleri gözlenmektedir. Ülkemizin belli pazarlara bağımlılığın, dolayısıyla rizikonun azaltılması gerekmektedir. Yükselen piyasalarla, çok uluslu firmaların ilgi odağı olmayan piyasalar değerlendirilebilir.
f) Bürokratik Engeller
Ülkemiz için hayati öneme sahip olan dış ticaret bakanlık düzeyinde örgütlenmeli, bakanlığın altında müsteşarlık, genel müdürlük ve standardizasyon genel müdürlüğü konumlandırılmalıdır. Bakanlık enflasyonu olan ülkemizde böyle hayati ve ihtisas isteyen bir konunun bakanlık düzeyinde örgütlenmemesi şaşırtıcıdır.
Günümüzde ihracat işlemleri zamanla yapılan bir yarış halini almıştır. Bazı evrakları ticaret odası ve ihracatçı birliklerine tasdik ettirilmesi işlemleri yavaşlatmakta ve ek masraflara sebep olmaktadır. İhracatın yoğunlaştığı perşembe ve cuma günlerinde çeşitli kurumlarda işlemler durma noktasına gelmektedir. İhracatı yavaşlatan her tür uygulamaya son verilmelidir. Bu kapsamda tasdik, onay işlemleri kaldırılmalı, ihracatçı birliklerine kayıt olma zorunluluğuna ve gümrüklerdeki mesai uygulamasına son verilmelidir. Devlet bir yandan delinebilir teşvik uygulamalarını yürürlüğe koymakta bir yandan da ihracatçıyı bürokratik mekanizmalarla boğmaktadır. Teşvik uygulamalarının yeniden düzenlenmesinin müteakip fiziki muayene yerini beyan usulüne bırakmalıdır.
g) Tarife Dışı Engeller
Ticaretin liberalleştiği günümüzde ulusal sanayilerin korunması tarife dışı engellerle sağlanmaktadır. Bu amaçla ithalatta ihtisas gümrüklerinin oluşturulması, ithalatçı birlikleri kurularak beyanname başına onay ücretleri alınması ve standardizasyon işlemlerindeki bürokratik sürecin uzatılması çözüm olarak önerilebilir.
h) Teşvik Politikaları
Kural işlemleri uygulanabilirliğinin ve ne ölçüde uygulandığının tespiti gerekmektedir. Salt kural işlem tesis edip köşeye çekilmekle siyasi otorite üzerine düşeni yapmış addedilemez. Mevcut teşvik uygulamalarının üç temel olumsuz sonuç doğurduğu söylenebilir :
1) İşlevini yerine getirememe, atıl kalma.
2) Sistemin boşluklarının değerlendirilerek rant mekanizması oluşturulması böylelikle yeniden üretime gidecek miktarın belli eşiklerde takılarak azalması, reel kesime istenen transferin yapılamaması.
3) Kural işlemin gerektirdiği soyut düzenlemelerin biçimsel olarak yerine getirenlerle gerçekten yerine getirenler arasında fark gözetilmediği için bir çeşit haksız rekabet durumunun ortaya çıkması. Yalnızca üretim yapan ihracatçı ödüllendirileceğine by-pass işlem yapan fiktif ihracatçının ödüllendirilmesi.
Bu genel değerlendirmelerden sonra teşvik uygulamalarına kısaca bakalım;
i) Risk Sorunu
Küçük imalatçı firmalarımızın dış piyasaya satış yapmak konusunda hevesli oldukları, sermaye yetersizliği ve tecrübesizlikten dolayı dış piyasada iş yapmaktan çekindikleri görülmektedir. Sorunun halli için risk satış işlemlerinin yaygınlaştırılması tüm ihracatı kapsar hale getirilmesi gerekmektedir. Gerek ihtisas bankası gerekse özel bankalarda riziko alım satım işlemleri yaygınlık kazanmalı ve alınan ücretler düşük tutulmalıdır.
SON SÖZ
Ülkemiz 20. yüzyıla savaşlarla girdi, 21. yüzyıla da savaşla girmekte ancak verilen savaşın niteliği değişmektedir. Siyasal istikrarımızın olmayışı, uzun dönemli stratejik projeleri hayata geçiremememiz sonucunu doğurmuş, gündelik, kişilere bağlı politikalar devlete egemen olmuş, kısa dönemli düşünme alışkanlığı kamuyu olduğu gibi özel kesimi de etkisi altına almıştır. Oysa kalkınma uzun erimli bir mücadele olup bütün alanlarda birlikte kazanılır. Bir alandaki küçük bir aksama mücadelenin kaybedilmesi sonucunu doğurabilir. Ülkemiz birkaç yüzyıldır azalmakta ve çoğalmaktadır. Azalmak yani küçülmek büyük bir tehlike değildir. Çoğalmak ;çok kişiliklilik hem kişi hem de ulus için son derece tehlikelidir. Tehlikelidir çünkü ulusal ölçekte akordu, birlikte tavır alışı engellemektedir. Tarih boyunca en iyi köleler karakteri olmayan köleler olmuşlardır. Karaktersizleştirmenin en başarısız yolu ise cebirdir ve bütün efendiler bunu bilir. Tarih cebrin bir ulusun dimağını silmekte yetersiz olduğunu, hatta ters teptiğini göstermiştir. Ne zamanki ülke “kendini tanımlama özürlüler panayırı” haline gelir “gönüllü kulluk” süreci tamamlanmış olur. Bu hassas dengeler coğrafyasında ılımlı olmak, birlikte hareket etmek büyük önem arz etmektedir.
1980’li yıllarda üzerimizdeki mahcubiyeti atarak çok önemli dış piyasa tecrübesi edindik. 1989 yılında dünyadaki değişim önümüze çok büyük fırsatlar sunmasına rağmen geçtiğimiz on yılda bunu değerlendiremedik. On yıllık gecikmeyle kaldığımız yerden devam etmek durumundayız. Öncelikle akıllı teşvik politikaları tesis etmekle işe başlanmalıyız. Teşviklerden üretici firmaları faydalandırmak suretiyle genişlemiş ölçekte üretim mekanizmasının önünü açmalı, kaliteli üretim yapılmasını sağlamalıyız. Son olarak üreticinin önüne düşüp pazar bulmasına yardımcı olmalıyız. Bütünlük arz eden tüm bu uygulamalarımız ihracat sistemimizin libere olmasını, ekonominin devinim kazanmasını getirecektir.
Ülkelerini alçaltan ve yükseltenler içinde yaşayan kişiler olmuşlardır. Nereden geldiğini, nereye gittiğini bilenler, bir yumruk gibi birlikte hareket tarzı geliştirip kısa metrajlı kişisel menfaatler dünyasından uzak duranlar er ya da geç zafer tacını giyeceklerdir.
GİRİŞ
Ülkemiz 20. yy’ın ilk çeyreğinde, dünya ekonomik sisteminin öngördüğü ‘ulusal devletler’ projesine uyum göstermiş ancak uluslararası ilişkileri gereği gibi okuyamadığı için sahip olduğu mirası değerlendiremeyerek iflas etmiş bir ekonomi ile 21. yy.’a girmiştir.
İçinde bulunduğumuz yüzyılda dünya ekonomik sistemi yeni bir yapılanmanın içine girmekte ve bununla uyum göstermek zorunluluk arz etmektedir. Günümüzde savaş; üretim ve pazar bilgisine sahip olmak için verilmekte, bu alanda edinilen bilgi uluslararası anlaşmalarla güvence altına alınmakta, ekonomik işleyişte buna uygun olarak şekillenmektedir. Dün olduğu gibi bugünde sermaye birikimi sorununu halletmek uluslararası ticari ilişkilerle mümkün olmaktadır. Bu perspektif önümüzdeki yılların temel sorununun ihracata yönelik üretim yapmak olduğunu göstermektedir.
Satranç oyununun iki temel ilkesi gözden uzak tutulmamalıdır:
a) Stratejik olan merkez ve kuvvetli karelere egemen olan oyuna egemendir.
b) İyi bir oyuncuya karşı sert hamleler yaparsanız sert cevaplar alırsınız. Zamanlamasız yapılan sert hamle sadece hamleyi yapanı güç durumda bırakır.
Küreselleşmeyle uyumlu, bir tabloyu bütünler gibi yumuşak hamlelerle örülü siyaset yarının egemenlerinin eylem kılavuzu olmalıdır.
İHRACAT STRATEJİSİ
1) Küreselleşen Dünyada Kalkınma Paradigması Üzerine Kısa Notlar
Kapitalizm, öncelikle ulusal ölçekte kendisini önceleyen otarşik ekonomik biçemi yıktı. Eski durağan ekonominin yerini piyasa mekanizması ve genişlemiş ölçekte yeniden üretim aldı. Uluslararası ticaret yolu ile diğer ülkelerdeki ekonomik otarşiyi yıkıp kendine bağlayarak “dünya ekonomik sistemi” haline geldi. Kapitalizmin doğduğu ülkelerde eski ekonomik yapılar yıkılmakla kalmamış yeni sistem sac ayakları üzerine oturmuştu. Kapitalizmle daha sonra , dışsal bir etki olarak tanışan ülkelerde ise eski ekonomik yapılar çözülürken sac ayakları üzerine oturmuş bir sistem kurulamadı.
Dünya ekonomik sistemi haline gelen kapitalizm 20. yy’ın başlarında sistemine karşı daha dirençli olabilen merkezi yapıların yıkılarak yerine ulusal devletlerin oluşmasını istiyordu ve dünyanın hemen her yerinde ulusal devletlerin oluştuğu görüldü. Bu ülkelerde ekonomik otarşi zaten çatlamıştı, ulusal devletlerin oluşumu ile siyasi otarşininde çatlaması beklenebilirdi ancak süreç bu şekilde işlemedi. Yeni oluşan devletlerde siyasi otarşi varlığını muhafaza ederek bilinçli ya da bilinçsiz bağımlılık ilişkisinin pekişmesinde rol oynadı. Bağımlılık ilişkisinin pekiştiğini gören ve şimdilerde kendisini küresel olarak adlandıran dünya ekonomik sistemi yeni tasarımında siyasi otarşiye gerek duymuyor. 20. yy. boyunca sahnede tiratlarını atanlar artık kulise gönderiliyorlar ve sahne alışkanlıkları olduğu için yeni gelişime karşı direniyorlar. Küresel ekonominin güçlü rüzgarı ve bu tip ülkelerin ekonomik dinamikleri incelendiğinde direncin başarılı olamayacağı açıkça görülüyor.
Yukarıda anlatılanlardan iki sonuç çıkmaktadır:
a) Küreselleşme zorunluluğu: Dünya ekonomik sisteminin geldiği nokta dış ticaret ağı, uluslararası kurum ve anlaşmalar ile ülkeleri küresel yapının içine almaktadır. Bu eğilime karşı direnmek, marjinalleşmek çok zor olacağı gibi ülkemiz koşulları incelendiğinde bizim için mümkün görünmemektedir.
b) Kalkınma zorunluluğu: Kalkınma problemini halledememiş ülkelerin, ticaretinin giderek şeffaflaştığı ve hemen hiçbir kısıtlamaya tabi olmadığı bir dünyada bu sorunun üstesinden gelmeleri oldukça zor bir mücadeleyi zorunlu kılacaktır. Bu noktada asıl görev “ülkenin örgütlenmiş bilinci” olarak adlandırabileceğimiz devlete düşecektir. Kendini yeniden tanımlamış “light” devlet sadece düzenleyici aktivitelerle ekonomik işleyişin stratejik amaçlara doğru akmasına yardımcı olacaktır. Bugünlerde yaşadığımız sıkıntıların en büyük avantajı, maliyeti yüksekte olsa, siyasi otarşinin tasfiye olmasıdır. İç ve dış dinamikleri değerlendiremeyen hantal yapının yerine, teknik , çabuk karar alıp yönlendiren devlet erki küreselleşmenin en büyük katkısı olarak algılanabilir. İçinde bulunduğumuz yüzyılın güçlü devleti olmak bu dönüşümü geçirmiş olmak ön koşuluna bağlıdır. Ancak asıl sorun uzun süreceği anlaşılan tasfiye sürecinden sonra yaşanacaktır . Küreselleşme süreci doğru algılanmaz ise siyasi otarşinin tasfiye edilmesi bir anlam ifade etmeyecek onun yerine geçen “küresel siyasiler” öncekilerin gördüğü işlevi çağın koşullarına uygun olarak yerine getirecekler yani basit mekanik bir değişme söz konusu olacaktır. Zaten siyasi otarşinin suçu da süreci anlayamamak olmuştur.
Bir önceki yüzyılda gelişmemiş ülkelerin içinde bulundukları duruma tepki olarak sarıldıkları kalkınma teorileri kalkınmayı salt ekonomik büyüklükler olarak algılama eğilimindeydi. Kalkınmanın sosyal bir dönüşüm hareketi olduğu , toplumun kendini yeniden tanımlaması gerektiği anlayışından yoksundu. Yine bu teorilerin bir bölümü tarihselci yaklaşımları eleştirirken kendileri farklı türden tarihselci bir teori ihdas ediyorlardı. Doğrusal gelişme stratejisine göre belli tarihsel yapılar zorunluluk olarak ele alınmakta ve her ülkenin bu yapılara uyum göstermekle kalkınacağı söylenmekteydi yani iş sadece verilen ödeve iyi çalışmaktan ibaretti. Oysa tarihsel süreçler bir kere yaşanırlar ve ikinci denemeler sadece kötü eskizlerdir. Uluslararası ve ulusal dinamiklerin farklılığı yapısalcı, doğrusalcı tezlerin istenilen hedeflere ulaşmaması sonucunu doğurmuştur. Bir kısım kalkınma teorileri ise “gelişmişlik” ve “az gelişmişlik” yapılarının sinalagmatik bir ilişki içinde bulunduğunu, birinin diğerinin sonucunu olduğunu ve salt ülkesel boyutta inceleme yapan teorilerin yetersiz kalacağını vurgulamışlardır. Günümüzde ise çıkış kökeni “batılı” olan “kalkınma” teorilerinin esamesi bile okunmamakta “küresellik” söylemi diğer bütün tartışmaları ortadan kaldırmış görünmektedir. Küreselleşme ile ilgili pek çok konuşma yapılmakta ama işin esas esprisi çoğu kere kaçırılmaktadır. Türkiye’nin en temel problemlerinden biriside özelde ve kamuda bilmediğini bilmeyenlerin etkili ve yetkili konumda olmaları ve illüzyon bombardımanından kendilerini kurtaramamalarıdır.
Geçen yüzyıl başlarında gelişmekte olan ülkelerin dış ticaret yapılarına bakıldığında hammadde ve tarım ürünleri ihraç ettikleri yatırım malları ithal ettikleri gözlenmektedir. Günümüzde ise bu ülkelerin dış ticaret yapılarının değiştiği sınai mallar ihracatının ağırlık kazandığı ancak bunun daha çok emek yoğun sektörlerde yoğunlaştığı görülmektedir. Gelişmiş ülkeler ile gelişmemiş ülkeler arasındaki mesafe yüzyıl öncesine göre çok daha açılmış durumda. Eğer ilerleme nispi bir kavramsa söylenenin aksine belki de bu periyotta gelişmekte olan ülkeler gerilemişlerdir. Günümüzde de ticaretin tamamen libere olmasını öngören uluslararası anlaşmalar gelişmekte olan ülkelerin avantajlı olabileceği sektörlerde daha korumacı bir yaklaşım geliştirmekte ve bu ülkelerin sermaye birikim sürecinin önüne geçilmektedir. Küreselleşme mimarlarının geleceğe ilişkin öngörülerini uzun uzadıya inceleyerek hareket ettikleri açıktır. Yine çok söylendiği gibi “enformasyon çağında” klasik iktisadın geleneksel “emek” tanımı anlamını yitirse de küreselleşmenin baş aktörü çok uluslu firmaların emek maliyeti düşük ülkeleri arka bahçe olarak el altında tuttukları görülmektedir. Bu tip ülkelere Uzak Asya, Doğu Avrupa ülkeleri örnek olarak gösterilebilir. Bunların arkasında ise ikinci emek maliyeti düşük ülkeler kuşağı bekletilmektedir(Türk Cumhuriyetleri, Kuzey Afrika Ülkeleri vb.). Şu an gözde olan ülkelerde uzun dönemde emeğin pahalılaşması emek yoğun sektördeki yatırımların bu ülkelere akması sonucunu doğuracaktır. Olayları inceleyip sonuçlar çıkarılırken üretim sürecinin kendisine bakılmalı ve buradaki değişiklikler gözlenmelidir. Önceki iki yüzyılda sermaye malları üreten sektörlere sahip olmak önemliydi. Şimdi ise üretim ve pazar bilgisine sahip olmak önem arz etmekte, bilgi üretim sürecinin stratejik kavramı olarak karşımıza çıkmaktadır. Şirket bilançolarının yapısı değişmekte, sabit sermaye yatırımları, know-how ve ar-ge harcamaları lehine bilanço içindeki ağırlıklarını yitirmektedir. Geleneksel sabit sermaye yatırımları yüksek sektörlerin karlılık oranları, yeni yetme sektörlerin karlılık oranları ile karşılaştırılamayacak kadar küçüktür. Üretimin yapısındaki bu değişim, gelişmiş ülkelerde sermaye birikiminin geldiği konum ve gelişmemiş ülkelerin bağımlılık zincirinin pekişmiş görüntüsü ile birleşmekte ve küreselleşmenin zemini hazırlayıp onu koşullamaktadır. Bilgi üretimin stratejik unsuru haline gelince emeğin kendiside nitel bir değişim geçirmektedir. Tüm anlatılanlar yeni dönemde gelişmiş ülkelerin bilgiye sahip olmakla egemenliklerini idame edeceklerini göstermektedir. Bundan 40/50 yıl sonra gelişmekte olan ülkeler yatırım malları üretebilirler, yüzyıllık rüyaları gerçek olabilir ancak gelişimi anlayamazlar ise sınıf atlamaları mümkün olmayacaktır. Bilgi tekeline sahip olmak ise sermaye yoğunlaşması önkoşuluna bağlıdır. Bugün çok uluslu firmalar bazen hiçbir sonuç alamadıkları yıllar süren projelere milyonlarca dolar ayırabilmektedirler. Gelişmekte olan ülkeler için bunun mümkün olmadığı açıktır. Ticari sermaye ise üretken sermaye bağımlılığından kurtularak kapitalizm öncesi dönemdeki özerkliğine kavuşmuş görünmektedir. Dünyanın tek pazara doğru gittiği günümüzde oluşturulan değerin realize edilmesi ayrı bir uzmanlık gerektirmekte, imaj ve illüzyon uzmanı ticari sermaye bu hayati fonksiyonu üstlenmektedir. Küreselcilik mimarları üstünlük noktalarını uluslararası anlaşmalarla teminat altına almaktadırlar.
Dünyanın yeni yapılanmasında gelişmesini tamamlayamamış ülkelerin sorunu sermaye birikimini hızlandırıp, emeğini nitelikli kılarak üretim ve pazar bilgisine sahip olmaktır. Burada toplumsal dönüşümle ortaya çıkacak “light” devletin hayati önem arz edeceği görünmektedir. Küreselleşme, gelişmeyi kendi istediği şekilde yönlendiren mekanizmalar ihdas ettiği gibi faydalanmayı bilenler için gelişmeyi kolaylaştıran mekanizmaları da ihdas etmektedir.
Bugünün moda tartışması olan “küreselleşme” tartışması iki yüzyıl önce yaşadığımız batılılaşma tartışmasını anımsatmakta ve kör dövüşüne dönmektedir. Asıl olan anlamsız bir kavgaya tutuşmak değil ulusal çıkarlarımıza uygun, ılımlı stratejiler geliştirip uygulamaya koymaktır.
2) Türkiye İhracatının Tarihsel Gelişimi
Cumhuriyetin ilk yıllarına bakıldığında ihracatımızın Osmanlı geleneğinin bir ürünü olarak tarımsal ürünlere dayandığı ve bu ürün grubunun toplam ihracat içindeki payının %86 düzeyinde olduğu görülmektedir. Bu dönemde İzmir İktisat Kongresi’nden kaynağını alan, devlet öncülüğünde liberal politikaların yürürlükte olduğu söylenebilir. Ticaret hacmindeki dalgalı gelişmeye paralel olarak ithalat 1924 yılında 100 milyon doları aşmış dış ticaret dengesi ise sürekli açık vererek 1929 yılında 49 milyon dolarla en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Aynı yıl baş gösteren dünya ekonomik krizi ile birlikte ülkemiz korumacı ve kapalı bir dış ticaret rejimini uygulamaya koymuştur. Bilindiği gibi kriz ortamları ve dünya savaşları yıllarında gelişmekte olan ülkelerin daha bağımsız politikalar izleyebildiği dünya ekonomik sisteminin zayıfladığı dönemlerdir. 1929 krizi ve bunu izleyen dünya savaşı yıllarında ülkemiz sürekli olarak dış ticaret fazlası vermiştir (1938 yılı hariç tutulursa). Bu fazlanın ihracattaki artıştan değil dış ticaret hacmindeki düşüş ve ithalatın kısıtlanmasından kaynaklandığı gözlenmektedir. Ticaret hacmi 1926 yılındaki seviyesini ancak (1938 hariç) 1942 yılında aşabilmiştir. Ticaretin liberalize edilmeye başlandığı 1947 yılından başlayarak günümüze kadar dış ticaretin fazla verdiğini görmek mümkün olmamıştır.
1950’li yıllar dünya ekonomik sisteminin kriz dönemini atlattığı , yeryüzünün yeni oluşumlara sahne olduğu yıllardı. Ülkemizde de bu yıllar siyasi dönüşümlerin olduğu ve buna bağlı olarak dış ticaret stratejisinin değiştiği yıllar olmuştur. 1950’de ithalat sisteminin büyük oranda libere edilmesi izleyen iki yılda ithalat patlamasına yol açmış Türkiye ilk kez üç haneli dış ticaret açığı ile (193$) 1952 yılında tanışmıştır. Bunu izleyen yıllarda alınan önlemlerle ithalat aşağıya çekilmişse de büyümenin yavaşlaması , tarımsal üretimde görünen düşüş, ABD’nin kredi musluklarını kısması , baş gösteren döviz sıkıntısı 1958 yılında istikrar paketinin uygulamaya konmasını getirmiştir. Bu dönemin ilk yıllarında üretim indekslerinde hızlı bir gelişme görülmüş, ihracatın ithalatı karşılama oranı %70’ler civarında seyretmiş ve tarımsal ürünlerin toplam ihracatımız içindeki payı %70’lere gerilemiştir.
1960’dan sonra ise bir önceki döneme tepki olarak ithal ikameci politikaların egemen olduğu görülmektedir. İhracat caydırılarak iç pazara üretim yapan sanayiler kurulmuş ve korunmuştur. 1970’lerde ihracatı teşvik edici uygulamalar uygulanmaya çalışılmışsa da beklenen başarı kaydedilememiş, enflasyonun artışı, sabit kur politikası, döviz dar boğazı ve petrol şoklarından etkilenen ekonomik yapı siyasi iktidarı istikrar paketi yürürlüğe koymak zorunda bırakmıştır. Bu dönem tabloları incelendiği zaman 1964/1980 arasında ihracatın yaklaşık 5 kat ithalatın ise 15 kat arttığı , buna bağlı olarak dış ticaret açığının sürekli büyüdüğü, ihracatın ithalatı karşılama oranının sürekli azaldığı görülmektedir. 1973 yılında 769 milyon dolar olan dış ticaret açığı 1974 yılında 2, 2 milyar doları aşmıştır. 1975 yılında ihracatın ithalatı karşılama oranı % 30’ların altına düşmüştür. İhracat içinde sanayi ürünlerinin payı ise %27’ler civarında kalmıştır.
1980’lerde dış ticaret politikası radikal bir değişime uğramış, ithal ikameci politikalar yerini ihracata dayalı sanayileşme politikalarına bırakmıştır. Bu dönemde ihracatın önündeki pek çok engel kaldırılmış, sabit kur sisteminden vazgeçilmiş, kurumsal yapılanmalara gidilmiştir. Sistem meyvelerini vermiş 1989 yılına gelindiğinde ihracat 4 kat artmıştır. Aynı dönemde ithalat 3 kat artmış, dış ticaret açığı 3-4 milyar dolar seviyelerinde seyretmiş, ihracatın ithalatı karşılama oranı ise sürekli artarak 1988’de %81’e ulaşmıştır. Toplam ihracat içindeki sanayi ürünlerinin payı ise %80’leri bulmuştur. 1990’da ithalattaki patlama 80’li yıllar boyunca sürdürülen denge ve karşılama oranlarındaki istikrarlı yapıyı bozmuş, 1993 yılında Türkiye milyar dolar bazında ilk kez çift haneli açıkla karşılaşmıştır. 1997 yılından sonra ise adeta çıpa sistemine geçilmiş ve ülkemiz ihracatı 26 rakamına endekslenmiştir. İhracatın ithalatı karşılama oranı ise %50’lere gerilemiştir.
İhracatımızın bugünkü görünümüne bakıldığında; Toplam ihracatın %16. 7’sini tarımsal ürünlerin, %4, 1’ini madencilik ürünlerinin, %79,1’ini de sanayi ürünlerinin oluşturduğu görülmektedir. Motor sektör konumunda olan tekstil ve konfeksiyon sektörünün payı ise %40 civarındadır. İhracattaki temel partnerimiz ise %50’lik payı ile AB‘dir. Ülke bazında bakıldığında ise %20’lik pay ile Almanya %10’luk pay ile ABD dikkati çekmektedir.
3) Türkiye İhracatının Sorunları Ve Çözüm Önerileri
a) Kurumsal Yapılar
Ülke ekonomisinin, dolayısıyla ihracatımızın temelini KOBİ’ler oluşturmaktadır. KOBİ’lerin çoğunluğu 1/10 kişi çalıştıran küçük işletmelerden meydana gelmektedir. Sermayesi ve tecrübesi az olan bu parçalı yapının uluslararası rekabette şansının çok yüksek olamayacağı açıktır. Bu durumun doğurduğu olumsuz sonuçları gidermek amacı ile 1980’lerden sonra ihracat stratejisi ile uyumlu olarak Dış Ticaret Sermaye Şirketleri ihdas edilmiştir. Küçük imalatçılar böylece ürünlerini bu şirketler üzerinden ihraç etmeye başlamışlardır. 1990’lı yıllara gelindiğinde ihracatın neredeyse yarısı bu firmalar üzerinden gerçekleşir hale gelmiştir. Çoğu kere üretim süreci ile alakası olmayan bu şirketler ihracatçı sıfatıyla teşviklerden büyük oranda faydalanmışlar ve bir çeşit ihracat aristokrasisi ortaya çıkmıştır. İhracat seferberliğinin sürekli hale getirilebilmesi için genişlemiş ölçekte yeniden üretim yapılması gerektiği, bunun yolunun da üreticiyi desteklemekten geçtiği açık olduğu halde üretim süreci ile doğrudan alakalı olmayan DTSŞ’ler teşvik uygulamalarından aslan payını almışlardır. Uygulanan teşvik sistemlerinin açıkları değerlendirilerek komisyonlar zinciri oluşturulmuştur. Sistemin istenilen amaçlara ulaşmadığının görülmesi üzerine 1990’lı yıllarda KOBİ örgütlenmesi olan Sektörel Dış Ticaret Firmaları oluşturulmuştur. İhdas edilen yeni kurumsal yapıda kendisinden bekleneni tam olarak yerine getirememektedir. Kurumsal yapılanmalardaki başarısızlığın altında teşvik mekanizmalarının bozukluğunun yattığı görülmektedir. Teşvik mekanizmalarının ve kurumsal yapıların ıslahı eşgüdümlü olarak yapılmalı gerekirse yeni kurumlar ihdas edilmelidir. Bu tip kurumlar İtalya federexport örneğinde olduğu gibi kar amacı gütmeyen, üyeleri için pazar ve lobi faaliyetleri yürüten, ar-ge çalışmaları yapan ve çeşitli hizmetleri ifa eden uzman kuruluşlar olmalıdırlar. Çerçevesi böyle çizilen kurumlar yurt içinden ziyade yurt dışında, hedef pazarlarda yapılandırılmalıdır.
İhracat hareketi;bir seferberlik, bir milli mücadele, bir yaşam biçimi olarak algılanmalı ve odağına KOBİ’ler yerleştirilmelidir. Tekelci yapıların ABD’de bile etki alanları günden güne daralmaktadır. KOBİ’ler Anadolu’nun her tarafına yayılmış mobilize ekonomik birimler olarak değerlendirilmeli ve “her ilçede bir holding” sloganı ile hareket edilmelidir. KOBİ’leri çatısı altında toplayacak ve düzgün işleyecek kurumsal yapılanmalara gidilmelidir. Böyle bir perspektif dengeli iç pazarın kurulmasına, bölgeler arası uyumlu gelişmeye hizmet edecek , göç olgusunun ve çarpık kentleşmenin getirdiği olumsuzlukları ortadan kalkacaktır. Sermayenin tabana yayılması gelir dağılımındaki bozukluğu gidererek toplumsal barışa hizmet edecektir.
b) Mali Yük
İhracatçıların tüm mali yükleri hesaplandığında gelirlerinin %50’sinden fazlasını vergi olarak devlete verdikleri görülmektedir. Bu ağır vergi yükü karşısında işletmeyi ayakta tutmak mümkün olmadığı için vergi vermemenin her yolu araştırılmaktadır. Kronikleşen kamu açığının kapatılması için her yolu deneyen siyasi irade kısa dönemli faydalar uğruna uzun dönemli faydaları feda etmektedir. Sorun ekonominin devrini kazanması sorunudur, bunun için ihracata yönelik üretim yapan reel kesimin üzerindeki vergi politikaları gözden geçirilmeli, oluşacak vergi ziyaı farklı kalemlerden karşılanmalıdır. Bir dönem sonra ekonomideki atılım, vergi ziyaını telafi edici gelişmeleri sağlayacaktır. Bu amaçla ihracatçı firmalara kurumlar vergisi ve gelir vergilerinde önemli muafiyetler tanınmalı, kapasitelerine uygun olarak maliyetsiz enerji kullanmaları sağlanmalıdır. Yüksek oranlı servet vergileri ihdas etmek suretiyle kamu; ekonominin temel sektörlerinin devinisine akmayan getirilerden vergi ihtiyacını karşılamaya yönelmelidir. Gelişme paradoksu yaşayan ülkelerde ekonomiye yönelimli parayı sınırlandırmanın bir anlamı yoktur. Sermaye üzerindeki mali yükler kaldırılmalı salt para değer olarak işlev gören sermaye ve lüks tüketim harcamaları mali politikaların ilgi odağı olmalıdır. Şimdiye kadar uygulanan politikalarla sistem hareket alanını kendisi daraltmıştır.
Toplumsal barış ve iç pazarın genişlemesine hizmet etmek düşüncesi ile asgari ücret vergi dışında tutulmalıdır.
c) Finansman ve İşçilik
KOBİ’lerin banka kredilerinden yeterince yararlanamadıkları ya da çok yüksek maliyetleri göze alarak kredi kullanabildikleri çok sık söylenmiştir. Türkiye’de finans sektörünün asıl işlevinden uzaklaşarak kamuyu fonlar hale gelmesi toplanan mevduatın yatırıma yönelmesini engellemektedir. Devletin çıkardığı istikraz senetlerinin faiz oranları mevduatı çekebilmek için yüksek tutulmakta bu ise banka faiz oranları üzerinde yükseltici baskı oluşturmaktadır. Kamu açıkları probleminin halli ile bankaların asıl işlevine dönmeleri sağlanmalıdır.
Gerek ticari gerekse ihtisas bankalarının verdiği kredilerde para değerin üretim alanı dışında kullanılmasına engel olmak için gereken tüm tedbirler alınmalıdır. Özel Finans Kurumlarının geliştirdiği sistem buna örnek olarak gösterilebilir. Bu kurum ve işleyişler yaygınlaştırılmalı para değerin reel olarak üretim sürecinde kalması sağlanarak amaç dışı kullanımların önü kapatılmalıdır.
Diğer bir sorun temel değişken sermaye harcamalarından olan emek maliyeti ile ilgilidir. İhracatımızın motor sektörlerinin emek yoğun tekstil ve konfeksiyon sektörleri olması sorunu daha da hayati kılmaktadır. Bazı Doğu Avrupa ülkelerinin bu sektörlerde eski COMECON döneminden kaynaklanan iş kültürleri bulunmaktadır. Emeğin bize göre görece ucuz olduğu bu ülkelerde bahsedilen sektörlere yabancı yatırımların yapıldığı ve ileride bu ülkelerin dış pazarda önemli rakiplerimiz olacağı gözlenmektedir. Emeğin ucuz olduğu Uzak Asya ülkelerininse pazarlarımızı bir dönemdir tehdit ettiği bilinmektedir. Küresel ekonomi içinde nitel dönüşümün sağlanabilmesi için tekstil konfeksiyon sektöründeki pazar payımız muhafaza edilerek diğer sektörlerde canlanma sağlanmalıdır. Uluslararası piyasalardaki düşük emek fiyatları rekabeti zorlaştırmak-tadır. Türkiye’de uygulanan devalüasyon politikaları ile talep enflasyonu dizginlenmek istenmekte ancak bu maliyet enflasyonunu körüklemektedir. Oluşan enflasyonist ortam nominal ücretleri artırıcı baskı yaparken reel ücretler düşmektedir. Sonuçta dış pazarlarda rekabet gücü azalırken, toplumsal kutuplaşmalar oluşmaktadır. Sanayinin belli başlı büyük şehirlerde toplanması , şehirle kır arasına giren bir dizi tüccar sermayenin temel tüketim maddelerinin aşırı pahalılaşmasına yol açması emek maliyetini yükselten diğer nedenler olarak sayılabilir. Emek maliyetinin düşürülmesi için ekonomik ricat politikası izlenmelidir. Büyük şehirlerdeki ve özellikle İstanbul’daki sanayi parça parça pilot Anadolu bölgelerine taşınmalıdır. Doğu, G. Doğu Anadolu ve Karadeniz de kırsal alanda çözülmemiş geniş bir köylü kitlesi vardır. Buralarda bulunan kitle çok düşük ücretlerle emek arz edebilecek durumdadır. Böylelikle çok sancılı ve toplumsal kargaşalarla geçecek olan kırın tasfiyesi sürecini yumuşatmak ve dış piyasada rekabet edebilir emek maliyetleri ile üretim yapmak imkanı doğacaktır. Sanayi yükünü üzerinden atan İstanbul uluslararası serbest ticaret bölgesi haline getirilmeli , ticaret ve hizmet merkezi olmalıdır. Yukarıda anlatılan değişim bölgeler arası dengeli gelişmenin de önünü açacaktır. Temel tüketim araçları ticaretinde tüccar sermayenin kar marjlarının kısılmasının eşlik edeceği süreç dengeli bir iç pazarın oluşumu sürecine hizmet edecektir.
Yine ülkemizde sermaye birikiminin yeterli düzeyde olmaması, kronik kamu açıkları yabancı sermayeyi cazip hale getirmektedir. Yabancı sermayenin doğrudan yatırımlara yönlenmesi sağlanmalıdır. Günümüzde spekülatif amaçlı sermaye hareketlerinin ulusları terbiye etmek amacı ile kullanıldığı unutulmamalıdır.
d) Üretim Kalitesi ve Çeşitliliği
Türkiye’de kamunun yeniden yapılanması gereği üzerinde vurgu yapılmakta ancak özel kesimin yeniden yapılanması gerektiği gerçeği göz ardı edilmektedir. Özel kesimde kolay kazanma ve fiktif işlem yapma alışkanlığı olduğu gözlemlenmektedir. Önümüzdeki günlerde ticaretteki liberalleşme uluslararasındaki çizgileri şeffaflaştıracak, iç pazara üretim yapmakla dış pazara üretim yapmak arasında fark kalmayacaktır. Kaliteli üretim yapmak dış pazarda mücadele etmenin değil iç pazarı muhafaza etmenin zorunlu koşulu hale gelecektir. Değişimin yeterince farkında olamadıkları gözlenen KOBİ’lerimize kaliteli ve markaya dönük üretim yapmaları gerektiği anlatılmalı ve bunun için gereken her türlü kolaylık sağlanmalıdır.
Üretimle ilgili bir diğer sorun olarak ihracatın ana yapısının tekstil ve konfeksiyon sektörüne dayanmasıdır . Pazar bağımlılığı gibi sektörel bağımlılıkta bir diğer riziko sebebi olarak gözükmektedir. Önümüzdeki birkaç on yıl içinde bu alandaki pazar payımız muhafaza edilerek tedrici olarak teknoloji, bilgi yoğun , kar marjları yüksek sektörlere geçiş sağlanmalıdır. Bilgi yoğun teknolojilerin ülkemizde gelişmesini sağlayacak yatırım politikaları bir an önce tesis edilmelidir.
e) Pazar Sorunu
İmaj ve illüzyon çağında pazar bilgisine sahip olmak daha öncede arz edildiği gibi hayati öneme sahiptir. Küreselleşme mimarlarının bu alandaki üstünlükleri “üstün kültür”e ait olduklarına duyulan kuvvetli kanaatle de desteklenmektedir. Bu ilizyonun yıkılması için öncelikle kaliteli ve markaya yönelik üretim yapılmalı bundan sonra güvenilen ürünün satışı gerçekleştirilmelidir. Pazar sorununu halletmek için ihdas edilen kuruluşların işlevlerinin gereği gibi yerine getiremedikleri gözlenmektedir. Kurumsallaşma bölümünde söylediğimiz gibi mevcut kurumların ıslahı ya da yeni kurumların oluşturulması gerekmektedir. Siyasi erkde ihracat seferberliği anlayışı içerisinde üreticinin önüne düşerek kapı kapı dolaşıp pazar bulma faaliyetine yardımcı olmalıdır. Bir diğer çözüm uluslar arası ticari acentalık yapan kuruluşların yaygınlık kazanmasıdır.
İnternet ortamında yapılan ticaretin hacmi günden güne artmaktadır. Enformasyon çağının getirdiği teknolojik imkanlardan faydalanmak gerekmektedir. Bu alan gelişmekte olan ülkelerin faydalanabileceği küresel nimetlerden biri olarak değerlendirmelidir. Pazar bulma sorununu kolaylaştıran internet kullanımının yaygınlaştırılarak maliyetinin düşürülmesi gerekir.
İhracat tablolarımız ülkemizin belli pazarlara bağımlı olduğunu göstermektedir. Uluslararası ilişkilerde daha bağımsız politikalar izleyebilen ülkelerin tabloları incelendiğinde bunların ödemeler dengesi ve pazar bağımlılığı sorununa dikkat ettikleri gözlenmektedir. Ülkemizin belli pazarlara bağımlılığın, dolayısıyla rizikonun azaltılması gerekmektedir. Yükselen piyasalarla, çok uluslu firmaların ilgi odağı olmayan piyasalar değerlendirilebilir.
f) Bürokratik Engeller
Ülkemiz için hayati öneme sahip olan dış ticaret bakanlık düzeyinde örgütlenmeli, bakanlığın altında müsteşarlık, genel müdürlük ve standardizasyon genel müdürlüğü konumlandırılmalıdır. Bakanlık enflasyonu olan ülkemizde böyle hayati ve ihtisas isteyen bir konunun bakanlık düzeyinde örgütlenmemesi şaşırtıcıdır.
Günümüzde ihracat işlemleri zamanla yapılan bir yarış halini almıştır. Bazı evrakları ticaret odası ve ihracatçı birliklerine tasdik ettirilmesi işlemleri yavaşlatmakta ve ek masraflara sebep olmaktadır. İhracatın yoğunlaştığı perşembe ve cuma günlerinde çeşitli kurumlarda işlemler durma noktasına gelmektedir. İhracatı yavaşlatan her tür uygulamaya son verilmelidir. Bu kapsamda tasdik, onay işlemleri kaldırılmalı, ihracatçı birliklerine kayıt olma zorunluluğuna ve gümrüklerdeki mesai uygulamasına son verilmelidir. Devlet bir yandan delinebilir teşvik uygulamalarını yürürlüğe koymakta bir yandan da ihracatçıyı bürokratik mekanizmalarla boğmaktadır. Teşvik uygulamalarının yeniden düzenlenmesinin müteakip fiziki muayene yerini beyan usulüne bırakmalıdır.
g) Tarife Dışı Engeller
Ticaretin liberalleştiği günümüzde ulusal sanayilerin korunması tarife dışı engellerle sağlanmaktadır. Bu amaçla ithalatta ihtisas gümrüklerinin oluşturulması, ithalatçı birlikleri kurularak beyanname başına onay ücretleri alınması ve standardizasyon işlemlerindeki bürokratik sürecin uzatılması çözüm olarak önerilebilir.
h) Teşvik Politikaları
Kural işlemleri uygulanabilirliğinin ve ne ölçüde uygulandığının tespiti gerekmektedir. Salt kural işlem tesis edip köşeye çekilmekle siyasi otorite üzerine düşeni yapmış addedilemez. Mevcut teşvik uygulamalarının üç temel olumsuz sonuç doğurduğu söylenebilir :
1) İşlevini yerine getirememe, atıl kalma.
2) Sistemin boşluklarının değerlendirilerek rant mekanizması oluşturulması böylelikle yeniden üretime gidecek miktarın belli eşiklerde takılarak azalması, reel kesime istenen transferin yapılamaması.
3) Kural işlemin gerektirdiği soyut düzenlemelerin biçimsel olarak yerine getirenlerle gerçekten yerine getirenler arasında fark gözetilmediği için bir çeşit haksız rekabet durumunun ortaya çıkması. Yalnızca üretim yapan ihracatçı ödüllendirileceğine by-pass işlem yapan fiktif ihracatçının ödüllendirilmesi.
Bu genel değerlendirmelerden sonra teşvik uygulamalarına kısaca bakalım;
i) Risk Sorunu
Küçük imalatçı firmalarımızın dış piyasaya satış yapmak konusunda hevesli oldukları, sermaye yetersizliği ve tecrübesizlikten dolayı dış piyasada iş yapmaktan çekindikleri görülmektedir. Sorunun halli için risk satış işlemlerinin yaygınlaştırılması tüm ihracatı kapsar hale getirilmesi gerekmektedir. Gerek ihtisas bankası gerekse özel bankalarda riziko alım satım işlemleri yaygınlık kazanmalı ve alınan ücretler düşük tutulmalıdır.
SON SÖZ
Ülkemiz 20. yüzyıla savaşlarla girdi, 21. yüzyıla da savaşla girmekte ancak verilen savaşın niteliği değişmektedir. Siyasal istikrarımızın olmayışı, uzun dönemli stratejik projeleri hayata geçiremememiz sonucunu doğurmuş, gündelik, kişilere bağlı politikalar devlete egemen olmuş, kısa dönemli düşünme alışkanlığı kamuyu olduğu gibi özel kesimi de etkisi altına almıştır. Oysa kalkınma uzun erimli bir mücadele olup bütün alanlarda birlikte kazanılır. Bir alandaki küçük bir aksama mücadelenin kaybedilmesi sonucunu doğurabilir. Ülkemiz birkaç yüzyıldır azalmakta ve çoğalmaktadır. Azalmak yani küçülmek büyük bir tehlike değildir. Çoğalmak ;çok kişiliklilik hem kişi hem de ulus için son derece tehlikelidir. Tehlikelidir çünkü ulusal ölçekte akordu, birlikte tavır alışı engellemektedir. Tarih boyunca en iyi köleler karakteri olmayan köleler olmuşlardır. Karaktersizleştirmenin en başarısız yolu ise cebirdir ve bütün efendiler bunu bilir. Tarih cebrin bir ulusun dimağını silmekte yetersiz olduğunu, hatta ters teptiğini göstermiştir. Ne zamanki ülke “kendini tanımlama özürlüler panayırı” haline gelir “gönüllü kulluk” süreci tamamlanmış olur. Bu hassas dengeler coğrafyasında ılımlı olmak, birlikte hareket etmek büyük önem arz etmektedir.
1980’li yıllarda üzerimizdeki mahcubiyeti atarak çok önemli dış piyasa tecrübesi edindik. 1989 yılında dünyadaki değişim önümüze çok büyük fırsatlar sunmasına rağmen geçtiğimiz on yılda bunu değerlendiremedik. On yıllık gecikmeyle kaldığımız yerden devam etmek durumundayız. Öncelikle akıllı teşvik politikaları tesis etmekle işe başlanmalıyız. Teşviklerden üretici firmaları faydalandırmak suretiyle genişlemiş ölçekte üretim mekanizmasının önünü açmalı, kaliteli üretim yapılmasını sağlamalıyız. Son olarak üreticinin önüne düşüp pazar bulmasına yardımcı olmalıyız. Bütünlük arz eden tüm bu uygulamalarımız ihracat sistemimizin libere olmasını, ekonominin devinim kazanmasını getirecektir.
Ülkelerini alçaltan ve yükseltenler içinde yaşayan kişiler olmuşlardır. Nereden geldiğini, nereye gittiğini bilenler, bir yumruk gibi birlikte hareket tarzı geliştirip kısa metrajlı kişisel menfaatler dünyasından uzak duranlar er ya da geç zafer tacını giyeceklerdir.
DANIŞMANLIK HİZMETLERİ
DANIŞMANLIK HİZMETLERİ
İHRACAT DANIŞMANLIĞI
1. İhracata Hazırlık
İhracat Stratejisi geliştirme
Ürünlerinizin ihracat potansiyelini tespit etmek
2. Yeni Pazarları Araştırma
Pazar planı geliştirme
Pazar araştırma
3. Ticari Bağlantılar Bulunması Ve Geliştirilmesi
Ürünün dünya pazarında nerede en çok üretildiğinin tespiti ve raporlanması
Rapora göre hangi pazarın bu ürüne cevap vereceğinin tespiti
Pazarı olan ülke veya ülkelerdeki konuyla ilgili firmaların tespiti
4. Şirketinizin Tanıtımı
Dünyanın herhangi bir yerindeki alıcılara şirket veya ürünlerin tanıtımını yapmak
5. İşlemlerin Takibi
İhracat İşlemlerinin Takibini Yapmak
İhracat Evraklarını Hazırlamak
Gümrükleme, Nakliye ve Sigorta İşlemlerinin Takibini Yapmak
6. Finans
Fiyatlandırma Stratejilerini Belirlemek
Fiyat Teklifi Sunmak ve Proforma Göndermek
Satış Sözleşmesini Yapmak
İTHALAT DANIŞMANLIĞI
1. Ürün Fiyat Araştırması
İstenilen ürün ile ilgili fiyat araştırması yapmak , ürün ile ilgili piyasa şartlarındaki en uygun fiyatları rapor olarak sunmak
2. Numune ve Katalog Temini
İstenilen ürün ile ilgili temas kurulan firmalardan numune ve katalogları temin etmek
3. İşlemlerin Takibi
Yapılacak ithalatla ilgili tüm aşamaların takibi ve sonuçlandırılması
İHRACAT DANIŞMANLIĞI
1. İhracata Hazırlık
İhracat Stratejisi geliştirme
Ürünlerinizin ihracat potansiyelini tespit etmek
2. Yeni Pazarları Araştırma
Pazar planı geliştirme
Pazar araştırma
3. Ticari Bağlantılar Bulunması Ve Geliştirilmesi
Ürünün dünya pazarında nerede en çok üretildiğinin tespiti ve raporlanması
Rapora göre hangi pazarın bu ürüne cevap vereceğinin tespiti
Pazarı olan ülke veya ülkelerdeki konuyla ilgili firmaların tespiti
4. Şirketinizin Tanıtımı
Dünyanın herhangi bir yerindeki alıcılara şirket veya ürünlerin tanıtımını yapmak
5. İşlemlerin Takibi
İhracat İşlemlerinin Takibini Yapmak
İhracat Evraklarını Hazırlamak
Gümrükleme, Nakliye ve Sigorta İşlemlerinin Takibini Yapmak
6. Finans
Fiyatlandırma Stratejilerini Belirlemek
Fiyat Teklifi Sunmak ve Proforma Göndermek
Satış Sözleşmesini Yapmak
İTHALAT DANIŞMANLIĞI
1. Ürün Fiyat Araştırması
İstenilen ürün ile ilgili fiyat araştırması yapmak , ürün ile ilgili piyasa şartlarındaki en uygun fiyatları rapor olarak sunmak
2. Numune ve Katalog Temini
İstenilen ürün ile ilgili temas kurulan firmalardan numune ve katalogları temin etmek
3. İşlemlerin Takibi
Yapılacak ithalatla ilgili tüm aşamaların takibi ve sonuçlandırılması
DIŞ TİCARET EĞİTİM PROGRAMI
DIŞ TİCARET EĞİTİM PROGRAMI
1. BÖLÜM : GLOBAL EKONOMİYE BAKIŞ
· Gümrük Tarifeleri ve Genel Ticaret Anlaşmaları, GATT Ve GATT`ın Temel Kuralları
· Dünya Ticaret Örgütü
· Dünya Ticaret Sisteminin İşleyişi
· Bölgesel, Siyasi ve Ekonomik Entegrasyonların Dünya Ticaretine Etkisi
· Uluslararası Ticaret Hukuku
· Dış Ticarette Karşılaşılan Riskler ve Risk Yönetimi
2. BÖLÜM : İHRACATA HAZIRLIK
· Dış Ticarette Kullanılan Temel Kavramlar
· İhracatta Planlama Stratejileri
· İhracatta İş Planı Geliştirme
· İhracatta Fiyatlandırma Stratejileri
· Dış Ticarette Sözleşme Yapma Yöntemleri
· Acente – Distribütör Seçimi
3. BÖLÜM : ULUSLARARASI PAZARLAMA VE MÜŞTERİ BULMA YÖNTEMLERİ
· İhracatta Pazar Araştırma Yöntemleri
· Hedef Pazarlar Hakkında Bilinmesi Gerekenler
· Uluslararası Pazarlamada Tüketici Davranışlarının Önemi
· Uluslararası Pazarlamada Marka Stratejileri
· İnternetten Müşteri Bulmanın Yolları
· Müşteri Tanıma ve Seçiminde Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
· Müşteri Bulmada Fuarların Önemi ve Fuarlarda Başarılı Olma Yöntemleri
· Pazar Araştırmalarında Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
· Elektronik Ticaret
· Elektronik Ticaretin Ticari ve Teknik Altyapısının Kurulumu
· İnternette Güvenlik,Dijital İmza ve SSL protokolü
· E-Ticaretin İletişim Boyutu: Tedarikçilerle ve Alıcılarla İletişim nasıl kurulur?
· E- “Sektör Bilgisi” Nasıl Edinilir?
· KOBİ Ler İçin Private Label Ve Çeşitli Ticaret Fırsatlarının İncelenmesi
· En Önemli Web Sitelerinin İncelenmesi Ve Web Sayfalarında Uygulamalı Gösterimi
4. BÖLÜM : DIŞ TİCARET PROSEDÜRLERİ
İHRACAT
Nasıl İhracatçı Olunur ?
İhracat İş Akışı
İhracat Çeşitleri
Gümrük Tarife İstatistik Pozisyonu (GTİP) Numarasının Önemi
İhracatta Kullanılan Belgeler
İhracat Yapılacak Ülkeye Göre İşlemler
İhracatta Gümrük Uygulamaları
İhracata İlişkin Kurumlar ve Fonksiyonları
İhracat Hesabının Kapatılması
İhracatta Karşılaşılabilecek Sorunlar ve Çözüm Yolları
Örnek Olay ve Uygulamalar
İTHALAT
Nasıl İthalatçı Olunur ?
İthalat İş Akışı
İthalat Çeşitleri
İthalatta Kullanılan Belgeler
İthalatta Vergi Hesaplamaları
İthalatta Gümrük Uygulamaları
İthalat Hesabının Kapatılması
İthalatta Karşılaşılabilecek Sorunlar ve Çözüm Yolları
Örnek Olay ve Uygulamalar
GÜMRÜK MEVZUAT VE UYGULAMALARI
Eşyanın Geçici Depolanması
Gümrük Antrepo Rejimi
Serbest Dolaşıma Giriş Rejimi
Transit Rejimi
Dahilde İşleme Rejimi
Gümrük Kontrolü Altında İşleme Rejimi
Hariçte İşleme Rejimi
Posta İşlemleri
Sınır Ticareti
Temsil Hakkı
Eşyanın Tercihli Olmayan Menşei,
Eşyanın Tercihli Olan Menşei,
Eşyanın Gümrük Kıymeti,
Eşyanın Gümrüğe Sunulması,
Özet Beyan,
Gümrükçe Onaylanmış İşlem,
Geçici Depolama,
Serbest Dolaşıma Giriş,
Gümrük Yükümlülüğünün Doğması, Sona Ermesi,
Vergi Kaybına Ait Cezalar
DIŞ TİCARETTE KULLANILAN TESLİM ŞEKİLLERİ
Ticari İşletmede Teslim (EXW)
Taşıyıcıya Teslim (FCA)
Gemi Doğrultusunda Teslim (FAS)
Gemi Bordrosunda Teslim (FOB)
Mal Bedeli veya Navlun Ödenmiş Olarak Teslim (CFR)
Mal Bedeli, Sigorta ve Navlun Ödenmiş Olarak Teslim (CIF)
Taşıma Ücreti Ödenmiş Olarak Teslim (CPT)
Taşıma Ücreti ve Sigorta Ödenmiş Olarak Teslim (CIP)
Sınırda Teslim (DAF)
Gemide Teslim (DES)
Gümrük Vergi ve Harçları Ödenmiş Olarak Rıhtımda Teslim (DEQ)
Gümrük Resmi Ödenmemiş Olarak Teslim (DDU)
Gümrük Resmi Ödenmiş Olarak Teslim (DDP)
DIŞ TİCARETTE ÖDEME YÖNTEMLERİ
Mal Mukabili Ödeme
Vesaik Mukabili Ödeme
Akreditif
Akreditif Ödeme Garantisini Ne Şekilde Sağlar?
Akreditif Çeşitleri
Akreditif Sürecinin İşleyişi
Peşin Ödeme
Kabul Kredili Ödeme
Alıcı Firma Prefinansmanı
Poliçeli Ödeme
Kambiyo İşlemlerinde Süreler
DIŞ TİCARET FİNANSMAN TEKNİKLERİ
LEASING
Finansal Kiralama Kavramı,
Dünya’da Ve Türkiye’de Leasıng,
Leasıng Çeşitleri (Tarafları, Konuları, Süresi, Mala İlişkin Yükümlülükler Bakımından, Kiralayanın Bulunduğu Yere Göre),
Leasıng İşleminin Tarafları, Lease Edilen Ve Edilemeyen Mallar, Finansal Kiralama Sözleşmesi,
Leasıng İş Akışı, İstenilen Kredi Evrakları,
Leasıngin Avantajları,
Finansal Kiralama İşlemlerinin Muhasebeleştirilmesi,
FACTORING
Factoring Tanımı
Factoring Türleri
Factoringte Maliyetler,
Yurtiçi Ve Yurtdışı Factoringin İşleyişleri,
Factoringin Avantajları Ve Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
5. BÖLÜM İHRACAT TEŞVİKLERİ KAPSAMINDA DEVLET DESTEKLERİ
KOSGEB Destekleri
İGEME Destekleri
Diğer Destekler
Sağlanan Desteklerden Faydalanma Yolları
Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
6. BÖLÜM SERBEST BÖLGELER
Türkiye’de ve Dünyada Serbest Bölgeler, kuruluşları dünü ve bugünü
Serbest Bölgelerin Teşvik ve Avantajları
İhracatçılara sağladığı teşvik ve avantajlar
İthalatçılara sağladığı teşvik ve avantajlar
Serbest Bölgelerde Transit Ticaret
Serbest Bölgelerde İhracat iş akışı
Serbest Bölgelerde İthalat İş Akışı
Serbest Bölge İşlemleri örnek uygulamaları
Mevzuat açısından Serbest Bölgelerin son durumları son durum
7. BÖLÜM DIŞ TİCARETTE NAKLİYE VE SİGORTA İŞLEMLERİ
Tedarik Zinciri ve Lojistik
Kara,Hava,Deniz, Demiryolu Nakliyesi
Taşıma Şekilleri
Nakliye İşlemlerinde Kullanılan Belgeler
Navlun Sözleşmeleri ve Türleri
Navlun Teklif Türleri
Nakliye İşlemleri İş Akışı
Nakliye Ölçüm ve Maliyet Hesapları
En Uygun Nakliyenin Bulunması
Dış Ticaret Sigortası
8. BÖLÜM DIŞ TİCARET MUHASEBE İŞLEMLERİ
İhracat Muhasebesi
İthalat Muhasebesi
İhracatta KDV İadesi
Örnek Uygulamalar
9. BÖLÜM DIŞ TİCARETTE KALİTE, ÇEVRE, GÜVENLİK
Dış Ticarette Kalitenin Önemi
Kalite Standart Çeşitleri
Çevre Etiketi
CE İşareti
1. BÖLÜM : GLOBAL EKONOMİYE BAKIŞ
· Gümrük Tarifeleri ve Genel Ticaret Anlaşmaları, GATT Ve GATT`ın Temel Kuralları
· Dünya Ticaret Örgütü
· Dünya Ticaret Sisteminin İşleyişi
· Bölgesel, Siyasi ve Ekonomik Entegrasyonların Dünya Ticaretine Etkisi
· Uluslararası Ticaret Hukuku
· Dış Ticarette Karşılaşılan Riskler ve Risk Yönetimi
2. BÖLÜM : İHRACATA HAZIRLIK
· Dış Ticarette Kullanılan Temel Kavramlar
· İhracatta Planlama Stratejileri
· İhracatta İş Planı Geliştirme
· İhracatta Fiyatlandırma Stratejileri
· Dış Ticarette Sözleşme Yapma Yöntemleri
· Acente – Distribütör Seçimi
3. BÖLÜM : ULUSLARARASI PAZARLAMA VE MÜŞTERİ BULMA YÖNTEMLERİ
· İhracatta Pazar Araştırma Yöntemleri
· Hedef Pazarlar Hakkında Bilinmesi Gerekenler
· Uluslararası Pazarlamada Tüketici Davranışlarının Önemi
· Uluslararası Pazarlamada Marka Stratejileri
· İnternetten Müşteri Bulmanın Yolları
· Müşteri Tanıma ve Seçiminde Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
· Müşteri Bulmada Fuarların Önemi ve Fuarlarda Başarılı Olma Yöntemleri
· Pazar Araştırmalarında Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
· Elektronik Ticaret
· Elektronik Ticaretin Ticari ve Teknik Altyapısının Kurulumu
· İnternette Güvenlik,Dijital İmza ve SSL protokolü
· E-Ticaretin İletişim Boyutu: Tedarikçilerle ve Alıcılarla İletişim nasıl kurulur?
· E- “Sektör Bilgisi” Nasıl Edinilir?
· KOBİ Ler İçin Private Label Ve Çeşitli Ticaret Fırsatlarının İncelenmesi
· En Önemli Web Sitelerinin İncelenmesi Ve Web Sayfalarında Uygulamalı Gösterimi
4. BÖLÜM : DIŞ TİCARET PROSEDÜRLERİ
İHRACAT
Nasıl İhracatçı Olunur ?
İhracat İş Akışı
İhracat Çeşitleri
Gümrük Tarife İstatistik Pozisyonu (GTİP) Numarasının Önemi
İhracatta Kullanılan Belgeler
İhracat Yapılacak Ülkeye Göre İşlemler
İhracatta Gümrük Uygulamaları
İhracata İlişkin Kurumlar ve Fonksiyonları
İhracat Hesabının Kapatılması
İhracatta Karşılaşılabilecek Sorunlar ve Çözüm Yolları
Örnek Olay ve Uygulamalar
İTHALAT
Nasıl İthalatçı Olunur ?
İthalat İş Akışı
İthalat Çeşitleri
İthalatta Kullanılan Belgeler
İthalatta Vergi Hesaplamaları
İthalatta Gümrük Uygulamaları
İthalat Hesabının Kapatılması
İthalatta Karşılaşılabilecek Sorunlar ve Çözüm Yolları
Örnek Olay ve Uygulamalar
GÜMRÜK MEVZUAT VE UYGULAMALARI
Eşyanın Geçici Depolanması
Gümrük Antrepo Rejimi
Serbest Dolaşıma Giriş Rejimi
Transit Rejimi
Dahilde İşleme Rejimi
Gümrük Kontrolü Altında İşleme Rejimi
Hariçte İşleme Rejimi
Posta İşlemleri
Sınır Ticareti
Temsil Hakkı
Eşyanın Tercihli Olmayan Menşei,
Eşyanın Tercihli Olan Menşei,
Eşyanın Gümrük Kıymeti,
Eşyanın Gümrüğe Sunulması,
Özet Beyan,
Gümrükçe Onaylanmış İşlem,
Geçici Depolama,
Serbest Dolaşıma Giriş,
Gümrük Yükümlülüğünün Doğması, Sona Ermesi,
Vergi Kaybına Ait Cezalar
DIŞ TİCARETTE KULLANILAN TESLİM ŞEKİLLERİ
Ticari İşletmede Teslim (EXW)
Taşıyıcıya Teslim (FCA)
Gemi Doğrultusunda Teslim (FAS)
Gemi Bordrosunda Teslim (FOB)
Mal Bedeli veya Navlun Ödenmiş Olarak Teslim (CFR)
Mal Bedeli, Sigorta ve Navlun Ödenmiş Olarak Teslim (CIF)
Taşıma Ücreti Ödenmiş Olarak Teslim (CPT)
Taşıma Ücreti ve Sigorta Ödenmiş Olarak Teslim (CIP)
Sınırda Teslim (DAF)
Gemide Teslim (DES)
Gümrük Vergi ve Harçları Ödenmiş Olarak Rıhtımda Teslim (DEQ)
Gümrük Resmi Ödenmemiş Olarak Teslim (DDU)
Gümrük Resmi Ödenmiş Olarak Teslim (DDP)
DIŞ TİCARETTE ÖDEME YÖNTEMLERİ
Mal Mukabili Ödeme
Vesaik Mukabili Ödeme
Akreditif
Akreditif Ödeme Garantisini Ne Şekilde Sağlar?
Akreditif Çeşitleri
Akreditif Sürecinin İşleyişi
Peşin Ödeme
Kabul Kredili Ödeme
Alıcı Firma Prefinansmanı
Poliçeli Ödeme
Kambiyo İşlemlerinde Süreler
DIŞ TİCARET FİNANSMAN TEKNİKLERİ
LEASING
Finansal Kiralama Kavramı,
Dünya’da Ve Türkiye’de Leasıng,
Leasıng Çeşitleri (Tarafları, Konuları, Süresi, Mala İlişkin Yükümlülükler Bakımından, Kiralayanın Bulunduğu Yere Göre),
Leasıng İşleminin Tarafları, Lease Edilen Ve Edilemeyen Mallar, Finansal Kiralama Sözleşmesi,
Leasıng İş Akışı, İstenilen Kredi Evrakları,
Leasıngin Avantajları,
Finansal Kiralama İşlemlerinin Muhasebeleştirilmesi,
FACTORING
Factoring Tanımı
Factoring Türleri
Factoringte Maliyetler,
Yurtiçi Ve Yurtdışı Factoringin İşleyişleri,
Factoringin Avantajları Ve Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
5. BÖLÜM İHRACAT TEŞVİKLERİ KAPSAMINDA DEVLET DESTEKLERİ
KOSGEB Destekleri
İGEME Destekleri
Diğer Destekler
Sağlanan Desteklerden Faydalanma Yolları
Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
6. BÖLÜM SERBEST BÖLGELER
Türkiye’de ve Dünyada Serbest Bölgeler, kuruluşları dünü ve bugünü
Serbest Bölgelerin Teşvik ve Avantajları
İhracatçılara sağladığı teşvik ve avantajlar
İthalatçılara sağladığı teşvik ve avantajlar
Serbest Bölgelerde Transit Ticaret
Serbest Bölgelerde İhracat iş akışı
Serbest Bölgelerde İthalat İş Akışı
Serbest Bölge İşlemleri örnek uygulamaları
Mevzuat açısından Serbest Bölgelerin son durumları son durum
7. BÖLÜM DIŞ TİCARETTE NAKLİYE VE SİGORTA İŞLEMLERİ
Tedarik Zinciri ve Lojistik
Kara,Hava,Deniz, Demiryolu Nakliyesi
Taşıma Şekilleri
Nakliye İşlemlerinde Kullanılan Belgeler
Navlun Sözleşmeleri ve Türleri
Navlun Teklif Türleri
Nakliye İşlemleri İş Akışı
Nakliye Ölçüm ve Maliyet Hesapları
En Uygun Nakliyenin Bulunması
Dış Ticaret Sigortası
8. BÖLÜM DIŞ TİCARET MUHASEBE İŞLEMLERİ
İhracat Muhasebesi
İthalat Muhasebesi
İhracatta KDV İadesi
Örnek Uygulamalar
9. BÖLÜM DIŞ TİCARETTE KALİTE, ÇEVRE, GÜVENLİK
Dış Ticarette Kalitenin Önemi
Kalite Standart Çeşitleri
Çevre Etiketi
CE İşareti
FUARLARDA BAŞARININ ÖLÇÜLENMESİ:
FUARLARDA BAŞARININ ÖLÇÜLENMESİ:
Özel ya da diğerlerinden ayrı sergilenmeyi hak eden bir ürün söz konusu olduğunda, etkili pazarlama stratejileri olmaksızın başarı mümkün olamaz... Bu noktada başarının anahtarı sizin müşterinizi, müşterinizin de sizi ve ürününüzü daha yakından tanımasıdır.
Fuarlar, müşteri ile böyle etkileşimlerin oluşabileceği ortamlar sağlaması açısından önem taşır. Araştırmaların da net olarak ortaya koyduğu gibi fuarlar, pazarlama stratejilerinin en etkili ayağını oluşturmaktadır. Bunun nedenleri şöyle sıralanabilir;
• Göz göze pazarlama
• Yoğun iletişim
• Ne istediğini bilen dinleyici kitlesi
• Fuarların çok yönlülüğü
• Maliyet açısından elverişlilik
Pazarlama alanında uzmanlaşmış herkes, yüz yüze temasın ne kadar önemli olduğunu bilir. Gerçekten de, yapılan bir araştırmada pazarlamacıların %87'si şirket başarısında göz göze pazarlamanın önemini vurgulamıştır (Kaynak: Benchmark Research 1999).
Fuarların gücü, ziyaretçilerin ne istediklerini bilen aktif müşterilerden oluştuğu gerçeğine dayanır. Fuarların düzenlenme nedeni de aslında budur. Yani, aktif müşteriler ile istekli satıcıları bir araya getirmek... Bu gerçek yukarıdaki araştırma sonuçlarında da ortaya çıkmıştır. Satın alma departmanlarında karar yetkisine sahip kişilerin %91'i bilgi toplama yönündeki öncelik listelerinin başına ticari fuarları koymuşlardır. (Kaynak: Simmons Pazar Araştırması).
İstekli müşteri ve satıcıların buluşabileceği pozitif bir atmosfer yaratmasının yanısıra, fuarlar müşterilerin özel ihtiyaçlarını da karşılayabilecekleri mekanlardır. Bu açıdan bakıldığında, TV veya radyo reklamlarına oranla, fuarlarda hedefe tesadüfen isabet söz konusu değildir. Fuarlar sadece istekli müşterileri değil, aynı zamanda sizin ticari alanınıza ilgi duyan kişileri de standlara çeker. Böylesine ne istediğini bilen ziyaretçiler de, tabii ki şirket başarınızın artmasını sağlayacaktır. Pazar araştırması sayesinde marka bilinci oluşturmak, yeni ürünleri pazara sunmak için medyada yer alma olanağı kazanmak, kısa vadede satışlar için potansiyel veri tabanı hazırlamak gibi pek çok fırsat, fuarlarda sizi ve şirketinizi beklemektedir.
Fuarlar hakkındaki bir başka gerçek de ziyaretçilerin %80'inin sergilenen ürün veya hizmeti satın alma yönünde şahsen ilgi duymalarıdır. Daha da ilginç bir nokta ise bu ziyaretçilerin %29'unun fuarlar dışında satış temsilcilerini hiç görmemeleridir. (AEO Fuar Verimliliği Araştırması 1999) Fuarların böylesi bir etki düzeyine sahip oldukları düşünülürse, size ve şirketinize yüksek getiri beklentisiyle yatırım olanakları sağlaması hiç şaşırtıcı olmamalıdır.
Bütün bunlar ortaya konduktan sonra bir nokta çok açık olarak ortaya çıkıyor; fuar alanları, ticaretin verimli bir şekilde yapılabileceği ortamlardır. Reklamdan marka bilinci yaratmaya, satıştan müşteri kitlesine ulaşmaya kadar, bir fuarda elde edilebilecek pek çok olumlu sonuç vardır.
Fuar Başarısı Nasıl Ölçülür?
Fuarların müşterilerle satış temsilcilerinin, karşılıklı çıkarları yönünde etkileşimde bulundukları, maliyet açısından elverişli ve etkili bir ortam sağladığını daha önce belirtmiştik. Bununla birlikte, her fuarda bazı katılımcıların diğerlerinden daha başarılı olması çok doğal ve sıkça rastlanan bir durumdur. Fuarlarda başarıyı artırmak için fuar sırasında neyin nasıl yapıldığını ve başarının neden daha fazla veya daha düşük olduğunu ölçmek gerekir.
Başarının ölçümü çok zor gibi görünebilir, fakat araştırmacılar ve bazı şirketler fuar etkinliklerini değerlendirmenin rasyonel yöntemlerini geliştirmişlerdir.
Başarıyı ölçme çabalarımız, fuar sonuçlarını neden ölçmemiz gerektiği sorusuyla başlayacaktır. Bu başlık altında dört neden sıralayabiliriz:
• Fuarlara harcanan zaman ve paranın boşuna olup olmadığını görmek.
• Katılım için daha değerli fuarlar seçebilmek.
• Fuar etkinliklerimizi izlemek ve geliştirmek.
• Hedefleri ve bunlara ulaşma yöntemlerini belirlemek.
Kısaca özetlemek gerekirse, her şirketin farklı bir pazara ve önceliklere sahip olduğunu söylemek zorundayız. Bu nedenle, fuara katılırken her şirketin karşılaşacağı değişkenler farklı olacaktır. Ama yukarıda sıralanan dört neden, bir fuara katılacak olan her şirket için geçerlidir.
Fuarın hazırlık ve yönetimi için yapılan yatırım ve masraflar mutlaka karşılığını vermelidir. Bu her yatırım için geçerli basit bir kuraldır. Kullanılan kaynakların titiz bir değerlendirmeden geçirilmesi yatırımın getirisini artırırken verimlilik sağlar ve gelecek yıllar için de deneyim oluşturur.
Kaynakların verimli bir şekilde kullanılması ve katılmaya değer fuarların seçimini yapabilme yeteneği birbirleriyle yakın ilişkilidir. Bütün fuarlar aynı özelliklere sahip olmayacağı için, şirketlerin derinlemesine araştırma yapıp, fuardaki ürün dağılımının uygun olup olmadığını kontrol etmeleri gerekir.
Fuar sonuçlarını değerlendirmenin bir başka ve belki de en önemli nedeni de performansı artırmak ve bu sayede sonraki fuarlara daha iyi hazırlanabilmektir. Her iş kolunda olduğu gibi, hazırlıklar daha doğru yapıldığında performans artar ve fuardan elde edilecek verim de bundan olumlu yönde etkilenir.
Şirketler fuarlara katılarak pazar profilini daha iyi bir konuma getirebilirler. Fuarlar, müşterilerin isteklerini ve rakip şirketlerin sunduklarını görmek ve pazarın nabzını tutmak için de ideal mekanlardır. Böylece pazarın beklentileri daha etkili bir şekilde karşılanabilir. Titiz bir değerlendirme işte bu noktada çok gereklidir. Bu sayede bir veri tabanı ve başarı yönünde yeni stratejiler oluşturulabilir.
Ölçme nasıl yapılmalıdır?
"Nasıl" sorusu, yanıtlanması gereken en önemli ama en zor sorudur. Bir fuarın başarısını ölçerken çözümün mikro düzeyde bulunacağı unutulmamalıdır. Genel görüşler elbette geçerliliklerini korur ama yanıt ayrıntılarda gizlidir.
Fuar değerlendirme sisteminin en önemli öğesi hedeflerdir. Başarıyı ölçmeden önce hedeflenen başarı düzeyini ölçecek bir araç gereklidir. Buradaki can alıcı nokta şudur: hedefler her zaman için satış adetlerinden daha yüksek olacaktır. Gerçekten de şirketiniz, pazar profiliniz ve ürününüze bağlı olarak hedefler, fuardan fuara değişiklikler gösterir.
Hedefleri ortaya koyarken anahtar noktalardan biri de bu hedeflerin ölçülebilir olmalarıdır. Subjektif hedefler belirlemek yerine hedefleri adlandırarak başlayabilirsiniz. Örneğin, "Ürünlerimizi büyük şirketlerin satın alma departmanlarında karar yetkisine sahip insanlara tanıtmak" yerine şöyle bir hedef ortaya koyabilirsiniz: "Ürünümüzü X, Y ve Z şirketlerine tanıtmak, onlardan 'feedback' almak ve iletişimi sürdürmek". Böyle bir hedefin belirlenmesi sadece şirket stratejisini netleştirmekle kalmaz, aynı zamanda da fuar başarısını ölçmeye yardımcı olur.
Elbette hedefler listesinin kapsamlı olması gerekir ama bir öncelik sırası yapılmalıdır. Böyle bir liste hazırlamak için önce şirket ve pazar profili incelenmeli, geçmişte pazarın bazı stratejiler üzerinde hangi rolü oynamış olduğu görülmelidir. Bu noktada daha önceki fuarlar sırasında elde edilen bilgiler önem kazanır. Ayrıca diğer katılımcılar ve fuar düzenleyicilerinden de bilgi toplayabilirsiniz. Araştırmacılar, katılımcılar tarafından belirlenmiş toplam yirmi bir hedef ortaya çıkarmışlardır. Bu hedefler altı başlık altında sıralanmıştır:
SATIŞ AMAÇLARI
• Satış olanakları yaratma
• Doğrudan satış
• Kontak listesi oluşturma
MÜŞTERİ İLİŞKİLERİ
• Mevcut müşterilerle ilişki kurma
• Müşteri eğitimi
• Yukurı-satış
• Müşteri memnuniyeti
• Kaybedilen müşterilerin kazanılması
PİYASA ARAŞTIRMASI
• Yeni bir ürünün pazar araştırmasını yapma
• Şatış stratejisini araştırma
• Piyasa durumunu gözden geçirme ve araştırma
MARKA OLUŞTURMA
• Marka bilincinin oluşturulması
• Marka imajı yaratma veya değiştirme
• Göstererek eğitim
• Finansal analist/yatırımcı algılamalarının sunumu
• Yeni pazar geliştirme
SATIŞ KANALLARI DESTEĞİ
• Yeni ortaklar ve dağıtıcılar bulma
• Mevcut satış kanallarının desteklenmesi
• Ortak olarak olumlu imaj yaratma
MEDYA İLİŞKİLERİ
• ‘Basın Radarı’na girme ve haber yaratma
• Kilit konumdaki editör ve yazarlar ile temas kurma
ÖLÇÜM MATRİKSİ
Hazırladığımız ölçüm matriksi, bazı hedeflerin nasıl değerlendirileceği konusunda yol gösterici olabilir. Duruma bağlı olarak yöntemler değişiyor olsa da yan sayfadaki tabloyu yararlı bulabilirsiniz.
Hazırsanız ölçmeye başlayalım!
Öncelikleri belirlenmiş ve ölçülebilir hedefler listesi hazırlamada ölçme matriksini kullandıktan sonra elde ettiğiniz sonuçlarla bu hedefleri nasıl ölçebilirsiniz?
İşte birkaç ipucu:
FUARDA:
• Sisteminiz olabildiğince sade olmalıdır. Kalabalık standlar rahatsız edici olabilir. Sisteminiz ne kadar sade olursa, kullanılma olasılığı o kadar yüksek olur.
• Yüksek veya düşük teknoloji. Ön taramadan geçirilmiş olası müşterilerin kartvizitlerini toplamak basit bir çözümdür. Ama daha fazla veri toplayabilmek için barkod okuyucu kalemleri de düşünmenizde yarar var.
• Bütün personele brifing verin. Standdaki herkes hedeflerinizi, önceliklerinizi ve fuar ölçme sisteminizi anlamış olmalıdır.
• Gelişmeleri düzenli olarak gözden geçirin. Gelişmelerinizi her sabah ve gün boyu kontrol edin. Gerekiyorsa, hedefleriniz üzerinde düzeltmeler yapın veya faaliyetlerinizi değiştirin.
Satış olanakları: Önemli olan kalite.
İyi bir katılımcı, sadece yaratılan satış olanakları adediyle ilgilenmez, olanakların kalitesini de ölçer. Bu noktada yapılacak bir sınıflandırma sistemi her satış olanağını şu şekilde sınıflandırır:
A- Büyük sipariş / satın almaya hazır
B- Küçük sipariş / satın almaya hazır ya da Büyük sipariş / uzun vade
C- Küçük sipariş / uzun vade
D- Literatür gönder veya veri tabanına isim ekle
E- "Diğer", yani basın, satıcı...
FUARDAN SONRA:
• Kısa bir durum değerlendirmesi yapın: Hepiniz çok yoruldunuz ama bütün stand personeliyle birlikte kısa bir durum değerlendirmesi yapmak, sıcağı sıcağına çok önemli bilgilerin öğrenilmesine yardımcı olabilir.
• Hızlı bir rapor yazın: Büroya döner dönmez sonuçları özetleyin ve onları ekiple paylaşın, daha fazla olanak, satış veya faydanın gelebileceğini hatırlatın.
• Raporları güncelleştirin: Fuardan haftalar veya aylar sonra yeni iş bağlantıları ortaya çıkabilir. Bunları da yansıtacak şekilde fuar raporunuzu güncelleştirin.
• Yeni iş bağlantılarının uzun vadeli değerini düşünün: Eğer bir müşteri uzun yıllar büyük bir iş hacmi yaratacaksa, sadece bir tane yeni müşteri kazandıran bir fuar bile, büyük bir başarı ile sonuçlanmış demektir.
• Sonuç raporu hazırlayın: Belirlediğiniz hedeflerin ne kadarına ulaşıldığını gösteren sonuçları özetleyin. Raporunuzu satış, pazarlama ve üst yönetimden kritik personelle paylaşın.
Özel ya da diğerlerinden ayrı sergilenmeyi hak eden bir ürün söz konusu olduğunda, etkili pazarlama stratejileri olmaksızın başarı mümkün olamaz... Bu noktada başarının anahtarı sizin müşterinizi, müşterinizin de sizi ve ürününüzü daha yakından tanımasıdır.
Fuarlar, müşteri ile böyle etkileşimlerin oluşabileceği ortamlar sağlaması açısından önem taşır. Araştırmaların da net olarak ortaya koyduğu gibi fuarlar, pazarlama stratejilerinin en etkili ayağını oluşturmaktadır. Bunun nedenleri şöyle sıralanabilir;
• Göz göze pazarlama
• Yoğun iletişim
• Ne istediğini bilen dinleyici kitlesi
• Fuarların çok yönlülüğü
• Maliyet açısından elverişlilik
Pazarlama alanında uzmanlaşmış herkes, yüz yüze temasın ne kadar önemli olduğunu bilir. Gerçekten de, yapılan bir araştırmada pazarlamacıların %87'si şirket başarısında göz göze pazarlamanın önemini vurgulamıştır (Kaynak: Benchmark Research 1999).
Fuarların gücü, ziyaretçilerin ne istediklerini bilen aktif müşterilerden oluştuğu gerçeğine dayanır. Fuarların düzenlenme nedeni de aslında budur. Yani, aktif müşteriler ile istekli satıcıları bir araya getirmek... Bu gerçek yukarıdaki araştırma sonuçlarında da ortaya çıkmıştır. Satın alma departmanlarında karar yetkisine sahip kişilerin %91'i bilgi toplama yönündeki öncelik listelerinin başına ticari fuarları koymuşlardır. (Kaynak: Simmons Pazar Araştırması).
İstekli müşteri ve satıcıların buluşabileceği pozitif bir atmosfer yaratmasının yanısıra, fuarlar müşterilerin özel ihtiyaçlarını da karşılayabilecekleri mekanlardır. Bu açıdan bakıldığında, TV veya radyo reklamlarına oranla, fuarlarda hedefe tesadüfen isabet söz konusu değildir. Fuarlar sadece istekli müşterileri değil, aynı zamanda sizin ticari alanınıza ilgi duyan kişileri de standlara çeker. Böylesine ne istediğini bilen ziyaretçiler de, tabii ki şirket başarınızın artmasını sağlayacaktır. Pazar araştırması sayesinde marka bilinci oluşturmak, yeni ürünleri pazara sunmak için medyada yer alma olanağı kazanmak, kısa vadede satışlar için potansiyel veri tabanı hazırlamak gibi pek çok fırsat, fuarlarda sizi ve şirketinizi beklemektedir.
Fuarlar hakkındaki bir başka gerçek de ziyaretçilerin %80'inin sergilenen ürün veya hizmeti satın alma yönünde şahsen ilgi duymalarıdır. Daha da ilginç bir nokta ise bu ziyaretçilerin %29'unun fuarlar dışında satış temsilcilerini hiç görmemeleridir. (AEO Fuar Verimliliği Araştırması 1999) Fuarların böylesi bir etki düzeyine sahip oldukları düşünülürse, size ve şirketinize yüksek getiri beklentisiyle yatırım olanakları sağlaması hiç şaşırtıcı olmamalıdır.
Bütün bunlar ortaya konduktan sonra bir nokta çok açık olarak ortaya çıkıyor; fuar alanları, ticaretin verimli bir şekilde yapılabileceği ortamlardır. Reklamdan marka bilinci yaratmaya, satıştan müşteri kitlesine ulaşmaya kadar, bir fuarda elde edilebilecek pek çok olumlu sonuç vardır.
Fuar Başarısı Nasıl Ölçülür?
Fuarların müşterilerle satış temsilcilerinin, karşılıklı çıkarları yönünde etkileşimde bulundukları, maliyet açısından elverişli ve etkili bir ortam sağladığını daha önce belirtmiştik. Bununla birlikte, her fuarda bazı katılımcıların diğerlerinden daha başarılı olması çok doğal ve sıkça rastlanan bir durumdur. Fuarlarda başarıyı artırmak için fuar sırasında neyin nasıl yapıldığını ve başarının neden daha fazla veya daha düşük olduğunu ölçmek gerekir.
Başarının ölçümü çok zor gibi görünebilir, fakat araştırmacılar ve bazı şirketler fuar etkinliklerini değerlendirmenin rasyonel yöntemlerini geliştirmişlerdir.
Başarıyı ölçme çabalarımız, fuar sonuçlarını neden ölçmemiz gerektiği sorusuyla başlayacaktır. Bu başlık altında dört neden sıralayabiliriz:
• Fuarlara harcanan zaman ve paranın boşuna olup olmadığını görmek.
• Katılım için daha değerli fuarlar seçebilmek.
• Fuar etkinliklerimizi izlemek ve geliştirmek.
• Hedefleri ve bunlara ulaşma yöntemlerini belirlemek.
Kısaca özetlemek gerekirse, her şirketin farklı bir pazara ve önceliklere sahip olduğunu söylemek zorundayız. Bu nedenle, fuara katılırken her şirketin karşılaşacağı değişkenler farklı olacaktır. Ama yukarıda sıralanan dört neden, bir fuara katılacak olan her şirket için geçerlidir.
Fuarın hazırlık ve yönetimi için yapılan yatırım ve masraflar mutlaka karşılığını vermelidir. Bu her yatırım için geçerli basit bir kuraldır. Kullanılan kaynakların titiz bir değerlendirmeden geçirilmesi yatırımın getirisini artırırken verimlilik sağlar ve gelecek yıllar için de deneyim oluşturur.
Kaynakların verimli bir şekilde kullanılması ve katılmaya değer fuarların seçimini yapabilme yeteneği birbirleriyle yakın ilişkilidir. Bütün fuarlar aynı özelliklere sahip olmayacağı için, şirketlerin derinlemesine araştırma yapıp, fuardaki ürün dağılımının uygun olup olmadığını kontrol etmeleri gerekir.
Fuar sonuçlarını değerlendirmenin bir başka ve belki de en önemli nedeni de performansı artırmak ve bu sayede sonraki fuarlara daha iyi hazırlanabilmektir. Her iş kolunda olduğu gibi, hazırlıklar daha doğru yapıldığında performans artar ve fuardan elde edilecek verim de bundan olumlu yönde etkilenir.
Şirketler fuarlara katılarak pazar profilini daha iyi bir konuma getirebilirler. Fuarlar, müşterilerin isteklerini ve rakip şirketlerin sunduklarını görmek ve pazarın nabzını tutmak için de ideal mekanlardır. Böylece pazarın beklentileri daha etkili bir şekilde karşılanabilir. Titiz bir değerlendirme işte bu noktada çok gereklidir. Bu sayede bir veri tabanı ve başarı yönünde yeni stratejiler oluşturulabilir.
Ölçme nasıl yapılmalıdır?
"Nasıl" sorusu, yanıtlanması gereken en önemli ama en zor sorudur. Bir fuarın başarısını ölçerken çözümün mikro düzeyde bulunacağı unutulmamalıdır. Genel görüşler elbette geçerliliklerini korur ama yanıt ayrıntılarda gizlidir.
Fuar değerlendirme sisteminin en önemli öğesi hedeflerdir. Başarıyı ölçmeden önce hedeflenen başarı düzeyini ölçecek bir araç gereklidir. Buradaki can alıcı nokta şudur: hedefler her zaman için satış adetlerinden daha yüksek olacaktır. Gerçekten de şirketiniz, pazar profiliniz ve ürününüze bağlı olarak hedefler, fuardan fuara değişiklikler gösterir.
Hedefleri ortaya koyarken anahtar noktalardan biri de bu hedeflerin ölçülebilir olmalarıdır. Subjektif hedefler belirlemek yerine hedefleri adlandırarak başlayabilirsiniz. Örneğin, "Ürünlerimizi büyük şirketlerin satın alma departmanlarında karar yetkisine sahip insanlara tanıtmak" yerine şöyle bir hedef ortaya koyabilirsiniz: "Ürünümüzü X, Y ve Z şirketlerine tanıtmak, onlardan 'feedback' almak ve iletişimi sürdürmek". Böyle bir hedefin belirlenmesi sadece şirket stratejisini netleştirmekle kalmaz, aynı zamanda da fuar başarısını ölçmeye yardımcı olur.
Elbette hedefler listesinin kapsamlı olması gerekir ama bir öncelik sırası yapılmalıdır. Böyle bir liste hazırlamak için önce şirket ve pazar profili incelenmeli, geçmişte pazarın bazı stratejiler üzerinde hangi rolü oynamış olduğu görülmelidir. Bu noktada daha önceki fuarlar sırasında elde edilen bilgiler önem kazanır. Ayrıca diğer katılımcılar ve fuar düzenleyicilerinden de bilgi toplayabilirsiniz. Araştırmacılar, katılımcılar tarafından belirlenmiş toplam yirmi bir hedef ortaya çıkarmışlardır. Bu hedefler altı başlık altında sıralanmıştır:
SATIŞ AMAÇLARI
• Satış olanakları yaratma
• Doğrudan satış
• Kontak listesi oluşturma
MÜŞTERİ İLİŞKİLERİ
• Mevcut müşterilerle ilişki kurma
• Müşteri eğitimi
• Yukurı-satış
• Müşteri memnuniyeti
• Kaybedilen müşterilerin kazanılması
PİYASA ARAŞTIRMASI
• Yeni bir ürünün pazar araştırmasını yapma
• Şatış stratejisini araştırma
• Piyasa durumunu gözden geçirme ve araştırma
MARKA OLUŞTURMA
• Marka bilincinin oluşturulması
• Marka imajı yaratma veya değiştirme
• Göstererek eğitim
• Finansal analist/yatırımcı algılamalarının sunumu
• Yeni pazar geliştirme
SATIŞ KANALLARI DESTEĞİ
• Yeni ortaklar ve dağıtıcılar bulma
• Mevcut satış kanallarının desteklenmesi
• Ortak olarak olumlu imaj yaratma
MEDYA İLİŞKİLERİ
• ‘Basın Radarı’na girme ve haber yaratma
• Kilit konumdaki editör ve yazarlar ile temas kurma
ÖLÇÜM MATRİKSİ
Hazırladığımız ölçüm matriksi, bazı hedeflerin nasıl değerlendirileceği konusunda yol gösterici olabilir. Duruma bağlı olarak yöntemler değişiyor olsa da yan sayfadaki tabloyu yararlı bulabilirsiniz.
Hazırsanız ölçmeye başlayalım!
Öncelikleri belirlenmiş ve ölçülebilir hedefler listesi hazırlamada ölçme matriksini kullandıktan sonra elde ettiğiniz sonuçlarla bu hedefleri nasıl ölçebilirsiniz?
İşte birkaç ipucu:
FUARDA:
• Sisteminiz olabildiğince sade olmalıdır. Kalabalık standlar rahatsız edici olabilir. Sisteminiz ne kadar sade olursa, kullanılma olasılığı o kadar yüksek olur.
• Yüksek veya düşük teknoloji. Ön taramadan geçirilmiş olası müşterilerin kartvizitlerini toplamak basit bir çözümdür. Ama daha fazla veri toplayabilmek için barkod okuyucu kalemleri de düşünmenizde yarar var.
• Bütün personele brifing verin. Standdaki herkes hedeflerinizi, önceliklerinizi ve fuar ölçme sisteminizi anlamış olmalıdır.
• Gelişmeleri düzenli olarak gözden geçirin. Gelişmelerinizi her sabah ve gün boyu kontrol edin. Gerekiyorsa, hedefleriniz üzerinde düzeltmeler yapın veya faaliyetlerinizi değiştirin.
Satış olanakları: Önemli olan kalite.
İyi bir katılımcı, sadece yaratılan satış olanakları adediyle ilgilenmez, olanakların kalitesini de ölçer. Bu noktada yapılacak bir sınıflandırma sistemi her satış olanağını şu şekilde sınıflandırır:
A- Büyük sipariş / satın almaya hazır
B- Küçük sipariş / satın almaya hazır ya da Büyük sipariş / uzun vade
C- Küçük sipariş / uzun vade
D- Literatür gönder veya veri tabanına isim ekle
E- "Diğer", yani basın, satıcı...
FUARDAN SONRA:
• Kısa bir durum değerlendirmesi yapın: Hepiniz çok yoruldunuz ama bütün stand personeliyle birlikte kısa bir durum değerlendirmesi yapmak, sıcağı sıcağına çok önemli bilgilerin öğrenilmesine yardımcı olabilir.
• Hızlı bir rapor yazın: Büroya döner dönmez sonuçları özetleyin ve onları ekiple paylaşın, daha fazla olanak, satış veya faydanın gelebileceğini hatırlatın.
• Raporları güncelleştirin: Fuardan haftalar veya aylar sonra yeni iş bağlantıları ortaya çıkabilir. Bunları da yansıtacak şekilde fuar raporunuzu güncelleştirin.
• Yeni iş bağlantılarının uzun vadeli değerini düşünün: Eğer bir müşteri uzun yıllar büyük bir iş hacmi yaratacaksa, sadece bir tane yeni müşteri kazandıran bir fuar bile, büyük bir başarı ile sonuçlanmış demektir.
• Sonuç raporu hazırlayın: Belirlediğiniz hedeflerin ne kadarına ulaşıldığını gösteren sonuçları özetleyin. Raporunuzu satış, pazarlama ve üst yönetimden kritik personelle paylaşın.
BAYİLİK DİSTRİBÜTÖRLÜK ANLAŞMASI NASIL YAPILIR
BAYİLİK DİSTRİBÜTÖRLÜK ANLAŞMASI NASIL YAPILIR?
Türkiye’deki üretici ve/veya ihracatçı firma ile onun ürününü/ürünlerini yabancı bir ülkede dağıtacak ve/veya pazarlayacak firma arasında imzalanacak anlaşmanın ana amaçları şunlardır: -İki kuruluş arasındaki ilişkiyi tanımlamak -Bu ilişkiyi hukuki temellere oturtmak, -Ticari hedefleri ve çalışma şekillerini belirlemek, -Çıkabilecek anlaşmazlıkların nasıl çözümlenebileceğini göstermek.
Distribütörlük anlaşmasının niteliği distribütörlüğün kapsamına göre değişir. Örneğin, distribütör ihracatçı adına satış yapacaksa başka, kendi adına mal stoklayıp satış yapacaksa başka tür anlaşma hazırlanır. Her iki anlaşma da şu ana konuları kapsamalıdır:
Anlaşmanın Tanımı: Anlaşmaların başında bunun bir ticari bayilik kontratı olduğu belirtilmeli.
Taraflar: Tarafların kimler olduğu, hangi hüviyeti (kişisel, firma ortağı, firma memuru vb. olarak) anlaşmayı imzalayacakları ve buna yetkili oldukları belirlenmeli. İsimler, adresler, unvanlar, şirket türleri (anonim, kolektif, v.b. gibi) kuruluş tarihleri, sicil numaraları tam ve doğru olarak belirtilmeli. Distribütörlüğün başka bir firma veya kişiye devir edilip edilmeyeceği ve devir koşulları açıklanmalı.
Ana metin: Eğer kontrat iki dilde kaleme alınmışsa bir anlaşmazlık durumunda hangi metnin esas alınacağı belirtilmeli.
Başlangıç ve bitiş tarihleri: Taraflar ayrı ülkelerde olduklarından anlaşma değişik tarihlerde imzalanabilir. Dolayısıyla yürürlüğe gireceği tarih belirtilmelidir. Anlaşmanın normal süresi, yenilenme koşulları ve tarihleri birlikte feshi için gerekli bildirim süreleri ve fesih nedenleri açıklıkla gösterilmeli.
Ürünler: Kapsamına giren ürünler tanımları ve markaları ile anlaşmaya sokulmalı, gerekirse kullanılışı ve satış biçimleri anlatılmalı. İhracatçı, ürünlerini tümü için aynı kuruluşa distribütörlük vermek istemeyebilir. O durumda distribütörlüğün ihracatçının tüm ürünlerine değil, belirli ürünlere özgü olduğu belirtilmeli.
İhracatçının çıkaracağı yeni ürünleri pazarlamaya distribütörün hakkı olup olmadığı, onun benzeri ürünleri pazarlamakta serbest mi olduğu da açıklanmalı.
Distribütörlük Bölgesi: Distribütörün çalışmaya yetkili olduğu ülkeler, ülke veya bir ülke içindeki bölgeler anlaşmada tanımlanmalı. Distribütörün kendi adına alacağı malın üçüncü bir ülkeye doğrudan veya dolaylı yollarla yeniden ihracı (reexport) yasaklanacaksa bu da açıkça belirtilmeli.
Distribütörün bölgesinde tek yetkili olup olmayacağı anlaşmada gösterilmelidir. İhracatçı gerektiğinde o bölgede kendisi de bazı müşterilere doğrudan satış yapmak istiyorsa veya aynı bölgede birden fazla kişiye distribütörlük verecekse anlaşmayı ‘exclusivity’ ilkesine göre yapmamalı, distribütör kendisinin tüm satışlar için tek yetkili merci olmadığını bilmeli. Ayrıca, kendi kanalından geçmeyen, ancak bölgesinde yapılan satışlardan distribütörün komisyon alıp almayacağı da belirtilmeli.
Distribütörün satış yapmakla yükümlü olduğu müşteri kategorileri de saptanmalıdır. Örneğin, sadece toptancılara mı yoksa perakende noktalarına mı gidilecektir? Süpermarket zincirleri hangi kategoriye girer? Bu tür sorular anlaşmada yanıtlanmalı.
İhracatçı firmanın hak ve yükümlülükleri ile ilgili şu konular da anlaşma kapsamına alınmalı:
Firma distribütörden gelen siparişleri belirli bir süre içinde göndermeli, göndermeyecekse hızla distribütöre bunu bildirmeli, mümkünse nedenini de belirtmeli.
Firma, fiyatları, ürünleri pazarlama plan ve politikası ile ilgili ayrıntı ve değişikliklerden distribütörü en kısa sürede haberdar etmeli.
Eğer firma ileride o bölgede fabrika kurmak veya lisans vermek yoluyla üretime geçmeyi planlıyorsa, böyle bir durumda distribütörün rolünün ne olacağı açıklanmalı.
Firma, distribütörüne tanıdığı yetkilerin korunması için kendisinin de çaba göstereceğini kabul etmeli. Başka bölgelerde uygulayacağı satış politikalarının distribütörünü etkilememesi için özen göstermek, mallarının taklitlerine karşı mücadele etmek gibi yöntemlerle firma distribütörü koruyacaktır.
Reklam ve satış promosyonu: Yapılacak reklam ve satış promosyonu çalışmalarının niteliği ve niceliği, masraflarının hangi ölçüde paylaşılacağı, kararların nasıl alınacağı, üretilen reklam ve promosyon gerecinin mülkiyetinin kime ait olacağı, yapacağı reklam harcamaları nedeniyle distribütörün firmanın markaları üzerinde hak sahibi olup olmayacağı anlaşmada açıkça gösterilmeli.
Satış ve sevkıyat giderlerinin kim tarafından karşılanacağı da belirtilmeli. Distribütörün hak ve yükümlülükleri de ayrıntılı olarak gösterilmelidir:
Distribütör, temsil ettiği firmanın çıkarlarını tüm olarak koruyacağını kabullenmelidir. Örneğin, mali çıkarlarını koruyabilmek için firma ürünleri ile ilgili tahsilatını ayrı bir banka hesabında toplayabilir. Bir iflas durumunda firma bu şekilde rizikosunu azaltmış olur.
Distribütör, firma adına kontrat yapma hakkına sahipse bunun boyutları belirtilmeli.
Firmanın önerdiği satış ve diğer koşullarla distribütörün bulunduğu ülkenin yasa, mevzuat ve töreleri arasında çelişki olduğu zaman ne yapılacağı saptanmalı.
Firma, distribütörünü özellikle kendi ürünleri ile ilgili rekabet yaratabilecek ürünleri satmaktan yasaklamak istiyorsa bunu anlaşmaya koymalıdır. Bu sınırlamanın anlaşmanın bitiminden sonra belirli bir süre daha devamı da istenebilir. Firma, distribütörün yeni mümessillikler almadan rekabet olasılığı açısından kendi onayını almasını isteyebilir.
Distribütörün ürünleri kendi adına mı, müşterinin adına mı satın alacağı belirlenmeli, kendi adına alacaksa alış ve satış fiyatları saptanmalı.
Eğer distribütör konsinye (emanet stok) bulunduracaksa bu malların hangi koşullarla distribütöre gönderileceği, geri alınacağı, satış ve ödemesinin nasıl yapılacağı ve sigortasını kimin yükleneceği anlaşmada bulunmalı.
Satış sonrası servis ve yedek parçanın müşteriye nasıl sağlanacağı ve tahsilatının ne şekilde yapılacağı, özellikle servis gelirinin nasıl paylaşılacağı açıklanmalı.
Distribütör, firmaya piyasa ile ilgili ticari ve mali bilgileri, önemli olay, karar ve değişiklikleri iletmeli.
Distribütör, bölgesi içinde satışlarını arttırmak amacıyla maliyeti kendisine ait olmak üzere alt bayilikler kurma hakkına sahip olacaksa anlaşmada bu gösterilmeli.
Distribütör, firmanın marka, patent, reklam gereci gibi temel kaynaklarını taklit ve haksız rekabete karşı korumayı üstlenmeli, böyle durumlardan firmayı hemen haberdar etmeli, firmanın kendisini korumasına yardımcı olmalı. Genellikle marka ve patentlerin tescili piyasaya girmeden önce firma tarafından yaptırılmalı. Firma, distribütörlüğünü yaptığı için ürünlerinin marka ve patentleri üzerinde distribütörünün hiçbir zaman hak iddia etmeyeceğini muhakkak anlaşmaya koydurmalı.
Alacakların tahsilatının nasıl yapılacağı, tahsil edilemeyen alacaklardan kimin sorumlu olacağı kararlaştırılmalı.
‘Del credere’ esasına göre çalışacaksa garanti miktarını, distribütörün sorumluluklarını, tahsilat şeklini ve diğer koşulları kontratta belirtmek gerekir. (Del credere esasına göre çalışan distribütör, bir ihracat işlemindeki kredi riskini tamamen veya kısmen karşılar. Dolayısıyla ihracatçıya alacağının tamamı veya bir kısmını ödemeyi garanti eder. Bunun karşılığı olarak normal satış komisyonuna ek olarak bir ‘del credere’ komisyonu alır)
Kontratta distribütörün belli bir sürede gerçekleştirmeyi garanti ettiği asgari bir satış miktarı gösterilebilir. Bu durumda hedefin gerçekleşmemesi halinde uygulanacak yaptırımlar ve gerçekleşmeme nedeni olarak kabul edilecek koşullar da belirtilmeli.
Komisyon: Distribütörün alacağı komisyonun hesaplanış şekli ve oranı açıkça belirtilmeli. Komisyon, distribütöre çıkartılan faturanın brütü veya neti üzerinden olabilir. Eğer net esas alınacaksa brüt toplamdan çıkarılacak sigorta, taşıma, gümrük gibi kalemler sıralanmalı. Anlaşmada, kendisinden geçmeden doğrudan firmaya verilen siparişlerinden distribütörünün komisyon alıp almayacağı belirtilmelidir.
Aynı şekilde, kendi organize ettiği ama bölgesi dışında gerçekleşen satışlardan distribütörün alacağı komisyon ne olacak? Fiyat indirimi, siparişin iptali, malın gümrükten çekilmemesi veya yolda yitirilmesi gibi durumlarda distribütör komisyonu nasıl değişecektir?
Bu gibi sorular ile birlikte komisyonun hangi para biriminde, nereye, ne zaman ve nasıl ödeneceği anlaşmada yanıtlanmalıdır.
Kontratın Süresi, Bitimi ve Feshi: Kontrat süreli veya süresiz olabilir. Eğer süresizse tarafların nasıl feshedebilecekleri anlatılmalıdır. Anlaşmayı otomatik olarak geçersiz kılacak iflas, şirketin satışı gibi olaylar varsa, açıklanmalıdır. Taraflar şirket değil de kişi ise ölüm halinde ne olacağı kararlaştırılmalıdır.
Kontratın bitiminden sonra distribütörün elindeki stokların, varsa marka tescillerinin, ithal izinlerinin ve benzeri gereç ve hakların ne olacağı da anlaşmaya konmalıdır. Eğer kontratın feshi nedeniyle taraflara tazminat ödenmesi sözkonusu ise koşulları gösterilmelidir.Yasal merciler: Anlaşmazlık durumunda hakemlik yoluna mı gidileceği, yoksa yasal işlemler mi yapılacağı ve kontratın hangi ülkelerin yasalarına göre işlem göreceği belirlenmeli. Genellikle hakeme gitmek, yasal yollardan anlaşmazlığa çözüm getirmekten daha hızlı ve az masraflı bir yöntemdir. Bu yöntemleri seçen taraflar anlaşmazlık konularını ticaret odasının seçeceği hakem heyetine götürmeyi ve onun kararını uygulamayı peşinen anlaşmada belirtmeli. İstanbul Ticaret Odası da bu konuda üyelerine hakemlik hizmeti götürmektedir. Hakem kararları sonra mahkeme kararı ile yasallık kazanmaktadır.
Genel madde: Taraflar kontrata, aralarında gizli veya açık başka bir anlaşma olmadığını ve ilişkilerinin tümünün mevcut anlaşma kapsamına girdiğini belirten bir ‘genel madde’ koymalıdır. Bu ileride taraflardan birinden kaynaklanabilecek anlaşma dışı isteklere engel olacaktır. Distribütörlük seçimi ve anlaşmasıyla ilgili daha ayrıntılı bilgi elde etmek için İGEME’nin ‘Yurtdışında Bir Acente veya Dağıtımcı İle Anlaşabilirsiniz’ başlıklı yayınından da yararlanabilirsiniz.
Türkiye’deki üretici ve/veya ihracatçı firma ile onun ürününü/ürünlerini yabancı bir ülkede dağıtacak ve/veya pazarlayacak firma arasında imzalanacak anlaşmanın ana amaçları şunlardır: -İki kuruluş arasındaki ilişkiyi tanımlamak -Bu ilişkiyi hukuki temellere oturtmak, -Ticari hedefleri ve çalışma şekillerini belirlemek, -Çıkabilecek anlaşmazlıkların nasıl çözümlenebileceğini göstermek.
Distribütörlük anlaşmasının niteliği distribütörlüğün kapsamına göre değişir. Örneğin, distribütör ihracatçı adına satış yapacaksa başka, kendi adına mal stoklayıp satış yapacaksa başka tür anlaşma hazırlanır. Her iki anlaşma da şu ana konuları kapsamalıdır:
Anlaşmanın Tanımı: Anlaşmaların başında bunun bir ticari bayilik kontratı olduğu belirtilmeli.
Taraflar: Tarafların kimler olduğu, hangi hüviyeti (kişisel, firma ortağı, firma memuru vb. olarak) anlaşmayı imzalayacakları ve buna yetkili oldukları belirlenmeli. İsimler, adresler, unvanlar, şirket türleri (anonim, kolektif, v.b. gibi) kuruluş tarihleri, sicil numaraları tam ve doğru olarak belirtilmeli. Distribütörlüğün başka bir firma veya kişiye devir edilip edilmeyeceği ve devir koşulları açıklanmalı.
Ana metin: Eğer kontrat iki dilde kaleme alınmışsa bir anlaşmazlık durumunda hangi metnin esas alınacağı belirtilmeli.
Başlangıç ve bitiş tarihleri: Taraflar ayrı ülkelerde olduklarından anlaşma değişik tarihlerde imzalanabilir. Dolayısıyla yürürlüğe gireceği tarih belirtilmelidir. Anlaşmanın normal süresi, yenilenme koşulları ve tarihleri birlikte feshi için gerekli bildirim süreleri ve fesih nedenleri açıklıkla gösterilmeli.
Ürünler: Kapsamına giren ürünler tanımları ve markaları ile anlaşmaya sokulmalı, gerekirse kullanılışı ve satış biçimleri anlatılmalı. İhracatçı, ürünlerini tümü için aynı kuruluşa distribütörlük vermek istemeyebilir. O durumda distribütörlüğün ihracatçının tüm ürünlerine değil, belirli ürünlere özgü olduğu belirtilmeli.
İhracatçının çıkaracağı yeni ürünleri pazarlamaya distribütörün hakkı olup olmadığı, onun benzeri ürünleri pazarlamakta serbest mi olduğu da açıklanmalı.
Distribütörlük Bölgesi: Distribütörün çalışmaya yetkili olduğu ülkeler, ülke veya bir ülke içindeki bölgeler anlaşmada tanımlanmalı. Distribütörün kendi adına alacağı malın üçüncü bir ülkeye doğrudan veya dolaylı yollarla yeniden ihracı (reexport) yasaklanacaksa bu da açıkça belirtilmeli.
Distribütörün bölgesinde tek yetkili olup olmayacağı anlaşmada gösterilmelidir. İhracatçı gerektiğinde o bölgede kendisi de bazı müşterilere doğrudan satış yapmak istiyorsa veya aynı bölgede birden fazla kişiye distribütörlük verecekse anlaşmayı ‘exclusivity’ ilkesine göre yapmamalı, distribütör kendisinin tüm satışlar için tek yetkili merci olmadığını bilmeli. Ayrıca, kendi kanalından geçmeyen, ancak bölgesinde yapılan satışlardan distribütörün komisyon alıp almayacağı da belirtilmeli.
Distribütörün satış yapmakla yükümlü olduğu müşteri kategorileri de saptanmalıdır. Örneğin, sadece toptancılara mı yoksa perakende noktalarına mı gidilecektir? Süpermarket zincirleri hangi kategoriye girer? Bu tür sorular anlaşmada yanıtlanmalı.
İhracatçı firmanın hak ve yükümlülükleri ile ilgili şu konular da anlaşma kapsamına alınmalı:
Firma distribütörden gelen siparişleri belirli bir süre içinde göndermeli, göndermeyecekse hızla distribütöre bunu bildirmeli, mümkünse nedenini de belirtmeli.
Firma, fiyatları, ürünleri pazarlama plan ve politikası ile ilgili ayrıntı ve değişikliklerden distribütörü en kısa sürede haberdar etmeli.
Eğer firma ileride o bölgede fabrika kurmak veya lisans vermek yoluyla üretime geçmeyi planlıyorsa, böyle bir durumda distribütörün rolünün ne olacağı açıklanmalı.
Firma, distribütörüne tanıdığı yetkilerin korunması için kendisinin de çaba göstereceğini kabul etmeli. Başka bölgelerde uygulayacağı satış politikalarının distribütörünü etkilememesi için özen göstermek, mallarının taklitlerine karşı mücadele etmek gibi yöntemlerle firma distribütörü koruyacaktır.
Reklam ve satış promosyonu: Yapılacak reklam ve satış promosyonu çalışmalarının niteliği ve niceliği, masraflarının hangi ölçüde paylaşılacağı, kararların nasıl alınacağı, üretilen reklam ve promosyon gerecinin mülkiyetinin kime ait olacağı, yapacağı reklam harcamaları nedeniyle distribütörün firmanın markaları üzerinde hak sahibi olup olmayacağı anlaşmada açıkça gösterilmeli.
Satış ve sevkıyat giderlerinin kim tarafından karşılanacağı da belirtilmeli. Distribütörün hak ve yükümlülükleri de ayrıntılı olarak gösterilmelidir:
Distribütör, temsil ettiği firmanın çıkarlarını tüm olarak koruyacağını kabullenmelidir. Örneğin, mali çıkarlarını koruyabilmek için firma ürünleri ile ilgili tahsilatını ayrı bir banka hesabında toplayabilir. Bir iflas durumunda firma bu şekilde rizikosunu azaltmış olur.
Distribütör, firma adına kontrat yapma hakkına sahipse bunun boyutları belirtilmeli.
Firmanın önerdiği satış ve diğer koşullarla distribütörün bulunduğu ülkenin yasa, mevzuat ve töreleri arasında çelişki olduğu zaman ne yapılacağı saptanmalı.
Firma, distribütörünü özellikle kendi ürünleri ile ilgili rekabet yaratabilecek ürünleri satmaktan yasaklamak istiyorsa bunu anlaşmaya koymalıdır. Bu sınırlamanın anlaşmanın bitiminden sonra belirli bir süre daha devamı da istenebilir. Firma, distribütörün yeni mümessillikler almadan rekabet olasılığı açısından kendi onayını almasını isteyebilir.
Distribütörün ürünleri kendi adına mı, müşterinin adına mı satın alacağı belirlenmeli, kendi adına alacaksa alış ve satış fiyatları saptanmalı.
Eğer distribütör konsinye (emanet stok) bulunduracaksa bu malların hangi koşullarla distribütöre gönderileceği, geri alınacağı, satış ve ödemesinin nasıl yapılacağı ve sigortasını kimin yükleneceği anlaşmada bulunmalı.
Satış sonrası servis ve yedek parçanın müşteriye nasıl sağlanacağı ve tahsilatının ne şekilde yapılacağı, özellikle servis gelirinin nasıl paylaşılacağı açıklanmalı.
Distribütör, firmaya piyasa ile ilgili ticari ve mali bilgileri, önemli olay, karar ve değişiklikleri iletmeli.
Distribütör, bölgesi içinde satışlarını arttırmak amacıyla maliyeti kendisine ait olmak üzere alt bayilikler kurma hakkına sahip olacaksa anlaşmada bu gösterilmeli.
Distribütör, firmanın marka, patent, reklam gereci gibi temel kaynaklarını taklit ve haksız rekabete karşı korumayı üstlenmeli, böyle durumlardan firmayı hemen haberdar etmeli, firmanın kendisini korumasına yardımcı olmalı. Genellikle marka ve patentlerin tescili piyasaya girmeden önce firma tarafından yaptırılmalı. Firma, distribütörlüğünü yaptığı için ürünlerinin marka ve patentleri üzerinde distribütörünün hiçbir zaman hak iddia etmeyeceğini muhakkak anlaşmaya koydurmalı.
Alacakların tahsilatının nasıl yapılacağı, tahsil edilemeyen alacaklardan kimin sorumlu olacağı kararlaştırılmalı.
‘Del credere’ esasına göre çalışacaksa garanti miktarını, distribütörün sorumluluklarını, tahsilat şeklini ve diğer koşulları kontratta belirtmek gerekir. (Del credere esasına göre çalışan distribütör, bir ihracat işlemindeki kredi riskini tamamen veya kısmen karşılar. Dolayısıyla ihracatçıya alacağının tamamı veya bir kısmını ödemeyi garanti eder. Bunun karşılığı olarak normal satış komisyonuna ek olarak bir ‘del credere’ komisyonu alır)
Kontratta distribütörün belli bir sürede gerçekleştirmeyi garanti ettiği asgari bir satış miktarı gösterilebilir. Bu durumda hedefin gerçekleşmemesi halinde uygulanacak yaptırımlar ve gerçekleşmeme nedeni olarak kabul edilecek koşullar da belirtilmeli.
Komisyon: Distribütörün alacağı komisyonun hesaplanış şekli ve oranı açıkça belirtilmeli. Komisyon, distribütöre çıkartılan faturanın brütü veya neti üzerinden olabilir. Eğer net esas alınacaksa brüt toplamdan çıkarılacak sigorta, taşıma, gümrük gibi kalemler sıralanmalı. Anlaşmada, kendisinden geçmeden doğrudan firmaya verilen siparişlerinden distribütörünün komisyon alıp almayacağı belirtilmelidir.
Aynı şekilde, kendi organize ettiği ama bölgesi dışında gerçekleşen satışlardan distribütörün alacağı komisyon ne olacak? Fiyat indirimi, siparişin iptali, malın gümrükten çekilmemesi veya yolda yitirilmesi gibi durumlarda distribütör komisyonu nasıl değişecektir?
Bu gibi sorular ile birlikte komisyonun hangi para biriminde, nereye, ne zaman ve nasıl ödeneceği anlaşmada yanıtlanmalıdır.
Kontratın Süresi, Bitimi ve Feshi: Kontrat süreli veya süresiz olabilir. Eğer süresizse tarafların nasıl feshedebilecekleri anlatılmalıdır. Anlaşmayı otomatik olarak geçersiz kılacak iflas, şirketin satışı gibi olaylar varsa, açıklanmalıdır. Taraflar şirket değil de kişi ise ölüm halinde ne olacağı kararlaştırılmalıdır.
Kontratın bitiminden sonra distribütörün elindeki stokların, varsa marka tescillerinin, ithal izinlerinin ve benzeri gereç ve hakların ne olacağı da anlaşmaya konmalıdır. Eğer kontratın feshi nedeniyle taraflara tazminat ödenmesi sözkonusu ise koşulları gösterilmelidir.Yasal merciler: Anlaşmazlık durumunda hakemlik yoluna mı gidileceği, yoksa yasal işlemler mi yapılacağı ve kontratın hangi ülkelerin yasalarına göre işlem göreceği belirlenmeli. Genellikle hakeme gitmek, yasal yollardan anlaşmazlığa çözüm getirmekten daha hızlı ve az masraflı bir yöntemdir. Bu yöntemleri seçen taraflar anlaşmazlık konularını ticaret odasının seçeceği hakem heyetine götürmeyi ve onun kararını uygulamayı peşinen anlaşmada belirtmeli. İstanbul Ticaret Odası da bu konuda üyelerine hakemlik hizmeti götürmektedir. Hakem kararları sonra mahkeme kararı ile yasallık kazanmaktadır.
Genel madde: Taraflar kontrata, aralarında gizli veya açık başka bir anlaşma olmadığını ve ilişkilerinin tümünün mevcut anlaşma kapsamına girdiğini belirten bir ‘genel madde’ koymalıdır. Bu ileride taraflardan birinden kaynaklanabilecek anlaşma dışı isteklere engel olacaktır. Distribütörlük seçimi ve anlaşmasıyla ilgili daha ayrıntılı bilgi elde etmek için İGEME’nin ‘Yurtdışında Bir Acente veya Dağıtımcı İle Anlaşabilirsiniz’ başlıklı yayınından da yararlanabilirsiniz.
TÜRKİYE İÇİN YENİ UFUKLAR
TÜRKİYE İÇİN YENİ UFUKLAR
Teknolojideki gelişmeler tarih boyunca, zaman zaman aksasa da hiç durmadı sürekli gelişti, yeni yeni icatlarla yaşamın bir parçası haline geldi. Geçen yüzyılın başlarında telgraf, telefon ve elektriğin icadı ile ivmelenen teknolojik gelişme süreci başlıbaşına bir devrimdi. İnsanlığa her açıdan yeni bir çığır açtılar. Günlük yaşamın vazgeçilmezleri arasına girerlerken örgütler ve örgütlerin iş yapma şekillerine de yön verdiler. Ancak gerçek anlamda değişim ve devrim 1960’larda bilgisayarın hayatımıza girmesiyle ortaya çıktı. Önce elektronikte minyatürleşme, ardından kişisel bilgisayarlar, daha sonra da ağlar derken Internet yepyeni ufukların önünü açıverdi. Bu teknolojik devrim sayesinde en büyük gelişme örgütler ve kurumlar arasında sanal bağlantıyı olanaklı kılmasıyla meydana geldi. Önce örgütler kendi içlerinde(intranet) daha sonra coğrafi konumları fark etmeksizin örgütler arasında sanal bağlantılar(extranet ve şebeke örgütler) ortaya çıktı. Burada özellikle üzerinde durulması gereken nokta kuşkusuz bilginin sayıllaşarak (dijitalleşme) bilgisayar ve bilgisayar ağları üzerinden mekan ve zaman kısıtları olmaksızın günün her saati ve her dakikasında istenilen yerden ulaşılabilirliği sağlamasıydı. Bu arada aynı derece önemli olan bir gelişme de iletişim teknolojilerinde yaşandı. Aslında hala yaşanıyor demek daha doğru olacak. Bilginin ve iletişimin bir araya gelmeleri ise“bilişim” denilen kavramı ortaya çıkardı. Artık bilgiyi yaratma, saklama, iletme, işleme, uyarlama ve kullanma süreçleri oldukça kolaylaştı. Aslında bu hızlı gelişme ortaya çıkan bilgi miktarı her geçen gün artmaya devam etmiş ve öylesine devasa bir hale ulaşmıştırki bu yığınları derleyecek, seçecek, yönetecek ve uygulayabilirlik kazandıracak yapılanmalara ve organizasyonlara olan ihtiyaç da giderek arttırmıştı. Bu ihtiyaç önceleri özel sektörün yırtıcı rekabet ortamında gelişip serpilmişse de zaman içinde artan talep ve değişimin doğal sonucu olarak toplumsal düzeyde devlet bürokrasisini de zorlayıcı bir etmen haline dönüşmüştü. Geleneksel bürokrasi iş yapma yöntemlerini ve uygulamalarını tekrar gözden geçirmeye zorlanmıştı.
1930’lar ve 40’ların ihtiyaçlarına gore tasarlanmış hiyerarşiye dayalı merkezileşmiş bürokrasi organizasyonları, ne yazık ki 1990’ların çok hızla değişen, bilişim yoğun, bilgiye dayalı toplum ve ekonomisine yanıt verememiş ve hızla çağ dışı kalmıştır. Görünüşleri itibari ile hantal ama son derece devasa lüks transatlantik gemileri çağrıştıran bu yapılanmalar “supersonic jetler” olan yeni tür örgütlerle yarışmaya kalktıklarında oldukça geride kalmışlardır[1][1].
İşte, ilk başlarda özel sektörle başlayan elektronik-kurum (e-kurum) kavramı ticarette de sanallaşmaya (e-ticaret) yol açmış ve gittikçe olgunlaşan bu tür işletme ve örgütlerin varlığı, toplumsal baskılar ile birleşerek kamu sektörünü de değişime zorlamaya başlamıştı. “Sanal devlet” ya da daha çok bilinen adıyla “e-devlet” bu sürecin kamusal uzantısı olarak literatüre girdi.
Özetlemek gerekirse başta Internet olmak üzere bilişim teknolojilerinin gittikçe artan ve yaygınlaşan kullanımı bireylerin, devletlerin ve büyük küçük tüm işletmelerin kullanımına son derece güçlü araçlar sunmuştur. İç yapılanmalarıyla, talep edilen iş becerilerinde ve iş örgütlenmeleriyle, işletmeler, bireyler ve devletler arasındaki ilişkilerde çok ciddi degişikliklere yol açmıştır.
Makalede sırasıyla kavram kargaşasından başlayarak bizi e-yönetim sürecine götüren değişkenleri ele alacağız. Daha sonra da Türkiye’deki durumun bir analizini çıkartıp sebep sonuç ilişkisi içerisinde ana modelimizi ortaya koyacağız.
Tanımlar ve Modelin Sunumu:
Aslında e-kurum, e-devlet hatta e-yönetim gibi kavramlar sıkça kullanır olmasına rağmen çeşitli platformlarda kavram kargaşası hala devam etmekte. İçinde bulunduğumuz bu sürece kimi araştırmacılar “Dijital Çağ”, “Bilgi Çağı”, “Bilişim Çağı” gibi değişik isimler kullansa da bu köklü değişim başlıbaşına bir devrimdir.
Kavramlara açıklık kazandırmak için öncelikle e-ticaretin tanımına bir bakalım. Kamuda e-ticaret/Hizmet Uygulama Grubu 1 numaralı rapor, UNCTAD Raporuna atfen e-ticaretin tanımı iki şekilde yapmaktadır. Buna göre e-ticaret denilen faaliyetler bütünü, mevcut iletişim ağının niteliğine göre geniş ya da dar tanımlanmaktadır[2][2]:
“Geniş tanım: Özel şirketler, bireyler, hükümetler ve diğer özel ya da kamu kuruluşları arasında bilgisayarın aracı olduğu ağlar üzerinde gerçekleştirilen mal ve hizmet alım satımını içeren elektronik işlemdir. Mal ve hizmetler bu ağlar üzerinden sipariş edilmekle birlikte, ödeme ve nihai teslimat on-line ya da off-line olabilir”.
“Dar tanım: Özel şirketler, bireyler, hükümetler ve diğer özel ya da kamu kuruluşları arasında İnternet üzerinde gerçekleştirilen mal ve hizmet alım satımını içeren İnternet işlemidir. Mal ve hizmetler İnternet üzerinden sipariş edilmekle birlikte, ödeme ve nihai teslimat on-line ya da off-line olabilir”. Literatüre baktığımızda üç tipin öne çıktığını görüyoruz[3][3][4][4]:
Şirketten şirkete (B2B-Business-to-business)
Şirketten müşteriye(B2C-Business-to-customer)
Şirketten devlete(B2G-Business-to-governmet)
E-devlet’in tanımına gelecek olursak literatürde bu konuda da tam olarak bir görüş birliğine varılabilmiş değildir. Kimi araştırmalar geleneksel devlet örgütlenmelerine alternatif olabilecek bir takım hizmet süreçlerinin elektronik ortamda sağlanması olarak tanımlarken[5][5]; kimileri ise demokratik devlet bürokrasisinin değişim mühendisliği ilkeleri doğrultusunda yeniden yapılanmasına yol açacak olan bir sosyal, ekonomik ve politik fenomen olarak açıklamaktadır[6][6]. Aslında TBD’nin yayınladığı “E-devlet Yolunda Türkiye” adlı kitapta en yalın tanım yapılmıştır[7][7];
“Devletin vatandaşlara karşı yerine getirmekle görev ve hizmetler ile vatandaşların buna karşılık devlete karşı olan görev ve hizmetlerinin karşılıklı olarak elektronik iletişim ve işlem ortamlarında kesintisiz ve güvenli olarak yürütülmesidir.”
E-devlet’te tıpkı e-ticaret gibi genel olarak üç tipe ayrılmaktadır[8][8][9][9];
Devletten şirkete (G2B-Government-to-business)
Devletten devlete (G2G-Government-to-government)
Devletten vatandaşa (G2C-Governmet-to-citizen)
E-toplum’un tanımı kısaca; vatandaş, okul, hastane, yaşam mekanları gibi bir toplumu meydana getiren tüm etmenlerin elektonik iletişim ve işlem ortamlarında kesintisiz ve güvenli olarak var olmasıdır (e-vatandaş, e-okul, e-hastane, e-ev, e-yaşam).
Tüm vaad edilen potansiyeline rağmen e-yönetim olgusu ise henüz gerçekleşmesi uzak olan bir hedeftir. Ancak yapılan son araştırmalar bu sürecin hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde daha emekleme seviyesinde olduğuna işaret etmektedir. Modelimizin sonuç kısmı da zaten e-yönetim’e ulaşma hedefini kapsam olarak almaktadır. Genel anlamda bazı araştırmacılar e-yönetim kavramını kimi zaman e-devlet ile eşdeğer tutmakta kimi zaman da e-kurum ile birlikte anmaktadır[10][10]. Heeks (2001) gibi araştırmacıların içinde bulunduğu diğer bir grup ise e-yönetim kavramına kapsam olarak e-kurum, e-vatandaş, e-hizmet ve e-toplum’dan oluşan bir süreç olarak değerlendirmektedir. İkinci tanım kapsam ve süreç olarak yönetim teorisine daha yakın gözükmektedir. Geleneksel yönetim bir bilim olarak uygulama sahasını ticaret (şirket), kamu (devlet, bürokrasi) ve toplumsal örgütlerde bulabilmiştir. Makalede geliştirilen modelin hedef kısmı da zaten bu tanımlamaya yakın ve paralel olarak geliştirilmiştir. Modele göre e-yönetim e-ticaret, e-devlet ve e-toplum üçlüsünden oluşan bir süreçtir.
Bilgi ve İletişim TeknolojileriDevrimi
ArtanRekabet
HizmetEkonomisi
Şekil 1. E-Yönetim Modeli
E-Yönetim’e Doğru
Bilgi ve İletişim Teknolojilerindeki İnanılmaz Gelişmeler
Bilginin yeni binyılımızda işletmeler açısından rekabetçi bir avantaj sağlamasından bahsedilmişti. Aslında bilgi çağlardan beri doğru yerde, doğru zamanda ve etkin bir şekilde kullanıldığında her zaman üstün avantajlar sağlayabilen bir olgudur. Ancak telgraf, telefon ve elektrik gibi buluşların katkısıyla bilginin yayılması son derece basit ve hızlı bir hale dönüşmüş 1960’lardan itibaren bilgisayarın günlük yaşamın bir parçası haline gelmesi ile bilgisayar ağları üzerinden ışık hızında elektronik olarak paylaşımını mümkün kılmıştır. Bu süreçte geliştirilen teknolojiye kısaca göz atacak olursak[11][11];
· Bakır kablolardan fiber optik iletişim altyapısına geçiş. Böylece ışık hızında, düşük maliyetle iletişim sağlnadı.
· Yeni kablosuz teknolojiler. Dalga boylarında bilgi akış hızı çok yüksek bir seviyeye ulaştı.
· Kablo ve kablosuz sistemlerin hızlı elektronik anahtarlama elemanlarıyla bağlanmaları olanaklı hale geldi. Internet gibi gerçek zamanlı ağ sistemlerinin altyapısı sağlanmış oldu.
· Belki de Internet’in yaygınlaşmasında en büyük katkı entegre devrelerin, minyatürleşmenin yani bilgisayarların ve bilgisayar sistemlerinin küçülmesi ve büyük veritabanları sistemlerinin geliştirilmesiyle olmuştur.
· Sayısal paket-anahtarlama teknolojisinin yaygın kullanılmaya başlanması ile birlikte ses, veri ve görüntü gibi çoklu ortam uygulamalarının her türlü elektronik ortamda hızlı bir şekilde aktarımı mümkün olabilmiştir.
Özellikle bilgisayar ve bilgisayar ağlarının (intranet-çevrimiçi ağ; extranet-çevremdışı ağ) işletmelerde vazgeçilmezler arasında girmesiyle iş süreçleri ve iş yöntemlerinde hatta örgütlerin yapılarında da muazzam değişiklikler ve dönüşümler oluşmaya başladı.
Rekabet Yoğunluğunda Artan İvme
Yeni binyıl herkese umulmadık ve geniş olanaklar vaad etmektedir. Artık büyük olmak avantaj olmaktan çıkmış küçük olmak esneklik, etkinlik ve yeterlilik sağlamaya başlamıştır. Rekabet gitgide daha katı ve saldırgan bir hale dönüşmeye başlamıştır. Değişik nedenler öne süren kimi araştırmacılar doymuş pazarlardan, rekabet olgusundaki doğal değişimlerden ve müşteri ihtiyaçlarıyla ilgili bilgilere olan talepteki artışlardan bahsederken[12][12]; kimileri rekabetteki yoğunluğun hiç olmadığı kadar arttığından ve maliyeti gittikçe düşen güçlü teknoljik araç ve gereçlerin örgütlerde kolayca kurulması sonucu geleneksel şirketlerin devasa envanter/stok-kontrol, dağıtım kanalları veya katı hiyerarşiye dayalı örgüt modellerinden farklı son derece esnek, müşterilerin taleplerine en kısa sürede yanıt verebilen, yalın ve etkin şebeke tipi yeni örgütlerin büyükleri zorlamaya başmasını örnek göstermektedir[13][13]. Dijitalleşmeye başlayan yeni ekonomide değişim baş döndürücü bir hızla gerçekleşmekte, ürün ve hizmetlerinde çeşitlilik imkanı sunarken bir yandan da belirsizliği körüklemektedir. Bu da geleneksel yönetime dayalı işletmeleri yeni yapılanmalara zorlamaktadır (Değişim mühendisliği, yalın yönetim, küçülme, tedarikçi ağları). Ürünlerin çeşitliliğindeki ve kalitesindeki artış artık yetmemekte, kaliteli hizmet ve bilgi rekabet avantajı sağlamaktadır.
Küreselleşme
Sermaye, mal ve hizmetlerin mekan, zaman ve sınır tanımadan dünyanın her yerinde alınıp satılması büyük ölçüde iletişim ve nakliye teknolojilerindeki inanılmaz ilerleme sayesinde mümkün olabilmiştir. Sınırlar artık engel olmaktan çıkmaktadır. Liberalleşme, özelleştirme gibi kavramlar yönetim ve örgütleri, hatta toplumları değişime zorlamaktadır.
Değişen Müşteri ve Birey Profili
İletişim ve bilgi teknolojilerindeki değişim salt yönetim ve örgüt teorisindeki klasik yaklaşımları değil aynı zamanda İnternet gibi web gibi araçları kullanarak dünyayı evinin bir köşesinden 24 saat izleme şansını yakalamış müşteri kitlelerini ve bireyleri de etkilemesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Büyük çoğunluğu iyi eğitim almış, teknolojik gelişmelerle iç içe, yeni şeyler talep etmekten çekinmeyen, son derece kuşkucu, yerine getirilmeyen sözlerden ya da en değerli şeyi olan zamanının boşa harcayanmasına asla tahammül edemeyen bir müşteri profili klasik örgütlerin iş süreçlerini değişime zorlaması da son derece olağandı[14][14]. Önceleri özel işletmelerde başlayan örgütsel dönüşüm ve değişim zamanla her iki tarafın kamu sektörünü de benzer konuma sürüklemesiyle yeni bir boyut kazanmıştı. E-ticarete alışmaya başlayan bireyler e-ticaretin sağladığı olanak ve koşulları devletten de talep eder olmuşlardı.
Hizmet Ekonomisinin Gelişmesi
Gelişen teknolojinin maliyetlerdeki düşüşe olan katkısı, esnek imalat teknikleri sayesinde ürün ve hizmetlerdeki muazzam çeşitlilik, ulaşım teknolojisinin mümkün kıldığı dünyanın her yerine talep edilen ürünü 24 saatte ulaştırabilecek düzeye gelmesi, standardizasyon ve talep esnekliğindeki etkinlik gibi rekabetçi stratejilerin yalnızca büyük işletmeler tarafından değil küçük ve orta ölçekli işletmelerin de kolayca uygulamaya sokabileceği rutin faaliyetler haline gelmiştir. Rekabette gittikçe artan ivme, işletmeleri yeni ürünler ve çeşitliliğin yanı sıra hizmet ve bilgi gibi anahtar etmenleri de ön plana çıkarmaya başlamıştır. Özellikle hizmetlerdeki çeşitlilik en belirleyici etmenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Hizmet bir mal gibi saklanamaz, üretilebilir ama üretildiği anda da hızla tüketiciye sunulur; fiziksel bir boyutu yoktur ancak heterojendir[15][15]. Müşteri ve bireylerle birebir ilişiki kurmaya imkan tanır, onların taleplerini anlamamıza, esnek davranabilmemize ve müşteri sadakatına yardımcı olur.
E-yönetim neyi vaad ediyor?
Tanımlarda da açıklandığı gibi e-yönetim süreci bir bütün olarak e-devlet, e-ticaret ve e-toplum üçlüsünden meydana gelir. Geleneksel yönetim ve örgüt teorisindeki katı hiyerarşiye dayalı bürokratik örgütsel yapılanma zamanımızda herkesin kafasında olumsuz çağrışımlar yapmaktadır. Rüşvet, yolsuzluk, verimsizlik, istihdam fazlası ve devlet örgütü ile eşanlamlı tutulmaktadır. Oysa literatürde Weber’in ismiyle anılan bürokrasi modeli Sanayi devrimin’in yarattığı büyük ticari işletmeler, ordu, kamu sektörü gibi oldukça karmaşık ve dev kurumları yönetmek için kullanılabilecek en verimli sistemdi[16][16]. Uzmanlaşma, dikey hiyerarşi, ussalcılık, merkezi otorite, kurallar ve nizamlar bu tip bürokratik modellerin vazgeçilmez özellikleri arasındadır. Aslında yirmibirinci yüzyıla kadar örgüt yapılarında bir derece sağlamlık kazandıran bu model, ussalcılık çerçevesinde tarafsız düzenlemelere olanak vermiş, yetki ve sorumlulukalrın, ceza ve ilişkileri net bir şekilde önceden belirlenmesine olanak sağladığından örgüt içi belirsizliğin azaltılmasını sağlamıştır.
Peki bu kadar insanın neredeyse nefretle yaklaştığı modele yöneltilen eleştirilerin temel dayanağı neydi? Pekçok araştırmacı katı ve değişmezlik yüzünden bürokratik örgüt yapısının esnek olmadığı ya da olamadığı konusunda hemfikirdir. Son yıllarda meydana gelen yeni oluşumlar ve çevresel değişimlere uyum sağlayamamıştır. Tutucudur ve her türlü yeniliğe karşı doğal bir direnç gösterir. Çalışanların örgüte karar alma süreçlerinde bir faydası yoktur zira karar verme mercii üst kademe yöneticilerinin inisiyatifindedir. Departmanlaşma yaygın olduğundan örgüt içi işbirliği ve koordinasyon zaafiyeti vardır. Bu da maliyet ve kayıplara yol açmaktadır. Sıkı bir kontrol mekanizması ve önceden belirlenmiş kurallara uymak yükümlülüğü vardır. Bu kuralların sık değiştiği pek görülmez.
Bürokrasinin en kötü ve en katı uygulamasını devlet kurumlarında görürüz. Zaten e-devletin sağlayacağı varsayılan faydaların gerçekleşmesi olasılığı devletle vatandaşın karşılıklı etkileşiminde ortaya çıkacaktır. Değişik kaynaklar aşağı yukarı aynı şeylerden bahsetmektedir. Bunları alt alta sıraladığımızda neler çıkıyor bir bakalım:
-E-yönetim vatandaş/müşteri odaklıdır.
-Vatandaş veya müşterinin taleplerine en kısa zamanda, en iyi şekilde ve en istenilen kalitede sunabilecek örgütlenme modellerinin oluşmasını gerektirir.
-Örgütsel performansı arttırır. Yatay yapılanma sayesinde yalın yönetim ve şebeke örgütlenmelerine olanka sağlar.
-Şeffaftır. Rüşvet, yolsuzluk ve adam kayırma gibi olumsuz faaliyetleri engeller.
-Demokratiktir. Katılımcı yönetim, özgürlük, hak ve adalet kavramlarını ön plana çıkartır.
-Etkin ve verimli bir yönetim işleyişine olanak tanır.
-24 saat x 7 hafta x 365 gün hizmet verir. Zaman sınırı tanımaz.
-Coğrafi konum, sınırlar birer engel olmaktan çıkar.
-Herkese eşit şekilde hizmet sunar. Engelli ve yaşlılar için erişim derdini ortadan kaldırır.
-Maliyeti azaltıcı ve verimlilği artırıcı bir etkisi vardır. Özellikle kağıt israfını azaltarak ormanların korunmasında yardımcı olur.
-Kurumlar arası işbirliği ve koordinasyonu elzem hale getirir.
-Talep edilen bir bilgiyi, istenilen oranda, istenilen zamanda ve istenilen mekanda sunar. Karar vericiler için bu tür bilgi olmazsa olmaz bir girdidir.
-Vatandaşların devlete, kurumlara ve işletmelere olan inanç ve güven ortamı yaratır.
E-yönetimin Kısıtları
Yukarıdaki vaatlerin gerçekleştirilmesi birey olarak herkesi memnun eder. Ancak bu her dönüşüm ve değişim gibi göründüğü kadar kolay ve hızlı bir şekilde oluşmaz. Sancılı ve zaman isteyen bir süreçtir. Hukuksal boyutu kadar teknolojik altyapı, insan, finansman, güvenlik ve gizlilik, vizyon hatta inanç gibi değişik faktörler de işin içine gireceği düşünülürse olayın boyutu daha iyi değerlendirilebilecektir. Çalışanların kişisel kaygı ve korkular nedeniyle direnç gösterebilecekleri, kurumların ve işletmelerin bir takım yerleşik kültürel işleyişlerinde sorunlar ve sayısal uçurum (digital divide) gibi faktörler de kuşkusuz en önemli kısıtlar arasında kendini göstermektedir.
Sonuç ve Değerlendirme
Son yıllarda hem özel sektör hem de devlet sektöründe bu konuyla ilgili öncelikli çalışmaların varlığı bilinmektedir. Başta TBD gibi kimi Sivil Toplum Örgütleri de hem kamu hem de özel sektörden temsilcilerin bir araya geldiği çalışma grupları oluşturarak süreci hızlandırmak için özel bir gayret göstermektedirler. Endüstri Çağı’nı es geçmiş bir ülke olarak bu sefer treni yakalama arzusu her bireyin bilincinde olduğu bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.
Özellikle e-devlet ve e-toplum’un veritabanı altyapısını oluşturacak olan MERNİS projesinin en sonunda kullanılmaya hazır hale gelmesi sevinilecek bir gelişmedir. Devletin E-Avrupa sürecinde bizzat yer alma isteği ve bu konuda taahhütte bulunması özellikle isteksiz politikacılar ve yerel yöneticiler için itici bir güç haline gelmiştir. Şu ana kadar yapılanlara bir göz atacak olursak[17][17];
-MERNİS projesi kullanılabilecek hale geldi. İlgili yasa tasarısı TBMM’ine ulaştırıldı.
-Hukuksal altyapı için elzem olan “Elektronik Veri, Elektronik Sözleşme ve Elektronik İmza” ile ilgili tasarı da yine meclise sunuldu.
-4077 sayılı Tüketcinin Korunması Hakkında Kanun’da yapılan değişikliklerle ilgili tasarı mecliste.
-Kişisel Verilerin Korunması Yasa Tasarısı taslağı hazırlanmış ve ilgili kurumların görüşüne sunulmuştur.
-Ulusal Bilgi Güvenliği Kanunu Tasarısı taslağı diğer kurumların görüşü alındıktan sonra Başbakanlığa sevk edilmiştir.
-Mevcut ceza kanunumuza Bilişim Suç ve Cezaları eklenmiştir.
Uygulamalara baktığımızda şu anda halen faaliyette olan pek çok özel ve devlet işletmesinin en azından web sitelerinin varlığını görmekteyiz. Para çekme dışında hemen hemen tüm bankacılık işlemlerinin İnternet üzerinden gerçekleştirilebildiği, kredi kartı kullanarak güvenli bir şekilde alış-verişin yapılabildiği, vergi ve ceza gibi ödemelerin hatta pasaport başvurusu da dahil eskiden eziyet kabul edilen vakit öldürücü bir sürü işlemin artık “on-line” yani web üzerinden yapılabildiğine şahit oluyoruz.
Ancak E-Avrupa kapsamında belirli zaman dilimleri için gerçekleştirilmesi taahhüt edilen daha pek çok değişiklik ve dönüşüm projeleri vardır (Bakınız E-Türkiye Hedefi, Capital Dergisi Eki: Digital Teknoloji ve Yönetim, Aralık 2001, s.7-11). Kimi geç kalmış olsa da gösterilen gayret takdir edilmelidir. Özellikle siyasi partilerde bu konunun öncelikli olduğuna dair henüz bir ciddi işaret görülmemektedir. Herkesin ortak görüşü bir bilişim bakanlığı kurulması ya da en azından müşteşarlık düzeyinde temsil edilmesidir. Önderlik, vizyon ve inanç sürecin ciddiyetine olan güveni pekiştireceği gibi işlerin bir elden koordinasyonuna ve hızlanmasına da kuşkusuz önemli katkı sağlayacaktır.
Bu arada en önemli faaliyet toplumdaki İnternet kullanımını yaygınlaştıracak ve bilgisayar okur-yazarlığını artırıcı tedbirler olmalıdır. Bu kapsamda herşeyin salt devletten beklenilmemesi gerektiğini düşünmekteyiz. Bilişim teknolojileri pazarında ülkenin gerçeklerine uygun fiyat politikalarının belirlenmesi, hizmet kalitesinin artırılması, satılan sistem ile birlikte ciddi bir eğitimin verilmesi, lisans bedelleri için makul makul taleplerde bulunluması, yedek parça ve “upgrade” imkanlarının uygun şartlarda sağlanması, bu alandaki en son teknolojik yenilik ya da gelişmelerden satış yapılmış olsa bile ilgili kurum ve kişilerin haberdar edilmesi, Türk yazılım sanayisini ve yazılımcıları destekleyecek faaliyetlerin artırılması (ödüllü yarışmalar, en iyilere iş imkanı sağlanması), İnternet’in yaygınlaştırılması gibi daha bir sürü süreçte özel sektör de üzerine düşeni yapmak durumundadır.
Siyasi düzeyde ise yapılması gerekenleri kısaca özetleyecek olursak; meclise ya da başbakanlığa sevk edilen tasarıların biran önce kanunlaştırılması sağlanmalı; birtakım genelge ve yönergeler kalabalığı yaratarak bürokrasinin çarklarında vakit kaybedilmemeli; Türk Telekom’un özelleştirilmesi ile rekabet ortamı yaratılarak bilişim altyapısının dünya standartlarıyla aynı, İnternet erişimi ve yaygınlaşmasını sağlayacak fiyat düzenlemelerine gidilmeli ve bilişim sektöründe faaliyet gösteren işletmelere katkı sağlayacak, özendirecek teşvik politikalarının uygulanması şeklinde olacaktır.
Artık devlet “önce devlet” anlayışını değiştirebilme becerisini gösterip “devlet vatandaşı için vardır” diyebilmelidir[18][18]. Weber tipi bürokratik yapıdaki kanun, nizam ve yönetmelikler ve hatta iş süreçlerinin sadeleştirilmesi, güne uyarlanıp modern hale getirilmesi gereklidir. Kamu reformlarının personel ve örgüt ayağı hiç vakit kaybedilmeden uygulamaya koyulmalı, seçim ve seçmen kaygısı olmadan ülkenin önünü açma iradesi gösterilebilmelidir.
Akademik çevreye düşen göreve gelince, ampirik araştırmalarla destekleyecekleri öneriler geliştirmeli, dünyadaki başarılı uygulamaların uyarlamasının nasıl ve ne şartlarda yapılabileceği konusunda araştırmalara örnek vermeli, bilişim teknolojileri ışığında yeni yönetim ve örgütlenme modelleri ile ilgili tavsiyeler geliştirmeye başlamaları gerekmektedir.
E-yönetim’e giden süreçte durumun rakamlarla tespitine gelince[19][19];
1. Sabit telefon hizmetine sahip hane yüzdesi: %28.35
2. Bilgisayara sahip hane yüzdesi: %12.3
3. Evde İnternet erişimine sahip hane halkı yüzdesi: %7
4. Ulusal araştırma ve eğitim ağlarının hizmet hızları:
Ulaknet omurga kapasitesi: 34 Mbit/saniye
Uçların omurgaya bağlantı kapasiteleri: 128 Kbit/saniye-2 Mbit/saniye
Diğer Akademik ağlarla bağlantı kapasitesi: Yok
Dünyanın geri kalanı ile bağlantı kapasitesi: 64/16 Mbit/saniye
5. İlk ve orta öğrenimde her 100 öğrenciye düşen bilgisayar sayısı:
İlk öğrenimde; 1.33
Orta öğrenimde; 2.20
İnternet’e bağlı bilgisayar sayısı; 0.16
Aslında tablo pek iç açıcı değil. Ülkemiz henüz işin çok başlarındadır. Bu cesaret kırıcı durum toplumdaki her kesimden bireyleri kamçılayıcı bir etken olmalıdır. Gelişmiş toplumlarla aradaki fark büyük gözükse de kapatılamayacak demek değildir. Bunun için en başta gerekli olan şey her tür platformda vizyon, liderlik ve inançtır. Yani kısaca her kesimden her örgütten insanımızın gösterebileceği bir zihniyet değişikliğidir.
Teknolojideki gelişmeler tarih boyunca, zaman zaman aksasa da hiç durmadı sürekli gelişti, yeni yeni icatlarla yaşamın bir parçası haline geldi. Geçen yüzyılın başlarında telgraf, telefon ve elektriğin icadı ile ivmelenen teknolojik gelişme süreci başlıbaşına bir devrimdi. İnsanlığa her açıdan yeni bir çığır açtılar. Günlük yaşamın vazgeçilmezleri arasına girerlerken örgütler ve örgütlerin iş yapma şekillerine de yön verdiler. Ancak gerçek anlamda değişim ve devrim 1960’larda bilgisayarın hayatımıza girmesiyle ortaya çıktı. Önce elektronikte minyatürleşme, ardından kişisel bilgisayarlar, daha sonra da ağlar derken Internet yepyeni ufukların önünü açıverdi. Bu teknolojik devrim sayesinde en büyük gelişme örgütler ve kurumlar arasında sanal bağlantıyı olanaklı kılmasıyla meydana geldi. Önce örgütler kendi içlerinde(intranet) daha sonra coğrafi konumları fark etmeksizin örgütler arasında sanal bağlantılar(extranet ve şebeke örgütler) ortaya çıktı. Burada özellikle üzerinde durulması gereken nokta kuşkusuz bilginin sayıllaşarak (dijitalleşme) bilgisayar ve bilgisayar ağları üzerinden mekan ve zaman kısıtları olmaksızın günün her saati ve her dakikasında istenilen yerden ulaşılabilirliği sağlamasıydı. Bu arada aynı derece önemli olan bir gelişme de iletişim teknolojilerinde yaşandı. Aslında hala yaşanıyor demek daha doğru olacak. Bilginin ve iletişimin bir araya gelmeleri ise“bilişim” denilen kavramı ortaya çıkardı. Artık bilgiyi yaratma, saklama, iletme, işleme, uyarlama ve kullanma süreçleri oldukça kolaylaştı. Aslında bu hızlı gelişme ortaya çıkan bilgi miktarı her geçen gün artmaya devam etmiş ve öylesine devasa bir hale ulaşmıştırki bu yığınları derleyecek, seçecek, yönetecek ve uygulayabilirlik kazandıracak yapılanmalara ve organizasyonlara olan ihtiyaç da giderek arttırmıştı. Bu ihtiyaç önceleri özel sektörün yırtıcı rekabet ortamında gelişip serpilmişse de zaman içinde artan talep ve değişimin doğal sonucu olarak toplumsal düzeyde devlet bürokrasisini de zorlayıcı bir etmen haline dönüşmüştü. Geleneksel bürokrasi iş yapma yöntemlerini ve uygulamalarını tekrar gözden geçirmeye zorlanmıştı.
1930’lar ve 40’ların ihtiyaçlarına gore tasarlanmış hiyerarşiye dayalı merkezileşmiş bürokrasi organizasyonları, ne yazık ki 1990’ların çok hızla değişen, bilişim yoğun, bilgiye dayalı toplum ve ekonomisine yanıt verememiş ve hızla çağ dışı kalmıştır. Görünüşleri itibari ile hantal ama son derece devasa lüks transatlantik gemileri çağrıştıran bu yapılanmalar “supersonic jetler” olan yeni tür örgütlerle yarışmaya kalktıklarında oldukça geride kalmışlardır[1][1].
İşte, ilk başlarda özel sektörle başlayan elektronik-kurum (e-kurum) kavramı ticarette de sanallaşmaya (e-ticaret) yol açmış ve gittikçe olgunlaşan bu tür işletme ve örgütlerin varlığı, toplumsal baskılar ile birleşerek kamu sektörünü de değişime zorlamaya başlamıştı. “Sanal devlet” ya da daha çok bilinen adıyla “e-devlet” bu sürecin kamusal uzantısı olarak literatüre girdi.
Özetlemek gerekirse başta Internet olmak üzere bilişim teknolojilerinin gittikçe artan ve yaygınlaşan kullanımı bireylerin, devletlerin ve büyük küçük tüm işletmelerin kullanımına son derece güçlü araçlar sunmuştur. İç yapılanmalarıyla, talep edilen iş becerilerinde ve iş örgütlenmeleriyle, işletmeler, bireyler ve devletler arasındaki ilişkilerde çok ciddi degişikliklere yol açmıştır.
Makalede sırasıyla kavram kargaşasından başlayarak bizi e-yönetim sürecine götüren değişkenleri ele alacağız. Daha sonra da Türkiye’deki durumun bir analizini çıkartıp sebep sonuç ilişkisi içerisinde ana modelimizi ortaya koyacağız.
Tanımlar ve Modelin Sunumu:
Aslında e-kurum, e-devlet hatta e-yönetim gibi kavramlar sıkça kullanır olmasına rağmen çeşitli platformlarda kavram kargaşası hala devam etmekte. İçinde bulunduğumuz bu sürece kimi araştırmacılar “Dijital Çağ”, “Bilgi Çağı”, “Bilişim Çağı” gibi değişik isimler kullansa da bu köklü değişim başlıbaşına bir devrimdir.
Kavramlara açıklık kazandırmak için öncelikle e-ticaretin tanımına bir bakalım. Kamuda e-ticaret/Hizmet Uygulama Grubu 1 numaralı rapor, UNCTAD Raporuna atfen e-ticaretin tanımı iki şekilde yapmaktadır. Buna göre e-ticaret denilen faaliyetler bütünü, mevcut iletişim ağının niteliğine göre geniş ya da dar tanımlanmaktadır[2][2]:
“Geniş tanım: Özel şirketler, bireyler, hükümetler ve diğer özel ya da kamu kuruluşları arasında bilgisayarın aracı olduğu ağlar üzerinde gerçekleştirilen mal ve hizmet alım satımını içeren elektronik işlemdir. Mal ve hizmetler bu ağlar üzerinden sipariş edilmekle birlikte, ödeme ve nihai teslimat on-line ya da off-line olabilir”.
“Dar tanım: Özel şirketler, bireyler, hükümetler ve diğer özel ya da kamu kuruluşları arasında İnternet üzerinde gerçekleştirilen mal ve hizmet alım satımını içeren İnternet işlemidir. Mal ve hizmetler İnternet üzerinden sipariş edilmekle birlikte, ödeme ve nihai teslimat on-line ya da off-line olabilir”. Literatüre baktığımızda üç tipin öne çıktığını görüyoruz[3][3][4][4]:
Şirketten şirkete (B2B-Business-to-business)
Şirketten müşteriye(B2C-Business-to-customer)
Şirketten devlete(B2G-Business-to-governmet)
E-devlet’in tanımına gelecek olursak literatürde bu konuda da tam olarak bir görüş birliğine varılabilmiş değildir. Kimi araştırmalar geleneksel devlet örgütlenmelerine alternatif olabilecek bir takım hizmet süreçlerinin elektronik ortamda sağlanması olarak tanımlarken[5][5]; kimileri ise demokratik devlet bürokrasisinin değişim mühendisliği ilkeleri doğrultusunda yeniden yapılanmasına yol açacak olan bir sosyal, ekonomik ve politik fenomen olarak açıklamaktadır[6][6]. Aslında TBD’nin yayınladığı “E-devlet Yolunda Türkiye” adlı kitapta en yalın tanım yapılmıştır[7][7];
“Devletin vatandaşlara karşı yerine getirmekle görev ve hizmetler ile vatandaşların buna karşılık devlete karşı olan görev ve hizmetlerinin karşılıklı olarak elektronik iletişim ve işlem ortamlarında kesintisiz ve güvenli olarak yürütülmesidir.”
E-devlet’te tıpkı e-ticaret gibi genel olarak üç tipe ayrılmaktadır[8][8][9][9];
Devletten şirkete (G2B-Government-to-business)
Devletten devlete (G2G-Government-to-government)
Devletten vatandaşa (G2C-Governmet-to-citizen)
E-toplum’un tanımı kısaca; vatandaş, okul, hastane, yaşam mekanları gibi bir toplumu meydana getiren tüm etmenlerin elektonik iletişim ve işlem ortamlarında kesintisiz ve güvenli olarak var olmasıdır (e-vatandaş, e-okul, e-hastane, e-ev, e-yaşam).
Tüm vaad edilen potansiyeline rağmen e-yönetim olgusu ise henüz gerçekleşmesi uzak olan bir hedeftir. Ancak yapılan son araştırmalar bu sürecin hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde daha emekleme seviyesinde olduğuna işaret etmektedir. Modelimizin sonuç kısmı da zaten e-yönetim’e ulaşma hedefini kapsam olarak almaktadır. Genel anlamda bazı araştırmacılar e-yönetim kavramını kimi zaman e-devlet ile eşdeğer tutmakta kimi zaman da e-kurum ile birlikte anmaktadır[10][10]. Heeks (2001) gibi araştırmacıların içinde bulunduğu diğer bir grup ise e-yönetim kavramına kapsam olarak e-kurum, e-vatandaş, e-hizmet ve e-toplum’dan oluşan bir süreç olarak değerlendirmektedir. İkinci tanım kapsam ve süreç olarak yönetim teorisine daha yakın gözükmektedir. Geleneksel yönetim bir bilim olarak uygulama sahasını ticaret (şirket), kamu (devlet, bürokrasi) ve toplumsal örgütlerde bulabilmiştir. Makalede geliştirilen modelin hedef kısmı da zaten bu tanımlamaya yakın ve paralel olarak geliştirilmiştir. Modele göre e-yönetim e-ticaret, e-devlet ve e-toplum üçlüsünden oluşan bir süreçtir.
Bilgi ve İletişim TeknolojileriDevrimi
ArtanRekabet
HizmetEkonomisi
Şekil 1. E-Yönetim Modeli
E-Yönetim’e Doğru
Bilgi ve İletişim Teknolojilerindeki İnanılmaz Gelişmeler
Bilginin yeni binyılımızda işletmeler açısından rekabetçi bir avantaj sağlamasından bahsedilmişti. Aslında bilgi çağlardan beri doğru yerde, doğru zamanda ve etkin bir şekilde kullanıldığında her zaman üstün avantajlar sağlayabilen bir olgudur. Ancak telgraf, telefon ve elektrik gibi buluşların katkısıyla bilginin yayılması son derece basit ve hızlı bir hale dönüşmüş 1960’lardan itibaren bilgisayarın günlük yaşamın bir parçası haline gelmesi ile bilgisayar ağları üzerinden ışık hızında elektronik olarak paylaşımını mümkün kılmıştır. Bu süreçte geliştirilen teknolojiye kısaca göz atacak olursak[11][11];
· Bakır kablolardan fiber optik iletişim altyapısına geçiş. Böylece ışık hızında, düşük maliyetle iletişim sağlnadı.
· Yeni kablosuz teknolojiler. Dalga boylarında bilgi akış hızı çok yüksek bir seviyeye ulaştı.
· Kablo ve kablosuz sistemlerin hızlı elektronik anahtarlama elemanlarıyla bağlanmaları olanaklı hale geldi. Internet gibi gerçek zamanlı ağ sistemlerinin altyapısı sağlanmış oldu.
· Belki de Internet’in yaygınlaşmasında en büyük katkı entegre devrelerin, minyatürleşmenin yani bilgisayarların ve bilgisayar sistemlerinin küçülmesi ve büyük veritabanları sistemlerinin geliştirilmesiyle olmuştur.
· Sayısal paket-anahtarlama teknolojisinin yaygın kullanılmaya başlanması ile birlikte ses, veri ve görüntü gibi çoklu ortam uygulamalarının her türlü elektronik ortamda hızlı bir şekilde aktarımı mümkün olabilmiştir.
Özellikle bilgisayar ve bilgisayar ağlarının (intranet-çevrimiçi ağ; extranet-çevremdışı ağ) işletmelerde vazgeçilmezler arasında girmesiyle iş süreçleri ve iş yöntemlerinde hatta örgütlerin yapılarında da muazzam değişiklikler ve dönüşümler oluşmaya başladı.
Rekabet Yoğunluğunda Artan İvme
Yeni binyıl herkese umulmadık ve geniş olanaklar vaad etmektedir. Artık büyük olmak avantaj olmaktan çıkmış küçük olmak esneklik, etkinlik ve yeterlilik sağlamaya başlamıştır. Rekabet gitgide daha katı ve saldırgan bir hale dönüşmeye başlamıştır. Değişik nedenler öne süren kimi araştırmacılar doymuş pazarlardan, rekabet olgusundaki doğal değişimlerden ve müşteri ihtiyaçlarıyla ilgili bilgilere olan talepteki artışlardan bahsederken[12][12]; kimileri rekabetteki yoğunluğun hiç olmadığı kadar arttığından ve maliyeti gittikçe düşen güçlü teknoljik araç ve gereçlerin örgütlerde kolayca kurulması sonucu geleneksel şirketlerin devasa envanter/stok-kontrol, dağıtım kanalları veya katı hiyerarşiye dayalı örgüt modellerinden farklı son derece esnek, müşterilerin taleplerine en kısa sürede yanıt verebilen, yalın ve etkin şebeke tipi yeni örgütlerin büyükleri zorlamaya başmasını örnek göstermektedir[13][13]. Dijitalleşmeye başlayan yeni ekonomide değişim baş döndürücü bir hızla gerçekleşmekte, ürün ve hizmetlerinde çeşitlilik imkanı sunarken bir yandan da belirsizliği körüklemektedir. Bu da geleneksel yönetime dayalı işletmeleri yeni yapılanmalara zorlamaktadır (Değişim mühendisliği, yalın yönetim, küçülme, tedarikçi ağları). Ürünlerin çeşitliliğindeki ve kalitesindeki artış artık yetmemekte, kaliteli hizmet ve bilgi rekabet avantajı sağlamaktadır.
Küreselleşme
Sermaye, mal ve hizmetlerin mekan, zaman ve sınır tanımadan dünyanın her yerinde alınıp satılması büyük ölçüde iletişim ve nakliye teknolojilerindeki inanılmaz ilerleme sayesinde mümkün olabilmiştir. Sınırlar artık engel olmaktan çıkmaktadır. Liberalleşme, özelleştirme gibi kavramlar yönetim ve örgütleri, hatta toplumları değişime zorlamaktadır.
Değişen Müşteri ve Birey Profili
İletişim ve bilgi teknolojilerindeki değişim salt yönetim ve örgüt teorisindeki klasik yaklaşımları değil aynı zamanda İnternet gibi web gibi araçları kullanarak dünyayı evinin bir köşesinden 24 saat izleme şansını yakalamış müşteri kitlelerini ve bireyleri de etkilemesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Büyük çoğunluğu iyi eğitim almış, teknolojik gelişmelerle iç içe, yeni şeyler talep etmekten çekinmeyen, son derece kuşkucu, yerine getirilmeyen sözlerden ya da en değerli şeyi olan zamanının boşa harcayanmasına asla tahammül edemeyen bir müşteri profili klasik örgütlerin iş süreçlerini değişime zorlaması da son derece olağandı[14][14]. Önceleri özel işletmelerde başlayan örgütsel dönüşüm ve değişim zamanla her iki tarafın kamu sektörünü de benzer konuma sürüklemesiyle yeni bir boyut kazanmıştı. E-ticarete alışmaya başlayan bireyler e-ticaretin sağladığı olanak ve koşulları devletten de talep eder olmuşlardı.
Hizmet Ekonomisinin Gelişmesi
Gelişen teknolojinin maliyetlerdeki düşüşe olan katkısı, esnek imalat teknikleri sayesinde ürün ve hizmetlerdeki muazzam çeşitlilik, ulaşım teknolojisinin mümkün kıldığı dünyanın her yerine talep edilen ürünü 24 saatte ulaştırabilecek düzeye gelmesi, standardizasyon ve talep esnekliğindeki etkinlik gibi rekabetçi stratejilerin yalnızca büyük işletmeler tarafından değil küçük ve orta ölçekli işletmelerin de kolayca uygulamaya sokabileceği rutin faaliyetler haline gelmiştir. Rekabette gittikçe artan ivme, işletmeleri yeni ürünler ve çeşitliliğin yanı sıra hizmet ve bilgi gibi anahtar etmenleri de ön plana çıkarmaya başlamıştır. Özellikle hizmetlerdeki çeşitlilik en belirleyici etmenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Hizmet bir mal gibi saklanamaz, üretilebilir ama üretildiği anda da hızla tüketiciye sunulur; fiziksel bir boyutu yoktur ancak heterojendir[15][15]. Müşteri ve bireylerle birebir ilişiki kurmaya imkan tanır, onların taleplerini anlamamıza, esnek davranabilmemize ve müşteri sadakatına yardımcı olur.
E-yönetim neyi vaad ediyor?
Tanımlarda da açıklandığı gibi e-yönetim süreci bir bütün olarak e-devlet, e-ticaret ve e-toplum üçlüsünden meydana gelir. Geleneksel yönetim ve örgüt teorisindeki katı hiyerarşiye dayalı bürokratik örgütsel yapılanma zamanımızda herkesin kafasında olumsuz çağrışımlar yapmaktadır. Rüşvet, yolsuzluk, verimsizlik, istihdam fazlası ve devlet örgütü ile eşanlamlı tutulmaktadır. Oysa literatürde Weber’in ismiyle anılan bürokrasi modeli Sanayi devrimin’in yarattığı büyük ticari işletmeler, ordu, kamu sektörü gibi oldukça karmaşık ve dev kurumları yönetmek için kullanılabilecek en verimli sistemdi[16][16]. Uzmanlaşma, dikey hiyerarşi, ussalcılık, merkezi otorite, kurallar ve nizamlar bu tip bürokratik modellerin vazgeçilmez özellikleri arasındadır. Aslında yirmibirinci yüzyıla kadar örgüt yapılarında bir derece sağlamlık kazandıran bu model, ussalcılık çerçevesinde tarafsız düzenlemelere olanak vermiş, yetki ve sorumlulukalrın, ceza ve ilişkileri net bir şekilde önceden belirlenmesine olanak sağladığından örgüt içi belirsizliğin azaltılmasını sağlamıştır.
Peki bu kadar insanın neredeyse nefretle yaklaştığı modele yöneltilen eleştirilerin temel dayanağı neydi? Pekçok araştırmacı katı ve değişmezlik yüzünden bürokratik örgüt yapısının esnek olmadığı ya da olamadığı konusunda hemfikirdir. Son yıllarda meydana gelen yeni oluşumlar ve çevresel değişimlere uyum sağlayamamıştır. Tutucudur ve her türlü yeniliğe karşı doğal bir direnç gösterir. Çalışanların örgüte karar alma süreçlerinde bir faydası yoktur zira karar verme mercii üst kademe yöneticilerinin inisiyatifindedir. Departmanlaşma yaygın olduğundan örgüt içi işbirliği ve koordinasyon zaafiyeti vardır. Bu da maliyet ve kayıplara yol açmaktadır. Sıkı bir kontrol mekanizması ve önceden belirlenmiş kurallara uymak yükümlülüğü vardır. Bu kuralların sık değiştiği pek görülmez.
Bürokrasinin en kötü ve en katı uygulamasını devlet kurumlarında görürüz. Zaten e-devletin sağlayacağı varsayılan faydaların gerçekleşmesi olasılığı devletle vatandaşın karşılıklı etkileşiminde ortaya çıkacaktır. Değişik kaynaklar aşağı yukarı aynı şeylerden bahsetmektedir. Bunları alt alta sıraladığımızda neler çıkıyor bir bakalım:
-E-yönetim vatandaş/müşteri odaklıdır.
-Vatandaş veya müşterinin taleplerine en kısa zamanda, en iyi şekilde ve en istenilen kalitede sunabilecek örgütlenme modellerinin oluşmasını gerektirir.
-Örgütsel performansı arttırır. Yatay yapılanma sayesinde yalın yönetim ve şebeke örgütlenmelerine olanka sağlar.
-Şeffaftır. Rüşvet, yolsuzluk ve adam kayırma gibi olumsuz faaliyetleri engeller.
-Demokratiktir. Katılımcı yönetim, özgürlük, hak ve adalet kavramlarını ön plana çıkartır.
-Etkin ve verimli bir yönetim işleyişine olanak tanır.
-24 saat x 7 hafta x 365 gün hizmet verir. Zaman sınırı tanımaz.
-Coğrafi konum, sınırlar birer engel olmaktan çıkar.
-Herkese eşit şekilde hizmet sunar. Engelli ve yaşlılar için erişim derdini ortadan kaldırır.
-Maliyeti azaltıcı ve verimlilği artırıcı bir etkisi vardır. Özellikle kağıt israfını azaltarak ormanların korunmasında yardımcı olur.
-Kurumlar arası işbirliği ve koordinasyonu elzem hale getirir.
-Talep edilen bir bilgiyi, istenilen oranda, istenilen zamanda ve istenilen mekanda sunar. Karar vericiler için bu tür bilgi olmazsa olmaz bir girdidir.
-Vatandaşların devlete, kurumlara ve işletmelere olan inanç ve güven ortamı yaratır.
E-yönetimin Kısıtları
Yukarıdaki vaatlerin gerçekleştirilmesi birey olarak herkesi memnun eder. Ancak bu her dönüşüm ve değişim gibi göründüğü kadar kolay ve hızlı bir şekilde oluşmaz. Sancılı ve zaman isteyen bir süreçtir. Hukuksal boyutu kadar teknolojik altyapı, insan, finansman, güvenlik ve gizlilik, vizyon hatta inanç gibi değişik faktörler de işin içine gireceği düşünülürse olayın boyutu daha iyi değerlendirilebilecektir. Çalışanların kişisel kaygı ve korkular nedeniyle direnç gösterebilecekleri, kurumların ve işletmelerin bir takım yerleşik kültürel işleyişlerinde sorunlar ve sayısal uçurum (digital divide) gibi faktörler de kuşkusuz en önemli kısıtlar arasında kendini göstermektedir.
Sonuç ve Değerlendirme
Son yıllarda hem özel sektör hem de devlet sektöründe bu konuyla ilgili öncelikli çalışmaların varlığı bilinmektedir. Başta TBD gibi kimi Sivil Toplum Örgütleri de hem kamu hem de özel sektörden temsilcilerin bir araya geldiği çalışma grupları oluşturarak süreci hızlandırmak için özel bir gayret göstermektedirler. Endüstri Çağı’nı es geçmiş bir ülke olarak bu sefer treni yakalama arzusu her bireyin bilincinde olduğu bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.
Özellikle e-devlet ve e-toplum’un veritabanı altyapısını oluşturacak olan MERNİS projesinin en sonunda kullanılmaya hazır hale gelmesi sevinilecek bir gelişmedir. Devletin E-Avrupa sürecinde bizzat yer alma isteği ve bu konuda taahhütte bulunması özellikle isteksiz politikacılar ve yerel yöneticiler için itici bir güç haline gelmiştir. Şu ana kadar yapılanlara bir göz atacak olursak[17][17];
-MERNİS projesi kullanılabilecek hale geldi. İlgili yasa tasarısı TBMM’ine ulaştırıldı.
-Hukuksal altyapı için elzem olan “Elektronik Veri, Elektronik Sözleşme ve Elektronik İmza” ile ilgili tasarı da yine meclise sunuldu.
-4077 sayılı Tüketcinin Korunması Hakkında Kanun’da yapılan değişikliklerle ilgili tasarı mecliste.
-Kişisel Verilerin Korunması Yasa Tasarısı taslağı hazırlanmış ve ilgili kurumların görüşüne sunulmuştur.
-Ulusal Bilgi Güvenliği Kanunu Tasarısı taslağı diğer kurumların görüşü alındıktan sonra Başbakanlığa sevk edilmiştir.
-Mevcut ceza kanunumuza Bilişim Suç ve Cezaları eklenmiştir.
Uygulamalara baktığımızda şu anda halen faaliyette olan pek çok özel ve devlet işletmesinin en azından web sitelerinin varlığını görmekteyiz. Para çekme dışında hemen hemen tüm bankacılık işlemlerinin İnternet üzerinden gerçekleştirilebildiği, kredi kartı kullanarak güvenli bir şekilde alış-verişin yapılabildiği, vergi ve ceza gibi ödemelerin hatta pasaport başvurusu da dahil eskiden eziyet kabul edilen vakit öldürücü bir sürü işlemin artık “on-line” yani web üzerinden yapılabildiğine şahit oluyoruz.
Ancak E-Avrupa kapsamında belirli zaman dilimleri için gerçekleştirilmesi taahhüt edilen daha pek çok değişiklik ve dönüşüm projeleri vardır (Bakınız E-Türkiye Hedefi, Capital Dergisi Eki: Digital Teknoloji ve Yönetim, Aralık 2001, s.7-11). Kimi geç kalmış olsa da gösterilen gayret takdir edilmelidir. Özellikle siyasi partilerde bu konunun öncelikli olduğuna dair henüz bir ciddi işaret görülmemektedir. Herkesin ortak görüşü bir bilişim bakanlığı kurulması ya da en azından müşteşarlık düzeyinde temsil edilmesidir. Önderlik, vizyon ve inanç sürecin ciddiyetine olan güveni pekiştireceği gibi işlerin bir elden koordinasyonuna ve hızlanmasına da kuşkusuz önemli katkı sağlayacaktır.
Bu arada en önemli faaliyet toplumdaki İnternet kullanımını yaygınlaştıracak ve bilgisayar okur-yazarlığını artırıcı tedbirler olmalıdır. Bu kapsamda herşeyin salt devletten beklenilmemesi gerektiğini düşünmekteyiz. Bilişim teknolojileri pazarında ülkenin gerçeklerine uygun fiyat politikalarının belirlenmesi, hizmet kalitesinin artırılması, satılan sistem ile birlikte ciddi bir eğitimin verilmesi, lisans bedelleri için makul makul taleplerde bulunluması, yedek parça ve “upgrade” imkanlarının uygun şartlarda sağlanması, bu alandaki en son teknolojik yenilik ya da gelişmelerden satış yapılmış olsa bile ilgili kurum ve kişilerin haberdar edilmesi, Türk yazılım sanayisini ve yazılımcıları destekleyecek faaliyetlerin artırılması (ödüllü yarışmalar, en iyilere iş imkanı sağlanması), İnternet’in yaygınlaştırılması gibi daha bir sürü süreçte özel sektör de üzerine düşeni yapmak durumundadır.
Siyasi düzeyde ise yapılması gerekenleri kısaca özetleyecek olursak; meclise ya da başbakanlığa sevk edilen tasarıların biran önce kanunlaştırılması sağlanmalı; birtakım genelge ve yönergeler kalabalığı yaratarak bürokrasinin çarklarında vakit kaybedilmemeli; Türk Telekom’un özelleştirilmesi ile rekabet ortamı yaratılarak bilişim altyapısının dünya standartlarıyla aynı, İnternet erişimi ve yaygınlaşmasını sağlayacak fiyat düzenlemelerine gidilmeli ve bilişim sektöründe faaliyet gösteren işletmelere katkı sağlayacak, özendirecek teşvik politikalarının uygulanması şeklinde olacaktır.
Artık devlet “önce devlet” anlayışını değiştirebilme becerisini gösterip “devlet vatandaşı için vardır” diyebilmelidir[18][18]. Weber tipi bürokratik yapıdaki kanun, nizam ve yönetmelikler ve hatta iş süreçlerinin sadeleştirilmesi, güne uyarlanıp modern hale getirilmesi gereklidir. Kamu reformlarının personel ve örgüt ayağı hiç vakit kaybedilmeden uygulamaya koyulmalı, seçim ve seçmen kaygısı olmadan ülkenin önünü açma iradesi gösterilebilmelidir.
Akademik çevreye düşen göreve gelince, ampirik araştırmalarla destekleyecekleri öneriler geliştirmeli, dünyadaki başarılı uygulamaların uyarlamasının nasıl ve ne şartlarda yapılabileceği konusunda araştırmalara örnek vermeli, bilişim teknolojileri ışığında yeni yönetim ve örgütlenme modelleri ile ilgili tavsiyeler geliştirmeye başlamaları gerekmektedir.
E-yönetim’e giden süreçte durumun rakamlarla tespitine gelince[19][19];
1. Sabit telefon hizmetine sahip hane yüzdesi: %28.35
2. Bilgisayara sahip hane yüzdesi: %12.3
3. Evde İnternet erişimine sahip hane halkı yüzdesi: %7
4. Ulusal araştırma ve eğitim ağlarının hizmet hızları:
Ulaknet omurga kapasitesi: 34 Mbit/saniye
Uçların omurgaya bağlantı kapasiteleri: 128 Kbit/saniye-2 Mbit/saniye
Diğer Akademik ağlarla bağlantı kapasitesi: Yok
Dünyanın geri kalanı ile bağlantı kapasitesi: 64/16 Mbit/saniye
5. İlk ve orta öğrenimde her 100 öğrenciye düşen bilgisayar sayısı:
İlk öğrenimde; 1.33
Orta öğrenimde; 2.20
İnternet’e bağlı bilgisayar sayısı; 0.16
Aslında tablo pek iç açıcı değil. Ülkemiz henüz işin çok başlarındadır. Bu cesaret kırıcı durum toplumdaki her kesimden bireyleri kamçılayıcı bir etken olmalıdır. Gelişmiş toplumlarla aradaki fark büyük gözükse de kapatılamayacak demek değildir. Bunun için en başta gerekli olan şey her tür platformda vizyon, liderlik ve inançtır. Yani kısaca her kesimden her örgütten insanımızın gösterebileceği bir zihniyet değişikliğidir.
İHRACATTA PLANLAMA VE MÜŞTERİ BULMA TEKNİKLERİ SEMİNERİ
İHRACATTA PLANLAMA VE MÜŞTERİ BULMA TEKNİKLERİ SEMİNERİ
Bu seminerde işlenecek konular ;
• İhracatta Pazar Araştırma Yöntemleri• Hedef Pazarlar Hakkında Bilinmesi Gerekenler• Uluslararası Pazarlamada Tüketici Davranışlarının Önemi• Uluslararası Pazarlamada Marka Stratejileri • İnternetten Müşteri Bulmanın Yolları • Müşteri Tanıma ve Seçiminde Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar• Müşteri Bulmada Fuarların Önemi ve Fuarlarda Başarılı Olma Yöntemleri• Pazar Araştırmalarında Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar• Elektronik Ticaret
Recep Heptaş
1978 yılında Bartın`da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini burada tamamladıktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünü bitirdi. Çeşitli firmaların ithalat ihracat ve kambiyo departmanlarında çalışmıştır. Halen Aydın Örme San. Tic. A.Ş. Dış Ticaret Departmanında çalışmaktadır. Gelişim Platformu Derneği Dış Ticaret Kulübünde yöneticilik yapmaktadır. Farklı dernek ve kurumlarda seminer ve eğitimler vermektedir.
Bu seminerde işlenecek konular ;
• İhracatta Pazar Araştırma Yöntemleri• Hedef Pazarlar Hakkında Bilinmesi Gerekenler• Uluslararası Pazarlamada Tüketici Davranışlarının Önemi• Uluslararası Pazarlamada Marka Stratejileri • İnternetten Müşteri Bulmanın Yolları • Müşteri Tanıma ve Seçiminde Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar• Müşteri Bulmada Fuarların Önemi ve Fuarlarda Başarılı Olma Yöntemleri• Pazar Araştırmalarında Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar• Elektronik Ticaret
Recep Heptaş
1978 yılında Bartın`da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini burada tamamladıktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünü bitirdi. Çeşitli firmaların ithalat ihracat ve kambiyo departmanlarında çalışmıştır. Halen Aydın Örme San. Tic. A.Ş. Dış Ticaret Departmanında çalışmaktadır. Gelişim Platformu Derneği Dış Ticaret Kulübünde yöneticilik yapmaktadır. Farklı dernek ve kurumlarda seminer ve eğitimler vermektedir.
ÜLKE BAZINDA FAYDALI ADRESLER
ÜLKE BAZINDA FAYDALI ADRESLER
AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
Turkish American Chamber of Commerce and Industry
http://www.turkishuschamber.org/
Institute for International Economics
http://www.iie.com/
Export-Import Bank of the United States
http://www.exim.gov/
International Trade Administration
http://www.ita.doc.gov/
International Trade Commission
http://www.usitc.gov/
FindLaw Small Business Center
http://biz.findlaw.com/
Small Business Administration
http://www.sbaonline.sba.gov/
APEC Network For Smes
http://www.actetsme.org/
SmallbizNet - Edward Lowe Small Business Network
http://www.lowe.org/
Firma Bilgi Kaynakları
http://www.importnewsusa.com/
Annual Report Gallery
http://www.reportgallery.com/
Company Finder (High-Tech Companies)
http://www.zdnet.com/
Hoover's Online Company Information
http://www.hoovers.com/
U.S. Securities and Exchange Commission's Edgar Database
http://www.sec.gov/edgar.shtml
Wall Street Research Net
http://www.internetnews.com/bus-news
Better Business Bureau
http://www.bbb.org/
International Chamber of Commerce
http://www.iccwbo.org/
US Customs Service
http://www.customs.ustreas.gov/
US Trade and Development Agency
http://www.tda.gov/
U.S. Department of Commerce
http://www.bxa.doc.gov/
Food and Drug Administration
http://www.fda.gov/
U.S. Department of State
http://www.pmdtc.org/
ABD Gümrük Tarifeleri
http://www.usitc.gov/taffairs.htm
U.S. Agency for International Development
http://www.usaid.gov/
U.S. Patent and Trademark Office
http://www.uspto.gov/
Center for International Private Enterprise (CIPE)
http://www.cipe.org/
Business Advisor
http://www.business.gov/
Cybertimes' Business Connections
http://www.nytimes.com/library/cyber/reference/busconn.html
cyber/reference/busconn.html
International Business Resources on the www
http://globaledge.msu.edu/ibrd/ibrd.asp
ABD' ye Bakış
http://www.abii.com/
ARJANTİN
İhracat ve İthalatçılar Birliği
http://www.aiera.org/
AVUSTURALYA
http://www.austrade.gov.au/
http://www.australia.gov.au/
http://www.efic.gov.au/
http://www.business.gov.au/
http://www.dfat.gov.au/
http://www.ato.gov.au/
http://www.customs.gov.au/
BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ
http://www.fujairahfreezone.com/
http://www.saif-zone.com/
http://www.dxbcustoms.gov.ae/
http://www.uaeinteract.com/
http://www.arab.net/
BREZİLYA
Dış Ticareti Geliştirme Kuruluşu
http://www.mre.gov.br/ingles/index.htm
BULGARİSTAN
Bulgar Sanayi ve Ticaret Odası
http://www.bcci.bg/
Bulgar Sanayi Birliği
http://b2b.bia-bg.com/index.asp
Bulgar İhracatı Geliştirme Merkezi
http://www.bepc.government.bg/
Buniness Portal on SEEurope-Ticaret Portalı
http://www.seeurope.net/en
http://www.bulgaria.com/
CEZAYİR
Cezayir Dış Ticareti Geliştirme Ofisi (Promex)
http://www.promex.dz/
Cezayir Fuar ve İhracat Şirketi (SAFEX)
http://www.safex.com.dz/
ENDONEZYA
Ulusal İhracatı Geliştirme Kurumu (NAFED)
http://www.nafed.go.id/
Endonezya Ticareti Geliştirme Merkezi
http://www.deptan.go.id/
http://www.beacukai.go.id/
http://www.bsn.or.id/
http://www.dprin.go.id/
http://asiatravel.com/indonesia.html
GÜNEY AFRİKA
National African Federated Chamber of Commerce & Commerce And Industry
http://www.iafrica..com/
Port Ellizabeth Regional Chamber of Commerce & Industry
http://www.percci.co.za/
Johannesburg Chamber of Commerce & Industry
http://www.jcci.co.za/
Cape Chamber of Commerce & Industry
http://www.capechamber.co.za/
Durban Chamber of Commerce and Industry
http://www.durbanchamber.co.za/
Güney Afrika Tekstil Sanayii İhracat Konseyi
http://www.satiec.co.za/
The Industrial Development Corporation (IDC)(Sanayi Geliştirme Kurulu)
http://www.idc.co.za/
Güney Afrika Büyükelçiliği, Ankara
http://www.southafrica.org.tr/
Güney Afrika Fuarlar Birliği – EXSA
http://www.exsa.co.za/
Güney Afrika Standartları Ofisi – SABS
http://www.sabs.co.za/
GÜNEY KORE
KCCI, Kore Ticaret ve Sanayi Odası Uluslararası İlişkiler Birimi
http://www.kcci.or.kr/
KOTRA, Kore Dış Ticaret ve Yatırım Geliştirme Merkezi
http://www.kotra.or.kr/
AFTAK Association of Foreign Trading Agents of Korea
http://www.aftak.or.kr/
HONG KONG
The Hong Kong Chinese Importers' & Exporters' Association
http://www.hkciea.org.hk/
İRAN
Yabancı firmalara ürünlerini İran pazarında tanıtmak için ücretsiz reklam imkanı
http://www.farnaam.com/
Iran Export Directory İran İhracat Rehberi
http://www.kompassiran.com/
International Institute For Trade Relation and Promotion (Golden Key Directory)
http://www.iran-export.com/
İSPANYA
MADRID Ticaret Odası
http://www.camaramadrid.es/ingles/index.asp
CEPYME (Küçük İşletmeler Konfederasyonu)
http://www.cepyme.es/
Uluslararası İşbirliği Kurumu
http://www.aeci.es/
İSRAİL
ISRAEL EXPORT INSTITUTE
http://www.export.gov.il/
FEDERATION OF ISRAELI CHAMBERS OF COMMERCE
http://www.chamber.org.il/english
TİCARET KATALOĞU: DUN & BRADSTREET
http://www.dundb.co.il/english/index.asp
MACARİSTAN
MACARİSTAN TİCARET VE SANAYİ ODASI
http://www.mkik.hu/eng/index.htm
BİLİŞİM TEKNOLOJİLERİ FİRMALARI DERNEĞİ
http://www.ivsz.hu/ivsz/portal/nid/140?locale=en
nid/140?locale=en
MALEZYA
KÜÇÜK VE ORTA BOY SANAYİ GELİŞTİRME MERKEZİ
http://smidec.gov.my/index.jsp
ROMANYA
Türk İşadamları Derneği (TİAD)
http://www.tiad.ro/
Ministry for Small and Medium Size Entreprises and Cooperation (KOBİ’ler ve İşbirliği Bakanlığı
http://www.mimmc.ro/
ŞİLİ
PROCHILE (İHRACATI GELİŞTİRME MERKEZİ)
http://www.prochile.cl/
SUDAN
The Union of Sudanese Chambers of CommerceGamhoria Street
http://www.sudanchamber.org/
Suriye Ticaret Odaları Birliği
http://www.fedcommsyr.org/
Suriye Ekonomi ve Dış Ticaret Bakanlığı
http://www.syrecon.org/
http://www.syria-net.com/
http://www.syriaonline.com/
http://www.made-in-syria.com/
http://www.syriatoday.com/
http://www.syriagate.com/
http://www.visit-syria.com/
http://www.syria-guide.com/
http://www.syriainfo.com/
SUDAN
Suudi Sanayi ve Ticaret Odaları Konseyi
http://www.saudichambers.org.sa/indexen.htm
indexen.htm
TUNUS
TUNUS İHRACATI GELİŞTİRME MERKEZİ
http://www.ecom.tn/
Industry Promotion Agency
http://www.tunisianindustry.nat.tn/en/home.asp
UKRAYNA
http://www.brama.com/
http://www.ukraine.com/
UMMAN SULTANLIĞI
Ticaret ve Sanayi Bakanlığı
http://www.mocioman.gov.om/
İhracat Geliştirme Merkezi
http://www.ociped.com/
http://www.omaninfo.com/
YUNANİSTAN
HEPO, Hellenic Export Promotion Organization ( İGEME Benzeri )
http://www.hepo.gr/default.asp?Lang=EN
AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
Turkish American Chamber of Commerce and Industry
http://www.turkishuschamber.org/
Institute for International Economics
http://www.iie.com/
Export-Import Bank of the United States
http://www.exim.gov/
International Trade Administration
http://www.ita.doc.gov/
International Trade Commission
http://www.usitc.gov/
FindLaw Small Business Center
http://biz.findlaw.com/
Small Business Administration
http://www.sbaonline.sba.gov/
APEC Network For Smes
http://www.actetsme.org/
SmallbizNet - Edward Lowe Small Business Network
http://www.lowe.org/
Firma Bilgi Kaynakları
http://www.importnewsusa.com/
Annual Report Gallery
http://www.reportgallery.com/
Company Finder (High-Tech Companies)
http://www.zdnet.com/
Hoover's Online Company Information
http://www.hoovers.com/
U.S. Securities and Exchange Commission's Edgar Database
http://www.sec.gov/edgar.shtml
Wall Street Research Net
http://www.internetnews.com/bus-news
Better Business Bureau
http://www.bbb.org/
International Chamber of Commerce
http://www.iccwbo.org/
US Customs Service
http://www.customs.ustreas.gov/
US Trade and Development Agency
http://www.tda.gov/
U.S. Department of Commerce
http://www.bxa.doc.gov/
Food and Drug Administration
http://www.fda.gov/
U.S. Department of State
http://www.pmdtc.org/
ABD Gümrük Tarifeleri
http://www.usitc.gov/taffairs.htm
U.S. Agency for International Development
http://www.usaid.gov/
U.S. Patent and Trademark Office
http://www.uspto.gov/
Center for International Private Enterprise (CIPE)
http://www.cipe.org/
Business Advisor
http://www.business.gov/
Cybertimes' Business Connections
http://www.nytimes.com/library/cyber/reference/busconn.html
cyber/reference/busconn.html
International Business Resources on the www
http://globaledge.msu.edu/ibrd/ibrd.asp
ABD' ye Bakış
http://www.abii.com/
ARJANTİN
İhracat ve İthalatçılar Birliği
http://www.aiera.org/
AVUSTURALYA
http://www.austrade.gov.au/
http://www.australia.gov.au/
http://www.efic.gov.au/
http://www.business.gov.au/
http://www.dfat.gov.au/
http://www.ato.gov.au/
http://www.customs.gov.au/
BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ
http://www.fujairahfreezone.com/
http://www.saif-zone.com/
http://www.dxbcustoms.gov.ae/
http://www.uaeinteract.com/
http://www.arab.net/
BREZİLYA
Dış Ticareti Geliştirme Kuruluşu
http://www.mre.gov.br/ingles/index.htm
BULGARİSTAN
Bulgar Sanayi ve Ticaret Odası
http://www.bcci.bg/
Bulgar Sanayi Birliği
http://b2b.bia-bg.com/index.asp
Bulgar İhracatı Geliştirme Merkezi
http://www.bepc.government.bg/
Buniness Portal on SEEurope-Ticaret Portalı
http://www.seeurope.net/en
http://www.bulgaria.com/
CEZAYİR
Cezayir Dış Ticareti Geliştirme Ofisi (Promex)
http://www.promex.dz/
Cezayir Fuar ve İhracat Şirketi (SAFEX)
http://www.safex.com.dz/
ENDONEZYA
Ulusal İhracatı Geliştirme Kurumu (NAFED)
http://www.nafed.go.id/
Endonezya Ticareti Geliştirme Merkezi
http://www.deptan.go.id/
http://www.beacukai.go.id/
http://www.bsn.or.id/
http://www.dprin.go.id/
http://asiatravel.com/indonesia.html
GÜNEY AFRİKA
National African Federated Chamber of Commerce & Commerce And Industry
http://www.iafrica..com/
Port Ellizabeth Regional Chamber of Commerce & Industry
http://www.percci.co.za/
Johannesburg Chamber of Commerce & Industry
http://www.jcci.co.za/
Cape Chamber of Commerce & Industry
http://www.capechamber.co.za/
Durban Chamber of Commerce and Industry
http://www.durbanchamber.co.za/
Güney Afrika Tekstil Sanayii İhracat Konseyi
http://www.satiec.co.za/
The Industrial Development Corporation (IDC)(Sanayi Geliştirme Kurulu)
http://www.idc.co.za/
Güney Afrika Büyükelçiliği, Ankara
http://www.southafrica.org.tr/
Güney Afrika Fuarlar Birliği – EXSA
http://www.exsa.co.za/
Güney Afrika Standartları Ofisi – SABS
http://www.sabs.co.za/
GÜNEY KORE
KCCI, Kore Ticaret ve Sanayi Odası Uluslararası İlişkiler Birimi
http://www.kcci.or.kr/
KOTRA, Kore Dış Ticaret ve Yatırım Geliştirme Merkezi
http://www.kotra.or.kr/
AFTAK Association of Foreign Trading Agents of Korea
http://www.aftak.or.kr/
HONG KONG
The Hong Kong Chinese Importers' & Exporters' Association
http://www.hkciea.org.hk/
İRAN
Yabancı firmalara ürünlerini İran pazarında tanıtmak için ücretsiz reklam imkanı
http://www.farnaam.com/
Iran Export Directory İran İhracat Rehberi
http://www.kompassiran.com/
International Institute For Trade Relation and Promotion (Golden Key Directory)
http://www.iran-export.com/
İSPANYA
MADRID Ticaret Odası
http://www.camaramadrid.es/ingles/index.asp
CEPYME (Küçük İşletmeler Konfederasyonu)
http://www.cepyme.es/
Uluslararası İşbirliği Kurumu
http://www.aeci.es/
İSRAİL
ISRAEL EXPORT INSTITUTE
http://www.export.gov.il/
FEDERATION OF ISRAELI CHAMBERS OF COMMERCE
http://www.chamber.org.il/english
TİCARET KATALOĞU: DUN & BRADSTREET
http://www.dundb.co.il/english/index.asp
MACARİSTAN
MACARİSTAN TİCARET VE SANAYİ ODASI
http://www.mkik.hu/eng/index.htm
BİLİŞİM TEKNOLOJİLERİ FİRMALARI DERNEĞİ
http://www.ivsz.hu/ivsz/portal/nid/140?locale=en
nid/140?locale=en
MALEZYA
KÜÇÜK VE ORTA BOY SANAYİ GELİŞTİRME MERKEZİ
http://smidec.gov.my/index.jsp
ROMANYA
Türk İşadamları Derneği (TİAD)
http://www.tiad.ro/
Ministry for Small and Medium Size Entreprises and Cooperation (KOBİ’ler ve İşbirliği Bakanlığı
http://www.mimmc.ro/
ŞİLİ
PROCHILE (İHRACATI GELİŞTİRME MERKEZİ)
http://www.prochile.cl/
SUDAN
The Union of Sudanese Chambers of CommerceGamhoria Street
http://www.sudanchamber.org/
Suriye Ticaret Odaları Birliği
http://www.fedcommsyr.org/
Suriye Ekonomi ve Dış Ticaret Bakanlığı
http://www.syrecon.org/
http://www.syria-net.com/
http://www.syriaonline.com/
http://www.made-in-syria.com/
http://www.syriatoday.com/
http://www.syriagate.com/
http://www.visit-syria.com/
http://www.syria-guide.com/
http://www.syriainfo.com/
SUDAN
Suudi Sanayi ve Ticaret Odaları Konseyi
http://www.saudichambers.org.sa/indexen.htm
indexen.htm
TUNUS
TUNUS İHRACATI GELİŞTİRME MERKEZİ
http://www.ecom.tn/
Industry Promotion Agency
http://www.tunisianindustry.nat.tn/en/home.asp
UKRAYNA
http://www.brama.com/
http://www.ukraine.com/
UMMAN SULTANLIĞI
Ticaret ve Sanayi Bakanlığı
http://www.mocioman.gov.om/
İhracat Geliştirme Merkezi
http://www.ociped.com/
http://www.omaninfo.com/
YUNANİSTAN
HEPO, Hellenic Export Promotion Organization ( İGEME Benzeri )
http://www.hepo.gr/default.asp?Lang=EN
HUKUKİ AÇIDAN AKREDİTİF VE UYGULAMA SORUNLARI
HUKUKİ AÇIDAN AKREDİTİF VE UYGULAMA SORUNLARI
Prof.Dr. SEZA REİSOĞLU
I- GİRİŞ
a) Akreditifin önemi, alıcı ve satıcıya sağladığı güvenceler
Milletlerarası ticarette devletlerin hukuk sistemlerindeki ve mahkemelerin uygulamalarındaki farklılıklar, her ülkedeki teamüllerin özellikleri, döviz mevzuatlarındaki kısıtlamalar, değişik ülkelerdeki satıcı ve alıcılar açısından önemli rizikolar taşımaktadır. Bu rizikoların giderilmesinde tüm dünyada başvurulan en yaygın yöntem bankalar aracılığı ile açılan akreditiflerdir.
Satıcı, akreditifte öngörülen ve alıcı tarafından belirlenen belgeleri bankaya ibraz karşılığında alacağını tahsil emekte, alıcı ise istediği belgelerin kendisine verilmesi karşılığında, akreditif bedelini ödemektedir.
Akreditif konusunda en önemli hukuki düzenleme, Milletlerarası Ticaret Odasınca yürürlüğe sokulan ve 1994 yılından beri uygulanan “500 Sayılı Akreditifle İlgili yeknesak Kurallar”dır.
Bu kurallar gerek satıcı (Lehtar) ve gerekse alıcı (amir) açısından belirli güvenceler getirmekte ise de esas itibariyle satıcının korunduğu gözden kaçırılmamalıdır.
Satıcı akreditifte belirlenen belgeleri ibraz etmekle -kural olarak- akreditif bedelini tahsil etme hakkına sahip olmaktadır. Diğer bir deyişle, dış görünüşü itibariyle akreditife uygun belgeleri bankaya ibraz eden satıcı akreditif bankasına -varsa teyit bankasına- karşı bir alacak hakkı elde etmekte; bankanın belgeleri kabul etmeyi reddetmesi veya haksız olarak rezerv koyması halinde dava yoluyla alacağını alabilmektedir.
Buna karşılık; bankalar belgeleri sadece dış görünüşleri itibariyle ve makul bir özenle inceleme yükümlülüğü altında olduklarından, belgelerin, örneğin imzaların sahte olmasından ötürü tüm yükümlülük alıcıya ait olacak; malların sevkedilmediği halde sahte bir konşimento düzenlenmiş olsa dahi konşimento dış görünümü itibariyle geçerli ise, ithalatçı akreditif bedelini akreditif bankasına ödemek zorunda kalacaktır. Buna karşılık, ertelemeli ödemeli bir akreditif söz konusu ise, belgelerin sahteliğinin anlaşılması halinde, alıcının ikazı üzerine, satıcıya ödeme yapılmayacaktır.
Uygulamada daha büyük sorun, gönderilen malların satış sözleşmesi koşullarına uygun olmaması -düşük kaliteli, ayıplı, hasarlı, eksik olması veya başka mal gönderilmesi- halinde söz konusu olacaktır.
500 Sayılı Kurallara göre akreditif sadece belgelere dayandığından; bankaların yükümlülükleri hiçbir şekilde malları ilgilendirmediğinden, alıcının mallar açısından önemli bir risk taşıdığı görülmektedir.
İthalatçı kendisini korumak için, akreditif koşulları arasına satıcının ülkesindeki bir gözetim şirketinin –belgede belirlenen hususları içeren- bir rapor vermesini koyabilecektir. Buna karşılık, malların alıcı tarafından kabulüne bağlı bir akreditif açılamayacaktır.
Keza alıcı akreditif koşulları arasında, malların satış sözleşmesine aykırı olması halinde zararlarını karşılamak üzere ve satıcının yükümlülüklerinin garantisi olarak bir banka teminat mektubuna da yer verebilecektir.
b) Bankacılık açısından akreditifin bir kredi olup olmadığı
Akreditif kelimesinde “kredi”ye yer verilmektedir. Türkçe’de akreditif yanı sıra vesikalı kredi denildiği gibi Fransızca’da credit documentaire, İngilizce’de letter of credit, Almanca’da Dokumenten-akkreditiv kelimeleri kullanılmaktadır. Dar açıdan akreditif, akreditif bankasının belirli belgelerin ibrazı karşılığında lehtara (satıcı-ihracatçı) belli bir meblağı ödeme taahhüdünü içeren bir sözleşmedir ve bir kredi söz konusu değildir. Bir bankanın ithalatçının talimatı üzerine bir akreditif açması da hukuki açıdan mutlaka ithalatçıya açılmış bir kredi değildir. İthalatçı akreditif bedelinin tamamını bankaya yatırdığı takdirde, bir nakdi kredi söz konusu olmayıp; banka hizmet karşılığı bir komisyon almaktadır. Buna karşılık, ithalat mevzuatı çerçevesinde; ithalatçının akreditif talimatı üzerine bankaca kendisine bir gayrinakdi kredi açıldığını ve bankanın akreditif meblağını lehtara ödemesi üzerine bu meblağı ithalatçıya rücu ettiğini belirtmek gerekir.
c) 500 Sayılı Milletlerarası Yeknesak Kuralların niteliği ve bağlayıcılığı
Akreditif özel bir borç ilişkisi olmasına rağmen, yasal bir düzenlemesi yoktur. Örneğin akreditif diğer sözleşme tiplerinden farklı olarak ne Borçlar Kanununda “özel borç ilişkileri” bölümünde, ne de diğer özel bir yasada düzenlenmemiştir.
Akreditifler hakkında Milletlerarası Antlaşmalar da yapılmamıştır. Yabancı hukuk sistemlerinde de Amerika Birleşik Devletleri dışında akreditifi teferruatlı olarak düzenleyen hükümler bulunmamaktadır. İtalyan Medeni Kanununda çok eksik olarak akreditife değinilmekte, Arap ülkelerinde de yasalarda akreditife yer verilmektedir.
Milletlerarası ticarette tüm dünyada uygulanan kurallar MTO’nun 500 Sayılı Akreditifle İlgili Yeknesak kurallardır. Amerika Birleşik Devletleri de diğer ülkelerle yaptığı akreditif anlaşmalarında kendi iç kurallarını değil, fakat 500 sayılı Kuralları uygulamaktadır.
Ne bir kanun, ne bir milletlerarası anlaşma, ne de ticari örf ve adet hukuku oluşturmayan 500 Sayılı Kuralların gücü; akreditif metninde 500 Sayılı Kuralların uygulanacağına dair yapılan atfa dayanmaktadır. Bu atıf sayesinde 500 Sayılı Kurallar akreditif sözleşmesinin bir parçası haline gelmektedir. Belirtmek gerekir ki, akreditifler yaygın biçimde swift mesajları ile iletilmekte, ancak swift mesajlarında 500 sayılı Kurallara atıf mümkün bulunmamaktadır. Dresdner Bank MTO Bankacılık Komisyonuna başvurarak endişelerini dile getirmiş, Bankacılık Komisyonu swift mesajı ile akreditif açılmasında bir sorun görmemiştir. Komisyona göre bankalar tarafından imzalanmış bulunan swift ile ilgili protokolde, swift ile gönderilen tüm akreditif mesajlarının aksi söylenmedikçe MTO’nun akreditifler ile ilgili Yeknesak Kurallarına tabi olduğu kabul edilmektedir. Buna uygun olarak akreditif bankası lehtara karşı Yeknesak Kuralların sorumluluklarını yüklenmektedir.
Bankalar açısından bir sorun bulunmamasına karşı lehtar ve amir açısından sorun yaşanabilecektir. Bu nedenle, amir bir akreditif talimatı verirken mutlaka akreditif metninde 500 Sayılı Kurallara atıf yapmalı, muhabir banka da swift mesajını lehtara ihbar ederken, akreditifin 500 Sayılı Kurallara tabi olduğu hususunu ilave etmelidir.
500 Sayılı Kuralların aynen kabul edilmesi zorunlu değildir. Değiştirilemeyecek olan temel kuralları -örneğin akreditifin vadeli olması, akreditifin mallarla değil belgelerle ilgili olması, vs.- dışında tarafların 500 Sayılı Kuralların bazı maddelerinin uygulanmayacağını veya bazı maddelerin ne anlama geldiğini serbestçe belirlemeleri mümkün ve geçerlidir.
d) Akreditifin bağımsızlığı, münhasıran belgelerle ilgili oluşu
500 Sayılı Kuralların 3. maddesi akreditifin bağımsızlığını ve lehtara karşı belgelere bağlı olarak mücerret borç ikrarını açıkça vurgulamaktadır.
3. maddeye göre,
“a) Akreditifler doğaları itibariyle, dayandırılabilecekleri satış sözleşmelerinden veya diğer sözleşmelerden ayrı işlemlerdir ve akreditifte her ne şekilde olursa olsun bu sözleşmelere değinilmiş olsa dahi bu sözleşmeler bankaları ilgilendirmez ve bağlamazlar. Dolayısıyla, bir bankanın akreditife ilişkin ödeme, poliçe kabul etme ve ödeme, iştira veya diğer herhangi bir yükümlülüğü amirin akreditif bankası veya lehtarla olan ilişkisinden kaynaklanan hak taleplerine ve savunmalarına tabi değildir.
b) Bir lehtar, hiçbir zaman bankalar arasında ve akreditif amiri ile akreditif bankası arasında mevcut sözleşme ilişkilerinden yarar sağlayamaz”.
3. maddenin açık düzenlemesi sonucu Akreditif bankası amirle, görevli banka veya teyit bankası arasındaki sözleşme ilişkisini veya amirle lehtar arasındaki sözleşme ilişkisini lehtara karşı ileri süremez.
Keza lehtar amir ile akreditif bankası, akreditif bankası ile görevli banka veya teyit bankası arasındaki ilişkileri akreditif bankasına karşı ileri süremez. Diğer akdi ilişkiler sadece sözleşme taraflarını ilgilendirir. Akreditifin 3. maddede açıklanan bağımsızlığı yanı sıra, 4. maddede de akreditifin mallarla ilgisinin olmadığı vurgulanmaktadır.
4. maddeye göre “Akreditif işlemlerinde tüm ilgili taraflar belgelerin ilgili olabileceği mal, hizmet ve/veya diğer yapılan işleri değil, belgeleri göz önünde bulundurarak (belgeler üzerinde) işlem yaparlar.
İsviçre Federal Mahkemesi de verdiği kararlarda (BGE 115 II 70, BGE III 26, BGE 100 II 150 E 4a) Bankalar açısından mallarla belgeler arasında hiçbir ilişki yoktur. Mal ile ilgili sözleşmelerin tamamen yerine getirildiğinin ispat edilmesi halinde dahi akreditife uygun olmayan belgeler kabul edilmeyecektir demektedir. Yargıtay da aynı görüştedir (11.HD., 08.12.1981) Vesikalı akreditifte bütün ilgililer tarafından emtia değil, vesaik nazara alınır. Malın ayıplı olup olmadığı hususu bankaları ilgilendirmez. Malın ayıplı oluşundan doğan uyuşmazlıkları alıcı (ithalatçı) ve satıcı (ihracatçı) arasında halledilebilecek bir meseledir.
e) Akreditifte vade ve belgeleri ibraz yeri
aa) Akreditifte vade
Her akreditif mutlaka vadelidir. Lehtar vade içinde her zaman belgeleri ibraz edebilir. Belgelerin -mücbir sebepler dahil- akreditif vadesi içinde akreditifte gösterilen ibraz yerinde ibraz edilmemesi halinde akreditif sorumluluğu sona erer.
Ancak belge ibrazı ile ilgili olarak 500 Sayılı Kurallarda özel bir madde de bulunmaktadır. 43. maddeye göre, taşıma belgesinin ibrazının istendiği her akreditifte sevk tarihinden sonra vesaikin ibraz edilmesi gereken belirli bir sürenin şarta bağlanması gerekir.
Taşıma belgesinin ibrazı için belli bir süre konulmamışsa, bankalar sevk tarihinden 21 gün içinde kendilerine ibraz edilmeyen belgeleri -henüz akreditifin vadesi dolmamış olsa dahi- kabul etmeyeceklerdir. Kuşkusuz son ibraz tarihi olan akreditif vadesi hiçbir şekilde aşılamayacaktır.
Vade içinde rezerv konulmuş belgelerin tamamlanması mümkün ve geçerlidir.
Vade kesin olup, belgeler mücbir sebeplerle dahi vade içinde ibraz edilmez ise akreditif son bulur.
Vadenin aynı süre ile bir veya birden fazla otomatik olarak uzayacağı kaydı geçerlidir.
bb) Belgeleri ibraz yeri
500 Sayılı Kurallarda (md.42) “Bütün akreditiflerde belgelerin ibraz yerinin veya serbestçe iştira edebilecek olan akreditifler hariç, iştira için belgelerin ibraz yerinin şart olarak belirtilmesi zorundadır” denilmiş, ancak ibraz yeri ile neyin kastedildiği açıklanmamıştır.
Bu maddeye göre akreditif metninde,
- akreditif bankası nezdinde kullanılacaksa kural olarak akreditif bankasının bir şubesinin,
- görevli banka belirlenmiş ise görevli bankanın, teyit bankası varsa görevli banka sayılan teyit bankasının bir şubesinin,
- sınırlı iştira akreditifinde iştira bankasının bir şubesinin,
- serbest iştira akreditiflerde her bankanın her şubesinin,
belgelerin ibraz yeri olarak belirlenmesi gerekeceği söylenebilir.
İbraz yeri, 500 Sayılı Kurallara göre iki bakımdan büyük önem taşımaktadır.
- Belgeler akreditif vadesi sonuna kadar ibraz yerine ibraz edilmez ise, akreditif sona erecektir.
- Belgeler ibraz yeri dışında bir şubeye ibraz edilirse makul süre -7 iş günü- başlamayacaktır. Örneğin, görevli Türk bankasının İstanbul Kabataş Şubesi “belgelerin ibraz yeri” olarak gösterilmiş ise, oysa lehtar belgeleri Bankanın kendi çalıştığı Galata Şubesine ibraz etmiş ise bu ibraz ne akreditif vadesi açısından ibraz, ne de makul sürenin hesaplanması açısında ibraz sayılmayacaktır. O takdirde görevli bankanın Galata Şubesinin gecikmeksizin belgeleri, Kabataş Şubesine göndermesi gerekecektir. Belgelerin akreditif vadesinin son günü Galata Şubesine ibrazı halinde sorun yaşanabilecektir.
Geçen dönemde belgelerin görevli banka veya teyit bankası yerine lehtar tarafından doğrudan akreditif bankına gönderilip gönderilemeyeceği tartışılmıştır. 500 sayılı Kurallarda 42. maddenin açık hükmü karşısında akreditifin akreditif bankası nezdinde kullanımı veya ibraz yerinin gösterilmemesi halleri dışında belgelerin lehtar tarafından doğrudan akreditif bankasına gönderilemeyeceği; belgelerin akreditifte gösterilen ibraz yerine sunulmasının gerektiği, aksine davranışın akreditif vadesi içinde belgelerin ibraz edilmemesi riskini taşıdığı söylenebilir.
f) Akreditif işlemlerinde iştira
500 Sayılı Kurallara kadar iştira sadece akreditif belgeleri arasında yer alan poliçelerin satın alınması şeklinde uygulanıyordu. 500 Sayılı Kurallar daha sonra geniş bir iştira tanımı getirmiştir. 10. maddenin (bii) bendine göre iştira, iştiraya yetkili kılınan banka tarafından poliçelerin ve/veya belgelerin değerinin verilmesi anlamına gelir. Değeri verilmeden belgelerin sadece incelenmesi bir iştirayı oluşturmaz.
MTO Bankacılık Komisyonu “değerinin verilmesi” ibaresinin derhal ödeme (nakit, çekle ödeme, kredilendirme) veya ödeme yükümlülüğü altına girme anlamına geldiğini açıklamıştır.
Bir akreditifin iştirasından değil, sadece poliçelerin veya belgelerin iştirasından söz edilebilir. Bir bankanın belgeleri iştira etmesi halinde, banka belgeleri görevli bankaya, teyit bankasına her ikisi de yoksa, akreditif bankasına ibraz ederek akreditif bedelini tahsil etmektedir.
İştira bankası, akreditif bankasının rezerv koyarak belgeleri iade etmesi halinde, aralarındaki iç ilişkiye -alacak temliki, satın alınan belgelerde ayıp, sözleşme gibi- dayanarak lehtara rücu edecektir.
Akreditif belgelerini iştiraya yetkili bankalar, akreditifin “sınırlı iştira edilebilir” “restricted negociable” veya “serbest iştira edilebilir” “freely negociable” olmasına göre değişecektir. Serbestçe iştira edilebilir bir akreditifte her banka görevli banka, her bankanın her şubesi “ibraz yeri” şubesidir. Lehtara ödeme yapan iştira bankası görevli banka olarak, akreditif bankasına rücu edebilir.
500 Sayılı Kurallarda, akreditif bankasının bir ödeme bankası belirlemesi mecburi kılınmıştır. O takdirde iştira bankası ile ödeme bankası arasında bir fark kalmamaktadır. Olsa olsa ödeme bankasının ödemeyi kendi adına değil, akreditif bankası adına yaptığı ileri sürülebilecektir.
“İştira edilemez” akreditif düzenlemesi de mümkün bulunmaktadır. O takdirde bu akreditifin sadece akreditif bankasının gişelerinde ödeneceği kaydı konulmakta veya akreditifte “straight letter of credit” ibaresine yer verilmektedir.
“Sınırlı iştira” halinde iştira bankasının ismi ve belgelerin ibraz edileceği şubesi açıkça akreditifte gösterilecektir.
“Ödeme yeri” belirtilmeyen bir akreditifi her bankanın mı ödeyebileceği, bu nedenle “serbest iştira edilebilir” akreditiften mi söz edilebileceği, yoksa ödemenin sadece akreditif bankası tarafından mı yapılacağı tereddütlere yol açacaktır. 500 Sayılı Kurallarda bu konuda açıklık yoktur.
İştira bankası tartışılırken hatıra gelen husus, lehtarın belgeleri herhangi bir bankaya satıp satamayacağıdır. MTO Bankacılık Komisyonu konuyu tartışmış ve lehtarın belgeleri iştira bankası dışında bir bankaya da ibraz edebileceğini -satabileceği- bu bankanın da varsa teyit bankasına, yoksa akreditif bankasına belgeleri ibraz ederek ödeme talebinde bulunabileceğini kabul etmiştir. Bu durumda iştira bankasının belirlenmesinin ne önemi kalmaktadır. Bir bankanın “iştira” bankası olmasının önemli sonucu, iştira bankasına ibraz edilen belgelerin tıpkı görevli bankaya; teyit bankasına veya akreditif bankasına ibraz edilmiş sayılacağı, diğer bir deyişle iştira bankasına akreditif süresi içinde belgelerin ibrazının yeterli ve geçerli olacağıdır.
Uygulamada belgeler karşılığında ödemede bulunan üçüncü banka, belgeleri rambursman için akreditif bankasına göndermiş, akreditif bankası ibraz süresi geçtiği için ödemeyi reddetmiş, üçüncü banka belgelerin kendisine ibraz süresi içinde tevdi edildiği gerekçesi ile ısrar etmiştir. MTO Bankacılık Komisyonu iştira bankası olmayan bir bankanın belgeleri ancak akreditif vadesi içinde görevli bankaya, yoksa akreditif bankasına ibraz ederse, akreditif bankasının ödeme zorunluluğu olduğu görüşünü bildirmiştir.
İştira bankasının belgeleri ne kadar süresi içinde akreditif bankasına göndereceğine dair 500 Sayılı Kurallarda bir düzenleme yoktur. İhracatçı parasını almış olduğundan bu konu ile ilgilenmeyecektir. Oysa ithalatçı malları çekmek için belgeleri beklemektedir.
İştira bankasının da parasını almak için bir an önce belgeleri akreditif bankasına göndermesi beklenir. Ayrıca iştira bankası makul bir süre içinde belgeleri akreditif bankasına göndermez ise aralarındaki vekâlet ilişkisi nedeniyle akreditif bankasına karşı sorumlu olacaktır.
II- AKREDİTİFİN AÇILMASI, DEĞİŞTİRİLMESİ, SONA ERMESİ
Bir banka tarafından akreditif açılmasında, genelde akreditif açılması talimatı -akreditif küşat mektubu- veren amir; akreditifi açan akreditif bankası ve lehine akreditif açılan lehtar vardır. Ancak bir akreditif açılması için mutlaka bir amirin talimatına gerek yoktur. Örneğin bir banka satın alacağı bilgisayarlar için kendi lehine de doğrudan akreditif açabilir. Dar anlamda akreditif sözleşmesi akreditif bankası ile lehtar arasında bir sözleşmedir. Akreditif bankası akreditife uygun belgelerin akreditif vadesi içinde ibrazı karşılığında akreditif meblağını tek taraflı ödeme yükümlülüğü altına girer. Akreditifin lehtara ihbar bankası, görevli banka, teyit bankası ile ihbarı bir icap niteliğindedir.
Akreditifin lehtar tarafından kabulü ile akreditif sözleşmesi tamam olur. 500 Sayılı Kurallarda icabın kabulü ile ilgili bir düzenleme bulunmadığından, bu konuda lehtarın bulunduğu ülkenin yasaları geçerli olacaktır. Türkiye’deki lehtar açısından BK 6. madde göz önünde tutulacak, lehtarın açık bir kabulü gerekmeyecektir. Borçlar Kanununun 6. maddesinde icabı dermeyen eden kimse gerek işin hususi niteliğinden, gerekse hal ve mevkiinin icabından ötürü kabulü beklemek zorunda değilse; eğer icap münasip bir süre içinde reddedilmişse kabul olunmuş sayılır denilmektedir. Milletlerarası uygulamada da akreditif sözleşmesinin kabulü için açık bir kabul beklenmemekte, akreditifin ihbarı halinde zımni kabulün varlığı kabul edilmektedir.
Akreditif metninde değişiklik (500 Sayılı Kurallar 9/d-i) yapılabilmesi için akreditif bankası, varsa teyit bankası ve lehtarın muvafakatı gereklidir. 500 Sayılı Kurallarda “Lehtar bu değişiklikleri kabul veya reddettiğine ilişkin yazılı bildiri vermek zorundadır” (9/d-iii) denilmekte ise de; bu bildiriyi vermenin hukuki bir sonucu olmadığı aynı bentten anlaşılmaktadır. “Akreditif ve henüz kabul edilmemiş değişikliklere uygun vesaikin görevli bankaya veya amir bankaya ibrazı üzerine değişiklikler lehtarca kabul edilmiş sayılacak ve akreditif buna göre değiştirilmiş olacaktır”.
Uygulamada MTO’na göre “Lehtarın belli süre içinde değişiklik teklifini red ettiğini bildirmemesi halinde değişikliği kabul etmiş sayılacağı” şeklindeki akreditif kaydı geçersiz sayılmaktadır. Buna karşılık “belli süre içinde kabul edilmezse değişiklik önerisinin reddedildiği” şeklindeki bir kaydın geçerli olacağı söylenebilir.
Akreditife uygun belgelerin ibrazı ve ödemenin yapılması ile akreditif sona ereceği gibi, uygun olmayan belgelere rezerv konulması veya belgeler ibraz edilmeden akreditif vadesinin geçmesi ile de akreditif son bulur. Akreditifin tek taraflı olarak akreditif bankası tarafından iptali ise mümkün değildir. Akreditif sözleşmesi ancak lehtar ile akreditif bankasının anlaşması halinde iptal edilebilir.
III- AKREDİTİF TÜRLERİ
a) İthalat akreditifi – ihracat akreditifi
Akreditifler genelde satış sözleşmeleri dolayısıyla ve “mal akreditifleri” olarak uygulama alanı bulmakta ve uygulamada bankalarca ithalat ve ihracat akreditifi olarak adlandırılmaktadır.
Akreditifi ithalatçı açtırdığından ithalat akreditifleri Türkiye’de faaliyet gösteren bankalar tarafından (akreditif bankası) müşterileri ithalatçıların (amir) talebi üzerine açılmakta ve yabancı ülkelerdeki muhabirleri aracılığı ile yabancı ihracatçıya (lehtar) ihbar edilmektedir.
İhracat akreditiflerinde ise, Türkiye’deki ihracatçı lehtar durumunda olduğundan; yabancı ülkedeki ithalatçı Türkiye’deki ihracatçı (lehtar) lehine bir akreditif açılması için kendi ülkesindeki bankaya (akreditif bankası) talimat vermekte, yabancı ülkedeki akreditif bankasının muhabirleri olan Türkiye’de faaliyet gösteren bankalar ihbar bankası, görevli banka veya teyit bankası durumunda olmaktadırlar.
b) Dönülebilir – dönülemez akreditifler
Akreditifler dönülebilir ve dönülemez olarak da ayrılmaktadır. 400 Sayılı Kurallarda bir akreditifin dönülemez olduğu belirtilmemişse dönülebilir sayılmakta ve sorun yaşanmaktaydı. Dönülebilir bir akreditif, lehtar açısından bir güvence oluşturmadığından, 500 Sayılı Kurallarla bir akreditifin dönülebilir olduğu belirtilmedikçe dönülemez olduğu kabul edilmekle sorun çözülmüştür.
c) Belge ibrazında ödemeli akreditif – ertelemeli ödemeli akreditif
Kural olarak akreditif, akreditife uygun belgelerin ibrazı üzerine ödenir. Belgelerin ibrazı ile birlikte poliçe ibrazı da istenebilir. Poliçelerin damga vergisine tabi tutulması nedeniyle, Avrupa uygulamasında ayrıca poliçe istenmemesi yaygındır. Akreditifte uygun belge ibraz edilmesi halinde, ödemenin belgelerin ibrazından bir süre sonra yerine getirilmesi kararlaştırılmış ise, ertelemeli ödemeli akreditif söz konusu olur. Tüm akreditiflerin belli bir vade içermesi zorunlu olduğundan; ertelemeli ödemeli akreditifi (deferred payment l/c) uygulamada vadeli akreditif olarak adlandırmak hatalıdır.
Ertelemeli ödemeli akreditifte bankanın uygun belge ibrazı ile yükümlülüğü kesin olarak ortaya çıkacağından; belgeleri alan ithalatçının (amir) malların ayıplı, eksik vs. iddiaları ile akreditif bankasını ödemeden men ettirmesi mümkün değildir. Buna karşılık; ithalatçı malların ayıplı çıkması halinde satış akdine dayanarak ihracatçının akreditif bankası nezdindeki alacağına ihtiyati tedbir veya ihtiyati haciz koydurmak istemektedir. Bu durum malları sevketmiş, belgeleri alıcıya göndermiş bulunan satıcının güvencesini büyük ölçüde ortadan kaldırılabileceğinden, akreditif bedelinin bir süre sonra ödenmesi -malların kredili satılması- 1983 revizyonuna kadar Yeknesak Kurallarda yer almamış, ancak 400 Sayılı Kurallara bir gereksinme sonucu girmiştir.
Satıcı (lehtar) ertelemeli ödemeli akreditiflerde alacağı üzerine tedbir veya haciz konulması gibi bir sürpriz ile karşılaşmamak istiyorsa; akreditif bedeli kadar bir poliçenin akreditif bankasınca kabul edilerek veya aval verilerek kendisine verilmesini isteyecek ve poliçeyi iyi niyetli üçüncü kişilere ciro ederek; alacağı üzerine ithalatçının haciz vs. koydurmasını engelleyebilecektir.
d) Red clause – green clause akreditifler
Akreditif üzerinde önce kırmızı mürekkeple gösterildiği için “red clause” olarak adlandırılan akreditiflerde, belgelerin ibrazından önce, akreditif tutarının tamamı veya bir bölümü lehtara (satıcıya) avans olarak ödenmekte; böylece satıcıya prefinansman sağlanmaktadır. Burada akreditif bankası tarafından lehtara açılmış bir kredi söz konusu olmaktadır.
Green clause akreditifte ise, satıcının malın bir bölümünü bir umumi mağazaya depolaması halinde, kendisine bir makbuz verilmekte ve makbuzun bankaya ibrazı karşılığında akreditif tutarının bir kısmını banka lehtara ödemektedir.
e) Teminat akreditifleri (Stand-by l/c)
500 Sayılı Kurallarda mal akreditifleri yanı sıra; teminat akreditflerine de niteliklerine uygun olduğu ölçüde -Stand-by Letter of Credit- Yeknesak Kuralların uygulanacağı kabul edilmektedir.
Stand-by l/c’ler teminat niteliği taşısalar da hukuki açıdan teminat mektuplarından farklıdırlar. Teminat mektuplarında bir risk garanti edildiği, riskin doğmaması veya sona ermesi halinde bankanın ödeme yükümlülüğü son bulduğu halde; teminat akreditiflerinde belge niteliğinde olan yazılı tazmin talebinin akreditife uygun olması, akreditifte öngörülen şekilde düzenlenerek ibrazı halinde akreditif bankası, varsa teyit bankası -riskle bağlı olmaksızın- akreditif meblağını ödemek zorundadır.
Amerikan bankalarının, kendi mevzuatları gereği garanti ve teminat mektupları verememeleri nedeniyle, teminat mektubu ve kontrgaranti yerine geçmek üzere stand-by l/c düzenledikleri görülmektedir. Teminat akreditiflerinin vadeli olma zorunluluğu nedeniyle, vadesiz teminat mektubu verilmesi gerektiği takdirde stand-by l/c’ler her defasında otomatik vade uzatımı şeklinde verilmektedir.
IV- AKREDİTİF İŞLEMLERİNE KATILANLAR ARASINDAKİ İLİŞKİLER
500 Sayılı Kurallarda akreditif ilişkisi içinde akreditif bankası, amir, lehtar, teyit bankası, ihbar bankası, görevli banka, rambursman bankasından söz edilmektedir.
a) Akreditif bankası
aa) Akreditif bankası ile amir arasındaki ilişki
Akreditif bankası, amirin akreditif açılması teklifini kabul ederse, kural olarak amir lehine bir gayrinakdi kredi tahsis eder. Akreditife uygun belgeler vadesinde ibraz edilirse, akreditif bankası akreditif meblağını öder ve amire rücu eder. Amir ile banka arasındaki anlaşmaya göre; ödenen akreditif meblağı derhal tazmin edilmeyip nakdi krediye de dönüştürülebilir.
Amir ile akreditif bankası arasında bir vekâlet sözleşmesi ilişkisi vardır. Akreditif bankası genel olarak akreditif açmakla amire karşı vekilin hak ve yükümlülüklerini üstlenmektedir. Vekâlet ilişkisine göre, banka amirin icabını kabul ederse vekil olarak akreditifi açma yükümlülüğü altına girecek, keza akreditifi açarken amirin talimatına uyacaktır.
Buna karşılık, her vekâlet sözleşmesi bir temsil yetkisi içermediği gibi, burada da bir hizmetin verilmesi söz konusu olacak, yoksa akreditif bankası amiri temsilen onun nam ve hesabına akreditif açmayacaktır. 500 Sayılı Kurallara akreditif bankası akreditifi açtıktan sonra lehtara karşı bağımsız olarak bizzat kendisi sorumlu olacağından, amirin açılmış bir akreditifle ilgili olarak bankaya talimat vermesi -örneğin belgelere rezerv konması talimatı- mümkün olmayacaktır. Keza akreditif bankasının koyacağı rezervler için önce amirin talimatını ve onayını alması da söz konusu değildir.
Akreditif bankası, akreditifi lehtara muhabir bankası -ihbar bankası görevli banka veya teyit bankası- aracılığı ile göndermektedir. Muhabir bankanın kusurlu davranışından ötürü amir bir zarara uğrarsa, 500 Sayılı Kuralların 18. maddesine göre bundan akreditif bankası sorumlu tutulamayacaktır. 18. maddeye göre amirin talimatını yerine getirmek için bir bankanın hizmetinden yaralanan akreditif bankası bu işi amirin adına ve riski ona ait olmak üzere yapar, akreditif bankası seçimi kendi yapsa dahi, gönderdiği talimatın yerine getirtmediğinden ötürü hiçbir sorumluluk veya yükümlülük almaz.
Yargıtay eski bir kararında (HGK, 04.11.1964, 942/D 637 Adalet Dergisi, 1965 sh.730 vd.) amir ile akreditif bankası arasında bir vekâlet akdi ilişkisi olduğunu, akreditif bankasının muhabiri seçmesinden ötürü BK 391/2. maddeye göre amire karşı sorumlu olacağını -yetki kullanılırken takayyüt ve ihtimam gösterme yükümlülüğü- kabul etmiştir. Ancak 500 Sayılı Kuralların 18. maddesinin amir ile akreditif bankası arasında bir sözleşme niteliği kazandığı gözden kaçırılmayacak ve sorumluluktan kurtulma ile ilgili BK 99. madde hükmü burada uygulanacaktır.
Akreditif bankası, akreditife uygun belgeler süresi içinde ibraz edildiği takdirde ödeme yükümlülüğü altında olacak ve amire rücu hakkı doğacaktır. Amirin malların ayıplı olduğunu ileri sürmesi veya belgeleri almayı reddetmesi ödeme yükümlülüğünü etkilemeyecektir. Buna karşılık, belgeler akreditif süresi içinde ibraz edilmemiş ise veya akreditife uygun değilse, amirin ödeme yükümlülüğü yoktur. Amirin bu durumda rezerv koymayan akreditif bankasına ödeme zorunluluğu olmadığı gibi, akreditif bankası, akreditif bedelini amirin hesabından almış ise, bu bedelin iadesi için bankayı dava hakkına da sahiptir. Amirin herhangi bir nedenle akreditif konusu malları gümrükten çekmiş olması, belgelerin akreditife uygun olmaması halinde akreditif bedelini ödememe hakkını ortadan kaldırmaz. Zira akreditifin mallarla ilgisi yoktur. Malların çekilmesi akreditifi değil, satış akdini ilgilendirir.
İsviçre Federal Mahkemesinin de belirttiği gibi (BGE 78 II 52) akreditif bankasının belgeleri amire tevdi karşılığında, akreditif bedelini talep hakkı doğar. Akreditif bedelini lehtara ödemesi şart değildir.
bb) Akreditif bankası ile lehtar arasındaki ilişki
Akreditif bankası ile lehtar arasındaki sözleşme (dar anlamda akreditif sözleşmesi) akreditif bankasının akreditif şartlarına uygun belgelerin ibrazına bağlı mücerret bir borç ikrarını oluşturmaktadır.
Akreditif bankası örneğin amir ile arasındaki vekâletin geçerli olmadığı veya akreditif bedelinin amir tarafından yatırılmadığı gibi gerekçelerle lehtara ödemeden kaçınamaz.
500 Sayılı Kurallara göre akreditif bankası bir ödeme yeri bankası göstermek zorundadır. İhbar bankası ödeme yeri bankası değildir, ancak ödeme yeri bankası olarak atanabilir. Teyit bankası varsa ödeme yeri bankası teyit bankası olacaktır. Lehtar akreditife uygun belgelerle ödeme yeri bankasına başvurmadan doğrudan akreditif bankasına başvuramaz. Ödeme yeri bankası ödemeyi yapmadığı takdirdedir ki, lehtar akreditif bankasına başvuracaktır. Yargıtay da aynı görüştedir. Yüksek Mahkemeye göre (12.HD., 14.11.2000, 16851/17397, YKD, Mart 2001, sh.377) teyit bankası aynı zamanda ödeme yeri bankası olduğundan ..... lehtarın öncelikle teyit bankasına başvurması icabeder. Teyit bankası herhangi bir sebeple ödemeyi yazmaz ise lehtar o zaman akreditif bankasına başvurabilir”.
b) İhbar bankası
İhbar bankası, akreditif bankasının diğer ülkelerdeki muhabiri olup, herhangi bir sorumluluk yüklenmeden akreditifi lehtara ihbar etmektedir. 500 Sayılı Kurallarda mutlaka bir görevli banka gösterilmesi zorunlu olduğundan, görevli banka aynı zamanda ihbar bankası olmaktadır. Akreditif teyit edilirse, teyit bankası hem ihbar bankası, hem de görevli banka sayılmaktadır.
c) Görevli banka
500 Sayılı Kuralların 10/a.b.i maddesine göre görevli banka akreditif bankası ve/veya teyit bankası adına “ödeme yapmaya, ertelemeli ödeme yükümlülüğü altına girmeye, poliçe kabul etmeye ve iştira işlemi yapmaya yetkili bankadır”. 500 Sayılı Kurallarda yanıltıcı olarak görevli banka denilmekte ise de; burada lehtar açısından sadece yetkili bir banka söz konusudur. Ancak her akreditifte görevli bankanın yetkilerinin ne olduğunun gösterilmesi zorunludur. Sadece ödeme ile yetkili kılınmış banka, akreditif bankası veya teyit bankası adına taahhütte bulunamaz. Buna rağmen taahhüt altına girerse risk kendisine ait olur.
Görevli banka akreditif bankasının tüm yükümlülüklerini yüklenebilmektedir. Eğer bir akreditif sadece akreditif bankası nezdinde kullanılmayacak ise -ki bir akreditif bankası nezdinde kullanma çok istisnai bir durumdur- her akreditif bankası bir görevli banka göstermek zorundadır.
Akreditif bankası görevli banka atamazsa ne olacağı 500 Sayılı Kurallarda belirtilmemiştir. Görevli bankanın atanmadığı bir akreditifin geçerli olduğunda tereddüt yoksa da burada serbest iştiralı bir akreditif mi -diğer bir deyişle her bankanın görevli banka mı sayılacağı- yoksa sadece akreditif bankası nezdinde kullanılacak bir akreditif mi olduğu tartışmalıdır.
400 Sayılı Kurallardan farklı olarak 500 Sayılı Kuralların 13. maddesinin (b) ve 14. maddesinin (b) ve (d) fıkralarında görevli bankanın belgeleri makul süre içinde incelemesi, bunları kabul ve reddetmesi, akreditif ve teyit bankası ile birlikte düzenlenmiştir. Ancak görevli bankanın belgeleri 7 gün içinde incelememesi veya kabul yahut reddetmemesi, bu bankanın lehtara karşı herhangi bir sorumluluğuna neden olmamaktadır. Bu husus 10/c maddesinde çok açıktır: “Görevli banka teyit bankası olmadığı sürece, akreditif bankası tarafından görevli banka olarak tayin edilmesi bu banka için belge ibrazında ödeme yapmak, ertelemeli ödeme yükümlülüğüne girmek ve poliçeleri kabul etmek veya iştira yapmak için herhangi bir yükümlülük oluşturmaz”.
Görevli kılınan bankaya; akreditif bankası tarafından sadece yetki verilmiş ise, diğer bir deyişle -vekâlet akdi çerçevesinde görevli banka akreditif bankasına karşı bir yükümlülük altına girmemiş ise-, bu yetkiyi kullanmamaktan ötürü akreditif bankasına karşı da sorumlu olmaz. Buna karşılık, vekâlet akdi çerçevesinde görevli banka yükümlülük altına girmiş ise -belgeleri incelemez vs. ise- bu yükümlülükleri yerine getirmemekten ötürü sadece akreditif bankasına karşı sorumlu olur.
d) Teyit bankası
aa) Genel olarak
Lehtar genelde akreditifin kendi ülkesindeki bir banka tarafından teyidini isteyecektir. Böylece akreditif bankası yanı sıra ikinci bir banka da ödemeyi yükleneceği gibi, lehtar amirin ülkesindeki düzenlemelerden -örneğin döviz kısıtlamalarından- veya amirin ülkesindeki mahkemelerin verebilecekleri ihtiyati tedbir veya ihtiyati haciz gibi kararlardan etkilenmeyecektir. Keza lehtar akreditif bedelinin ödenmemesi halinde kendi ülkesindeki teyit bankasını dava etmeyi tercih edecektir.
Akreditif teyidi hiçbir şekilde teyit bankasının akreditif bankasının borcunu ödeyeceği şeklinde bir taahhüt veya garanti değildir. Teyit bankasının yükümlülüğü asli ve bağımsız bir yükümlülük olup teyit bankası ikinci bir akreditif bankasıdır.
Yargıtay da (12.HD., 14.11.2000, 16851/17973, YKD, Mart 2001, sh.377) Teyitli akreditifte akreditif bankasının yanında teyit bankasının bağımsız ve asli yükümlülüğü doğar. Aynı akreditif bankası gibi lehtara karşı, mücerret, asli ve bağımsız bir borç taahhüdü altına girer. Yani ikinci bir akreditif bankası gibidir demektedir.
bb) Teyit bankası ile lehtar arasındaki ilişki
Akreditifin teyidi lehtara bir icaptır. İcabın açık veya zımni olarak lehtar tarafından kabulü ve akreditife uygun belgelerin ibrazı halinde teyit bankasının ödeme yükümlülüğü doğar ve mücerret bir borç taahhüdü sözleşme konusu olur. Yargıtay (11.HD., 10.02.1977, 1976/5881, 1977/558, YKD 1978, sh. 1319) lehtarın münasip bir süre içinde reddetmemesi halinde teyit mektubunun ayrıca kabule gerek kalmaksızın hüküm ifade edeceğini, çünkü teyit bankasının gerek işin özelliğinden ve gerekse hal ve mevkiin icabından dolayı sarih bir kabulü beklemediği sonucuna varmıştır.
Teyit bankasının ödediği akreditif meblağını akreditif bankasına rücu edip edememesi ise lehtar açısından önemsizdir.
cc) Teyit bankası ile akreditif bankası arasındaki ilişki
Teyit bankası ile akreditif bankası arasındaki ilişki vekâlet ilişkisidir. İsviçre Federal Mahkemesi Bu ilişkide bir vekâlet söz konusudur. Akreditif bankası vekâlet veren, teyit bankası da teyit vermekle yükümlü vekildir demektedir (BGE 78 II 50).
500 Sayılı Kurallara göre (md.9/c) “Akreditif bankası diğer bir bankaya teyidini eklemesi için yetki verdiğinde veya istekte bulunduğunda, bu bankanın teyidini eklemeye hazır olmaması halinde, bu durumu gecikmeksizin akreditif bankasına bildirmesi zorunludur”.
Lehtara ödemede bulunan teyit bankası -belgelerin akreditife uygun olması koşulu ile- akreditif bankasına rücu hakkını elde eder.
İsviçre Federal Mahkemesi teyit bankasının akreditif bankasına rücu hakkını IBK 402/1, TBK 394/1 maddesine dayandırmaktadır (BGE 78 II 51). Bu fıkraya göre, akreditif bankasının teyit bankasının yaptığı harcamaları ödemesi gerekmektedir.
dd) Teyit bankası ile amir arasındaki ilişki
Teyit bankası ile amir arasında akdi bir ilişki yoktur.
e) Rambursman Bankası
Zorunlu olmamakla birlikte akreditiflerde sık olarak ödemede bulunan bankanın (talep bankası) akreditif meblağını akreditifte gösterilen bir üçüncü bankadan -rambursman bankası- talep edebileceği hükmüne yer verilmektedir. Rambursman bankası ile akreditif bankası arasında vekâlet ilişkisi vardır. Akreditif bankası rambursman bankasına verdiği ödeme yetkisini her zaman geri alabilir. Bu durumda veya yetki devam etse dahi talep bankasının ödememesi nedeniyle talep bankasının rambursman bankasına karşı herhangi bir hakkı bulunmaz. Buna karşılık, akreditifte bir rambursman bankası gösterilmişse, akreditif bankası öncelikle rambursman bankasından talepte bulunulmasını isteyebilir. Rambursman bankası ödemezse, akreditif bankasının yükümlülüğü doğar.
Rambursman bankası, belgeleri inceleme yükümlülüğü olmaksızın talep bankasına ödemede bulunur.
V- AKREDİTİF BELGELERİ, İNCELENMESİ VE SONUÇLARI
a) Genel olarak
Akreditif uygulaması tamamen belgelere dayandığından 500 Sayılı Kurallarda 20-38 maddeler belgelere ayrılmıştır. 20-23 maddelerde belgelerle ilgili genel düzenlemeler yapılmış olup; 23. maddeden itibaren tek tek belge türleri üzerinde duruluştur. Taraflar 500 Sayılı Kurallarda değinilmeyen, istedikleri tüm belgeleri de akreditif koşulu haline getirebilirler.
Akreditif belgeleri ile ilgili tüm maddelerde “aksi akreditifle belirtilmediği sürece”, “aksine akreditifte yetki verilmediği” şeklinde ibareler yer almaktadır.
b) Belgelerin gönderilmesi
Belgelerin süratle akreditif bankasına gönderilmesi amirin (ithalatçı) malları gümrükten çekmesi için büyük önem taşımaktadır. Görevli bankanın, teyit bankasının veya iştiraya yetkili bankanın lehtarın tevdi ettiği belgeleri ne kadar süre içinde akreditif bankasına göndereceklerine dair 500 Sayılı Kurallarda bir süre öngörülmemiştir.
Bankaların kendilerine tevdi edilen belgeleri makul bir süre içinde akreditif bankasına göndermeleri gerekir. Aksi takdirde bu bankalar akreditif bankasına karşı vekâlet ilişkisi içinde (BK 390) sorumlu olurlar.
Amir malları gümrükten çekebilmek için belgelerin bir an önce kendisine teslim edilmesini beklemekte olduğundan, bu yüzden akreditif bankasını sorumlu tutabilecektir. Özellikle, akreditif bankasının amire karşı,muhabir bankanın fiilinden sorumlu olması halinde (BK 391/2) zarar ziyandan sorumluluk söz konusu olacaktır.
Belgelerin gönderme sırasında kaybolmasından veya gecikmesinden ise bankalar sorumlu değildir (500 Sayılı Kurallar md.16).
c) Bankaların belgeleri makul özenle ve dış görünüşleri itibariyle inceleme yükümlülüğü
Bankalar belgeleri dış görünüşleri itibariyle inceleyecekler, bu incelemede makul özeni göstereceklerdir.
500 Sayılı Kurallarda makul özenin gösterilmesinde bir kıstas öngörülmüştür: “Belgelerin dış görünüşleri itibariyle akreditif şartlarına uygunluğu bu maddelerde yansıtılan milletlerarası standart bankacılık uygulaması ile belirlenecektir (md.13/a). Ancak nelerin milletlerarası standart bankacılık uygulaması olduğu da kuşkusuz tartışılacaktır.
Makul özen göstererek incelemeye bir örnek vermek gerekirse, akreditif belgesi oluşturan kalite raporu ihtimallere yer veriyorsa veya genel anlamlar taşıyorsa, farklı yorumlara neden oluyorsa lehtardan kesin rapor istenecektir.
Belgeler sadece dış görünüşleri itibariyle inceleneceğinden, belgelerin sahte olup olmadığı, geçerli olup olmadığı, imzaların sahte veya imzalayanların yetkili olup olmadığı incelenmeyecektir.
500 Sayılı Kuralların 20/d maddesinde “Akreditifte aksi belirtilmedikçe, bir belgenin tasdik edilmesi, geçerli kılınması, tevsik edilmesi, hukuki geçerlilik kazandırılması, vize edilmesi, onaylanması veya benzer bir isteği belirten bir şart, bu şartı dış görünüş itibariyle yerine getirdiği görülen herhangi bir imza, işaret, kaşe veya etikette yerine getirilmiş olacaktır” denilmektedir.
Belgeler şeklen uygunsa; amirin belgelerin sahte, eksik, tahrif edilmiş olduğunu iddia etmesi, dış görünüşlerine göre karar vermeyi kural olarak etkilemez. Aksi takdirde her amir, bu tür beyanlarla ödemeyi durdurabilirdi. Ancak bu kural kesin değildir, akreditif banksı vekâlet akdi ilişkisi içinde müvekkili amirin çıkarlarını korumak zorundadır. Bir belgedeki sahtecilik -örneğin bizzat belgeyi düzenleyen kuruluşça bildirilirse veya bu konuda delil getirilirse- akreditif bankası ödemeyi reddedecek ve akreditif meblağını yatırmak için mahkemeden tevdi mahalli istemesi gerekecektir.
Belgelerin dış görünüşleri itibariyle uygunluğu konusunda öğretide farklı iki görüş vardır.
Bir görünüşe göre, belgeler akreditif şartlarına kesin kez -harfi harfine- uygun olmalıdır (strict compliance). Daktilo hataları dahi belgelerin uygun olmadığı iddialarına yol açabilecektir. Örneğin akreditifte iki ayrı belge olarak sayılmasına rağmen “sağlık sertifikası” ile “kontrol sertifikası” tek kağıtta ise, Credit Number yerine (c) harfi küçük yazılmışsa, Number yerine (No) kullanılmak suretiyle credit no. denilmişse, banka bu belgeleri uygunsuz kabul edip rezerv koyabilecek midir?
Öğretide bu uygulamaya iyi niyet kurallarına göre bir kısıtlama getirilmesi gerektiği, “kesin kez uygunluk” kuralının uygulanması mantıksız ve saçma sonuçlara götürüyorsa itibar edilemeyeceği kabul edilmektedir. Esasen 500 Sayılı Kurallarda “kesin kez uygunluk” kuralına herhangi bir atıf da yoktur.
Milletlerarası akreditif uygulamasında genellikle kabul edilen kural “esas itibariyle uygunluk” “essential compliance” kuralıdır. 500 Sayılı Kurallarda da; belgelerin incelenmesinde “kesin kez uygunluk” kuralının önlenmesi için milletlerarası standart bankacılık uygulaması kabul edilmiştir.
Esasta uygunluk ilkesinin kabul edilmesi halinde “önemsiz” uygunsuzlukların “minor discrepancy” belgenin reddine neden olmayacağı sonucuna varılmaktadır.
500 Sayılı Kurallara göre, belgeler birbirleri ile uyum halinde de olmalıdır (md.13/a).
Akreditif koşulları arasında yer almayan belgeler incelemeye alınmayacaktır. 13. maddenin son paragrafına göre “Akreditif şartlarında yer almayan belgeler bankalarca incelenmeyecektir. Bankalar bu tür belgeleri aldıklarında onlara ibraz edenlere iade edecekler veya sorumluluk üstlenmeksizin ileteceklerdir.
Geçen dönemde birçok akreditif ibraz edilecek belgelerle bağlı olmaksızın özel şartlar içermekteydi. Örneğin “malların ambalajı, uzun deniz yolculuğuna müsait olmalıdır”, “geminin yaşı 15’ten fazla olmamalıdır”, “mallar gemide hava soğutmalı bölüme konulmalıdır” gibi. Belgeler dışında şartların geçerli olup olmadığı tartışılmıştır.
500 Sayılı Kuralların 13/c fıkrasına göre, akreditifte şart olarak verildiği halde bu şartlara ilişkin belge belirtilmediği takdirde bankalar bu şartları belirtilmemiş sayıp dikkate almayacaklardır.
d) Belgelerin makul bir süre içinde ve en geç yedi iş günü içinde incelenmesi
Yeknesak Kurallarda makul süre tanımı yoktur. MTO Bankacılık Komisyonuna intikal eden bir olayda stand/by L/C ile ilgili belgeler akreditif bankasına 22 Haziranda ibraz edilmiştir. Akreditif bankası 25 Haziranda belgelerin uygun olmadığına karar vermiş ve rezerv taşıyan teleksi 26 Haziranda hazırlamıştır. Bankacılık Komisyonuna talep edilen belgelerin yarım sahifelik bir statement ile poliçeden ibaret olduğu, belgeleri incelemenin 26 Hazirana kadar geciktirmenin makul bir süre sayılıp sayılmayacağı sorulmuştur. Bankacılık Komisyonu bu sürenin makul olmadığı, zira stand/by akreditiflerin incelenmesinin çok basit olduğu sonucuna varmıştır.
Paris İstinaf Mahkemesine göre makul süre 2, Alman ve İsviçre bankalarına göre 1-3, Pakistan ve Hindistan uygulamasında 15-30 gün olmuştur. Amerikan kanunlarına göre ise makul süre 3 gündür.
500 Sayılı Kurallarda makul sürenin azami sınırlaması 7 iş günüdür. 7 iş günü, belgeleri inceleyecek olan banka açısından ayrı ayrı belgeleri aldıkları günü izleyen günden başlamaktadır.
e) Belgelerin akreditif bankasına gönderilmesi ve akreditif meblağının talep edilmesi
Süresi içinde ibraz edilen belgeleri görevli banka tıpkı akreditif bankası gibi makul süre içinde -en geç 7 iş günü içinde- inceleyecek, uygun görürse akreditif bedelini ödeyecek ve belgeleri akreditif bankasına göndererek akreditif meblağını talep edecektir. Ancak görevli bankanın lehtara karşı hiçbir yükümlülüğü olmadığından, akreditif bedelini ödemeden veya belgelere rezerv koymadan da belgeleri, akreditif bankasına gönderebilecektir.
Görevli bankanın ne kadar süre içinde belgeleri akreditif bankasına göndereceğine dair 500 sayılı Kurallarda bir düzenleme yoktur. Görevli banka ile akreditif bankası arasında bir vekâlet ilişkisi oluştuğundan, makul bir süre içinde belgeleri yollaması gerektiği sonucuna varılacaktır.
Belgeler akreditif vadesi içinde görevli bankaya ibraz edildiği için; belgelerin akreditif bankasına ulaştığı tarih sadece belgeleri makul süre içinde -en geç 7 iş günü- inceleme açısından önem taşıyacaktır.
Akreditif bankası makul süre içinde -en geç 7 iş günü içinde- belgeleri inceleme, kabul veya reddetme yükümlülüğü altındadır. Makul süre geçtikten sonra belgelere rezerv koyup iadesi mümkün değildir.
Akreditif bankasının akreditife uygun olmadığı için belgelere makul süre içinde rezerv koyduğunu bildirmesi yeterli olmayacak; akreditif bankası rezervleri bildirmekle beraber; belgeleri iade veya emre hazır tuttuğunu da bildirecektir. Lehtar rezerv konulan belgeleri akreditif süresi içinde akreditife uygun hale getirerek bankaya tekrar ibraz etme hakkına sahiptir.
Akreditif teyit edilmiş ise teyit bankası görevli banka olarak kabul edilecektir. Böylece lehtarın belgeleri akreditif süresi içinde teyit bankasının ibraz yeri şubesine ibraz yükümlülüğü bulunmaktadır. Ancak teyit bankası herhangi bir görevli bankadan farklı olarak aynı zamanda ikinci bir akreditif bankasıdır. Bu nedenle teyit bankası akreditif vadesi içinde lehtar tarafından ibraz edilen belgeleri incelemeye alma; makul süre – en geç 7 iş günü – içinde inceleme, belgeler akreditife uygun değilse rezerv koyup iade veya emre hazır tutma, uygunsa veya makul süreyi geçirirse akreditif meblağını ödeme zorundadır.
Teyit bankası akreditif bedelini öderse, rücu için belgeleri akreditif bankasına gönderecektir. Akreditif bankası belgeleri aldığı tarihten itibaren makul sürede -en geç 7 iş günü- belgeleri inceleyecek, uygun bulmazsa rezerv koyup teyit bankasına iade edecektir. Teyit bankası belgelerin akreditife uygun olduğunda ısrar ederse iki banka arasında hukuki ihtilaf doğacaktır.
Uygulamada olduğu gibi, teyit bankasının akreditif meblağını ödemeyerek akreditif bankasına göndermesi ve onun cevabını beklemesi; makul süre -azami 7 iş günü- açısından teyit bankası için büyük risk oluşturacak, sürenin geçmesi halinde teyit bankası lehtara ödeme zorunda kalacaktır.
Teyit bankasının rezerv koyup iade ettiği belgeleri lehtarın akreditif bankasına gönderme hakkı vardır. O taktirde akreditif bankası -teyit bankası yokmuş gibi- yine makul süre içinde belgeleri inceleyecek, uygun görürse, akreditif meblağını ödeyecek veya rezerv koyup belgeleri lehtara iade edecektir.
VI- AMİR VEYA ÜÇÜNCÜ KİŞİLER TARAFINDAN, AKREDİTİF MEBLAĞLARININ ÖDENMEMESİ İÇİN MAHKEMEDEN İHTİYATİ TEDBİR VEYA İHTİYATİ HACİZ TALEBİNDE BULUNULMASI
Amir, satış akdinden ötürü satıcı ile aralarında ihtilâf çıkması ve özellikle ertelemeli ödemeli akreditiflerde belgeleri aldıktan sonra malları gümrükten çektiği zaman, malların satış sözleşmesi şartlarına aykırı, ayıplı, kusurlu veya miktar bakımından eksik olduğu sonucuna varması halinde, akreditif bankasının ve teyit bankasının ödememesi için Türk Mahkemelerinden ihtiyati tedbir veya ihtiyati haciz talebinde bulunmakta ve dava açmaktadır. Lehtardan alacaklı olduklarını ileri süren üçüncü kişilerin de aynı yola başvurdukları görülmektedir.
Yukarıda açıklandığı gibi akreditifin mallarla ilgisi yoktur. Akreditif bankası ve varsa teyit bankası, akreditif belgeleri dış görünümleri itibariyle, akreditife uygun ise, ödeme yükümlülüğü altındadırlar.
Ertelemeli ödemeli akreditiflerde de akreditif bankasının ve teyit bankasının -belgelere rezerv koymadıklarından- akreditif bedelini ödeme yükümlükleri kesinleşmekte; sadece akreditif bedelini ödeme belli tarihe kadar ertelenmektedir. Bu nedenle ne akreditif bankasının ne de teyit bankasının akreditif meblağını ödememesi için mahkemelerden tedbir istenemez. Ayrıca teyit bankası yurt dışında bulunduğundan, Türk Mahkemesi’nin vereceği ihtiyati tedbir kararı ne yabancı bir ülkede uygulanabilir, ne de yabancı bir bankaya karşı ileri sürülebilir.
Burada tek hatıra gelen yurt dışındaki lehtarın -ertelemeli ödemeli bir akreditifte- Türk bankasından olan akreditif alacağına Türk Mahkemesinin ihtiyati haciz koyulması kararını vermesi ve bunun bankaya bildirilmesidir. Lehtar yurt dışında olduğundan, ihtiyati haciz kararından sonra amirin lehtar aleyhine yurt dışında dava açması gerekmekte ise de uygulamada HUMK 9. maddesi istismar edilerek hem Türk Bankası hem de lehtar aleyhine Türkiye’de dava açılmakta ve amir aralarındaki satış akdine dayanarak veya üçüncü kişi başka nedenlerle lehtardan alacağı bulunduğunu ileri sürmektedir.
Bazı mahkeme kararlarında akreditifin teyitli olması halinde dahi lehtarın akreditif alacağı üzerine konulan ihtiyati haciz kararı nedeniyle akreditif bankasının teyit bankasına da ödeme yapmaması hükme bağlanmaktadır.
Oysa Türk Mahkemesinin aldığı ihtiyati tedbir veya ihtiyati haciz kararları, yurt dışındaki teyit bankasına karşı ileri sürülemeyecek ve teyit bankası lehtara ödeme zorunda kalacaktır. Akreditif bedelini ödeyen teyit bankası; akreditif bankasına karşı alacaklı sıfatını kazanmaktadır. Bu nedenle, ödemede bulunan teyit bankası ise, lehtarın alacağını değil, fakat kendi alacağını akreditif bankasından talep etmektedir. Türkiye’deki ithalatçı ile teyit bankası arasında bir alacak ilişkisi yoktur. Mahkemenin amirin, lehtardan alacağı nedeniyle teyit bankasının alacağına haciz uygulaması mümkün değildir.
Yargıtay’ın yeni kararlarından birinde konu açıklığa kavuşturulmuştur. Yargıtay’a intikal eden olayda, teyitli bir ithalat akreditifinde yurt dışındaki lehtar firmanın Türkiye’deki alacaklısı üçüncü kişi akreditif bankasına İİK 89 ihbarnamesi göndererek borçlusu lehtar firmanın teyitli akreditif alacağı üzerine haciz konulmasını istemiştir. Yüksek Mahkemeye göre (12. HD, 14.11.2000, 16851/17397)
“Teyit bankası ikinci bir akreditif bankası gibidir. Lehtar tarafından akreditif süresi içinde uygun belgelerin ibrazı halinde akreditif bedelini ödemekle yükümlüdür. Ödediği bedel için ise akreditif bankasına rücu eder. Teyit bankasının lehtara ödeme yapması ile akreditif bankasının lehtara karşı akreditif borcu sonra erer, ancak teyit bankasının alacağı doğar. Teyit bankasının isteyeceği alacak lehtarın alacağı değil, kendi alacağıdır. Akreditif lehtarının akreditif alacağının doğumu için ödeme yeri bankasına akreditif süresinde uygun belgeleri ibraz etmesi gerekir. Teyitli akreditifte teyit bankası aynı zamanda ödeme yeri bankası olduğundan teyitli akreditifin özellikleri de dikkate alınarak lehtarın öncelikle teyit bankasına başvurması icap eder. Teyit bankası herhangi bir sebeple ödeme yapmaz ise lehtar o zaman akreditif bankasına başvurabilir. Akreditif bankasının sonradan teyit bankasına ödememe talimatı vermesi teyitli akreditifin niteliği gereği mümkün değildir. Çünkü teyit bankası akreditifi teyit etmekle lehtara karşı akreditif bankasından ayrı, bağımsız ve asli yükümlülüğü doğar. Lehtara karşı bağımsız bir borç taahhüdü altına girer. Teyitli akreditifte lehtarın akreditif alacağı ödeme bankası olan teyit bankası nezdinde doğar. Alacağın akreditif bankası nezdinde doğması için lehtar tarafından teyit bankasına başvurulup ödeme yapılmaması nedeniyle akreditif bankasına lehtar tarafından başvuru yapılması gerekir”.
Prof.Dr. SEZA REİSOĞLU
I- GİRİŞ
a) Akreditifin önemi, alıcı ve satıcıya sağladığı güvenceler
Milletlerarası ticarette devletlerin hukuk sistemlerindeki ve mahkemelerin uygulamalarındaki farklılıklar, her ülkedeki teamüllerin özellikleri, döviz mevzuatlarındaki kısıtlamalar, değişik ülkelerdeki satıcı ve alıcılar açısından önemli rizikolar taşımaktadır. Bu rizikoların giderilmesinde tüm dünyada başvurulan en yaygın yöntem bankalar aracılığı ile açılan akreditiflerdir.
Satıcı, akreditifte öngörülen ve alıcı tarafından belirlenen belgeleri bankaya ibraz karşılığında alacağını tahsil emekte, alıcı ise istediği belgelerin kendisine verilmesi karşılığında, akreditif bedelini ödemektedir.
Akreditif konusunda en önemli hukuki düzenleme, Milletlerarası Ticaret Odasınca yürürlüğe sokulan ve 1994 yılından beri uygulanan “500 Sayılı Akreditifle İlgili yeknesak Kurallar”dır.
Bu kurallar gerek satıcı (Lehtar) ve gerekse alıcı (amir) açısından belirli güvenceler getirmekte ise de esas itibariyle satıcının korunduğu gözden kaçırılmamalıdır.
Satıcı akreditifte belirlenen belgeleri ibraz etmekle -kural olarak- akreditif bedelini tahsil etme hakkına sahip olmaktadır. Diğer bir deyişle, dış görünüşü itibariyle akreditife uygun belgeleri bankaya ibraz eden satıcı akreditif bankasına -varsa teyit bankasına- karşı bir alacak hakkı elde etmekte; bankanın belgeleri kabul etmeyi reddetmesi veya haksız olarak rezerv koyması halinde dava yoluyla alacağını alabilmektedir.
Buna karşılık; bankalar belgeleri sadece dış görünüşleri itibariyle ve makul bir özenle inceleme yükümlülüğü altında olduklarından, belgelerin, örneğin imzaların sahte olmasından ötürü tüm yükümlülük alıcıya ait olacak; malların sevkedilmediği halde sahte bir konşimento düzenlenmiş olsa dahi konşimento dış görünümü itibariyle geçerli ise, ithalatçı akreditif bedelini akreditif bankasına ödemek zorunda kalacaktır. Buna karşılık, ertelemeli ödemeli bir akreditif söz konusu ise, belgelerin sahteliğinin anlaşılması halinde, alıcının ikazı üzerine, satıcıya ödeme yapılmayacaktır.
Uygulamada daha büyük sorun, gönderilen malların satış sözleşmesi koşullarına uygun olmaması -düşük kaliteli, ayıplı, hasarlı, eksik olması veya başka mal gönderilmesi- halinde söz konusu olacaktır.
500 Sayılı Kurallara göre akreditif sadece belgelere dayandığından; bankaların yükümlülükleri hiçbir şekilde malları ilgilendirmediğinden, alıcının mallar açısından önemli bir risk taşıdığı görülmektedir.
İthalatçı kendisini korumak için, akreditif koşulları arasına satıcının ülkesindeki bir gözetim şirketinin –belgede belirlenen hususları içeren- bir rapor vermesini koyabilecektir. Buna karşılık, malların alıcı tarafından kabulüne bağlı bir akreditif açılamayacaktır.
Keza alıcı akreditif koşulları arasında, malların satış sözleşmesine aykırı olması halinde zararlarını karşılamak üzere ve satıcının yükümlülüklerinin garantisi olarak bir banka teminat mektubuna da yer verebilecektir.
b) Bankacılık açısından akreditifin bir kredi olup olmadığı
Akreditif kelimesinde “kredi”ye yer verilmektedir. Türkçe’de akreditif yanı sıra vesikalı kredi denildiği gibi Fransızca’da credit documentaire, İngilizce’de letter of credit, Almanca’da Dokumenten-akkreditiv kelimeleri kullanılmaktadır. Dar açıdan akreditif, akreditif bankasının belirli belgelerin ibrazı karşılığında lehtara (satıcı-ihracatçı) belli bir meblağı ödeme taahhüdünü içeren bir sözleşmedir ve bir kredi söz konusu değildir. Bir bankanın ithalatçının talimatı üzerine bir akreditif açması da hukuki açıdan mutlaka ithalatçıya açılmış bir kredi değildir. İthalatçı akreditif bedelinin tamamını bankaya yatırdığı takdirde, bir nakdi kredi söz konusu olmayıp; banka hizmet karşılığı bir komisyon almaktadır. Buna karşılık, ithalat mevzuatı çerçevesinde; ithalatçının akreditif talimatı üzerine bankaca kendisine bir gayrinakdi kredi açıldığını ve bankanın akreditif meblağını lehtara ödemesi üzerine bu meblağı ithalatçıya rücu ettiğini belirtmek gerekir.
c) 500 Sayılı Milletlerarası Yeknesak Kuralların niteliği ve bağlayıcılığı
Akreditif özel bir borç ilişkisi olmasına rağmen, yasal bir düzenlemesi yoktur. Örneğin akreditif diğer sözleşme tiplerinden farklı olarak ne Borçlar Kanununda “özel borç ilişkileri” bölümünde, ne de diğer özel bir yasada düzenlenmemiştir.
Akreditifler hakkında Milletlerarası Antlaşmalar da yapılmamıştır. Yabancı hukuk sistemlerinde de Amerika Birleşik Devletleri dışında akreditifi teferruatlı olarak düzenleyen hükümler bulunmamaktadır. İtalyan Medeni Kanununda çok eksik olarak akreditife değinilmekte, Arap ülkelerinde de yasalarda akreditife yer verilmektedir.
Milletlerarası ticarette tüm dünyada uygulanan kurallar MTO’nun 500 Sayılı Akreditifle İlgili Yeknesak kurallardır. Amerika Birleşik Devletleri de diğer ülkelerle yaptığı akreditif anlaşmalarında kendi iç kurallarını değil, fakat 500 sayılı Kuralları uygulamaktadır.
Ne bir kanun, ne bir milletlerarası anlaşma, ne de ticari örf ve adet hukuku oluşturmayan 500 Sayılı Kuralların gücü; akreditif metninde 500 Sayılı Kuralların uygulanacağına dair yapılan atfa dayanmaktadır. Bu atıf sayesinde 500 Sayılı Kurallar akreditif sözleşmesinin bir parçası haline gelmektedir. Belirtmek gerekir ki, akreditifler yaygın biçimde swift mesajları ile iletilmekte, ancak swift mesajlarında 500 sayılı Kurallara atıf mümkün bulunmamaktadır. Dresdner Bank MTO Bankacılık Komisyonuna başvurarak endişelerini dile getirmiş, Bankacılık Komisyonu swift mesajı ile akreditif açılmasında bir sorun görmemiştir. Komisyona göre bankalar tarafından imzalanmış bulunan swift ile ilgili protokolde, swift ile gönderilen tüm akreditif mesajlarının aksi söylenmedikçe MTO’nun akreditifler ile ilgili Yeknesak Kurallarına tabi olduğu kabul edilmektedir. Buna uygun olarak akreditif bankası lehtara karşı Yeknesak Kuralların sorumluluklarını yüklenmektedir.
Bankalar açısından bir sorun bulunmamasına karşı lehtar ve amir açısından sorun yaşanabilecektir. Bu nedenle, amir bir akreditif talimatı verirken mutlaka akreditif metninde 500 Sayılı Kurallara atıf yapmalı, muhabir banka da swift mesajını lehtara ihbar ederken, akreditifin 500 Sayılı Kurallara tabi olduğu hususunu ilave etmelidir.
500 Sayılı Kuralların aynen kabul edilmesi zorunlu değildir. Değiştirilemeyecek olan temel kuralları -örneğin akreditifin vadeli olması, akreditifin mallarla değil belgelerle ilgili olması, vs.- dışında tarafların 500 Sayılı Kuralların bazı maddelerinin uygulanmayacağını veya bazı maddelerin ne anlama geldiğini serbestçe belirlemeleri mümkün ve geçerlidir.
d) Akreditifin bağımsızlığı, münhasıran belgelerle ilgili oluşu
500 Sayılı Kuralların 3. maddesi akreditifin bağımsızlığını ve lehtara karşı belgelere bağlı olarak mücerret borç ikrarını açıkça vurgulamaktadır.
3. maddeye göre,
“a) Akreditifler doğaları itibariyle, dayandırılabilecekleri satış sözleşmelerinden veya diğer sözleşmelerden ayrı işlemlerdir ve akreditifte her ne şekilde olursa olsun bu sözleşmelere değinilmiş olsa dahi bu sözleşmeler bankaları ilgilendirmez ve bağlamazlar. Dolayısıyla, bir bankanın akreditife ilişkin ödeme, poliçe kabul etme ve ödeme, iştira veya diğer herhangi bir yükümlülüğü amirin akreditif bankası veya lehtarla olan ilişkisinden kaynaklanan hak taleplerine ve savunmalarına tabi değildir.
b) Bir lehtar, hiçbir zaman bankalar arasında ve akreditif amiri ile akreditif bankası arasında mevcut sözleşme ilişkilerinden yarar sağlayamaz”.
3. maddenin açık düzenlemesi sonucu Akreditif bankası amirle, görevli banka veya teyit bankası arasındaki sözleşme ilişkisini veya amirle lehtar arasındaki sözleşme ilişkisini lehtara karşı ileri süremez.
Keza lehtar amir ile akreditif bankası, akreditif bankası ile görevli banka veya teyit bankası arasındaki ilişkileri akreditif bankasına karşı ileri süremez. Diğer akdi ilişkiler sadece sözleşme taraflarını ilgilendirir. Akreditifin 3. maddede açıklanan bağımsızlığı yanı sıra, 4. maddede de akreditifin mallarla ilgisinin olmadığı vurgulanmaktadır.
4. maddeye göre “Akreditif işlemlerinde tüm ilgili taraflar belgelerin ilgili olabileceği mal, hizmet ve/veya diğer yapılan işleri değil, belgeleri göz önünde bulundurarak (belgeler üzerinde) işlem yaparlar.
İsviçre Federal Mahkemesi de verdiği kararlarda (BGE 115 II 70, BGE III 26, BGE 100 II 150 E 4a) Bankalar açısından mallarla belgeler arasında hiçbir ilişki yoktur. Mal ile ilgili sözleşmelerin tamamen yerine getirildiğinin ispat edilmesi halinde dahi akreditife uygun olmayan belgeler kabul edilmeyecektir demektedir. Yargıtay da aynı görüştedir (11.HD., 08.12.1981) Vesikalı akreditifte bütün ilgililer tarafından emtia değil, vesaik nazara alınır. Malın ayıplı olup olmadığı hususu bankaları ilgilendirmez. Malın ayıplı oluşundan doğan uyuşmazlıkları alıcı (ithalatçı) ve satıcı (ihracatçı) arasında halledilebilecek bir meseledir.
e) Akreditifte vade ve belgeleri ibraz yeri
aa) Akreditifte vade
Her akreditif mutlaka vadelidir. Lehtar vade içinde her zaman belgeleri ibraz edebilir. Belgelerin -mücbir sebepler dahil- akreditif vadesi içinde akreditifte gösterilen ibraz yerinde ibraz edilmemesi halinde akreditif sorumluluğu sona erer.
Ancak belge ibrazı ile ilgili olarak 500 Sayılı Kurallarda özel bir madde de bulunmaktadır. 43. maddeye göre, taşıma belgesinin ibrazının istendiği her akreditifte sevk tarihinden sonra vesaikin ibraz edilmesi gereken belirli bir sürenin şarta bağlanması gerekir.
Taşıma belgesinin ibrazı için belli bir süre konulmamışsa, bankalar sevk tarihinden 21 gün içinde kendilerine ibraz edilmeyen belgeleri -henüz akreditifin vadesi dolmamış olsa dahi- kabul etmeyeceklerdir. Kuşkusuz son ibraz tarihi olan akreditif vadesi hiçbir şekilde aşılamayacaktır.
Vade içinde rezerv konulmuş belgelerin tamamlanması mümkün ve geçerlidir.
Vade kesin olup, belgeler mücbir sebeplerle dahi vade içinde ibraz edilmez ise akreditif son bulur.
Vadenin aynı süre ile bir veya birden fazla otomatik olarak uzayacağı kaydı geçerlidir.
bb) Belgeleri ibraz yeri
500 Sayılı Kurallarda (md.42) “Bütün akreditiflerde belgelerin ibraz yerinin veya serbestçe iştira edebilecek olan akreditifler hariç, iştira için belgelerin ibraz yerinin şart olarak belirtilmesi zorundadır” denilmiş, ancak ibraz yeri ile neyin kastedildiği açıklanmamıştır.
Bu maddeye göre akreditif metninde,
- akreditif bankası nezdinde kullanılacaksa kural olarak akreditif bankasının bir şubesinin,
- görevli banka belirlenmiş ise görevli bankanın, teyit bankası varsa görevli banka sayılan teyit bankasının bir şubesinin,
- sınırlı iştira akreditifinde iştira bankasının bir şubesinin,
- serbest iştira akreditiflerde her bankanın her şubesinin,
belgelerin ibraz yeri olarak belirlenmesi gerekeceği söylenebilir.
İbraz yeri, 500 Sayılı Kurallara göre iki bakımdan büyük önem taşımaktadır.
- Belgeler akreditif vadesi sonuna kadar ibraz yerine ibraz edilmez ise, akreditif sona erecektir.
- Belgeler ibraz yeri dışında bir şubeye ibraz edilirse makul süre -7 iş günü- başlamayacaktır. Örneğin, görevli Türk bankasının İstanbul Kabataş Şubesi “belgelerin ibraz yeri” olarak gösterilmiş ise, oysa lehtar belgeleri Bankanın kendi çalıştığı Galata Şubesine ibraz etmiş ise bu ibraz ne akreditif vadesi açısından ibraz, ne de makul sürenin hesaplanması açısında ibraz sayılmayacaktır. O takdirde görevli bankanın Galata Şubesinin gecikmeksizin belgeleri, Kabataş Şubesine göndermesi gerekecektir. Belgelerin akreditif vadesinin son günü Galata Şubesine ibrazı halinde sorun yaşanabilecektir.
Geçen dönemde belgelerin görevli banka veya teyit bankası yerine lehtar tarafından doğrudan akreditif bankına gönderilip gönderilemeyeceği tartışılmıştır. 500 sayılı Kurallarda 42. maddenin açık hükmü karşısında akreditifin akreditif bankası nezdinde kullanımı veya ibraz yerinin gösterilmemesi halleri dışında belgelerin lehtar tarafından doğrudan akreditif bankasına gönderilemeyeceği; belgelerin akreditifte gösterilen ibraz yerine sunulmasının gerektiği, aksine davranışın akreditif vadesi içinde belgelerin ibraz edilmemesi riskini taşıdığı söylenebilir.
f) Akreditif işlemlerinde iştira
500 Sayılı Kurallara kadar iştira sadece akreditif belgeleri arasında yer alan poliçelerin satın alınması şeklinde uygulanıyordu. 500 Sayılı Kurallar daha sonra geniş bir iştira tanımı getirmiştir. 10. maddenin (bii) bendine göre iştira, iştiraya yetkili kılınan banka tarafından poliçelerin ve/veya belgelerin değerinin verilmesi anlamına gelir. Değeri verilmeden belgelerin sadece incelenmesi bir iştirayı oluşturmaz.
MTO Bankacılık Komisyonu “değerinin verilmesi” ibaresinin derhal ödeme (nakit, çekle ödeme, kredilendirme) veya ödeme yükümlülüğü altına girme anlamına geldiğini açıklamıştır.
Bir akreditifin iştirasından değil, sadece poliçelerin veya belgelerin iştirasından söz edilebilir. Bir bankanın belgeleri iştira etmesi halinde, banka belgeleri görevli bankaya, teyit bankasına her ikisi de yoksa, akreditif bankasına ibraz ederek akreditif bedelini tahsil etmektedir.
İştira bankası, akreditif bankasının rezerv koyarak belgeleri iade etmesi halinde, aralarındaki iç ilişkiye -alacak temliki, satın alınan belgelerde ayıp, sözleşme gibi- dayanarak lehtara rücu edecektir.
Akreditif belgelerini iştiraya yetkili bankalar, akreditifin “sınırlı iştira edilebilir” “restricted negociable” veya “serbest iştira edilebilir” “freely negociable” olmasına göre değişecektir. Serbestçe iştira edilebilir bir akreditifte her banka görevli banka, her bankanın her şubesi “ibraz yeri” şubesidir. Lehtara ödeme yapan iştira bankası görevli banka olarak, akreditif bankasına rücu edebilir.
500 Sayılı Kurallarda, akreditif bankasının bir ödeme bankası belirlemesi mecburi kılınmıştır. O takdirde iştira bankası ile ödeme bankası arasında bir fark kalmamaktadır. Olsa olsa ödeme bankasının ödemeyi kendi adına değil, akreditif bankası adına yaptığı ileri sürülebilecektir.
“İştira edilemez” akreditif düzenlemesi de mümkün bulunmaktadır. O takdirde bu akreditifin sadece akreditif bankasının gişelerinde ödeneceği kaydı konulmakta veya akreditifte “straight letter of credit” ibaresine yer verilmektedir.
“Sınırlı iştira” halinde iştira bankasının ismi ve belgelerin ibraz edileceği şubesi açıkça akreditifte gösterilecektir.
“Ödeme yeri” belirtilmeyen bir akreditifi her bankanın mı ödeyebileceği, bu nedenle “serbest iştira edilebilir” akreditiften mi söz edilebileceği, yoksa ödemenin sadece akreditif bankası tarafından mı yapılacağı tereddütlere yol açacaktır. 500 Sayılı Kurallarda bu konuda açıklık yoktur.
İştira bankası tartışılırken hatıra gelen husus, lehtarın belgeleri herhangi bir bankaya satıp satamayacağıdır. MTO Bankacılık Komisyonu konuyu tartışmış ve lehtarın belgeleri iştira bankası dışında bir bankaya da ibraz edebileceğini -satabileceği- bu bankanın da varsa teyit bankasına, yoksa akreditif bankasına belgeleri ibraz ederek ödeme talebinde bulunabileceğini kabul etmiştir. Bu durumda iştira bankasının belirlenmesinin ne önemi kalmaktadır. Bir bankanın “iştira” bankası olmasının önemli sonucu, iştira bankasına ibraz edilen belgelerin tıpkı görevli bankaya; teyit bankasına veya akreditif bankasına ibraz edilmiş sayılacağı, diğer bir deyişle iştira bankasına akreditif süresi içinde belgelerin ibrazının yeterli ve geçerli olacağıdır.
Uygulamada belgeler karşılığında ödemede bulunan üçüncü banka, belgeleri rambursman için akreditif bankasına göndermiş, akreditif bankası ibraz süresi geçtiği için ödemeyi reddetmiş, üçüncü banka belgelerin kendisine ibraz süresi içinde tevdi edildiği gerekçesi ile ısrar etmiştir. MTO Bankacılık Komisyonu iştira bankası olmayan bir bankanın belgeleri ancak akreditif vadesi içinde görevli bankaya, yoksa akreditif bankasına ibraz ederse, akreditif bankasının ödeme zorunluluğu olduğu görüşünü bildirmiştir.
İştira bankasının belgeleri ne kadar süresi içinde akreditif bankasına göndereceğine dair 500 Sayılı Kurallarda bir düzenleme yoktur. İhracatçı parasını almış olduğundan bu konu ile ilgilenmeyecektir. Oysa ithalatçı malları çekmek için belgeleri beklemektedir.
İştira bankasının da parasını almak için bir an önce belgeleri akreditif bankasına göndermesi beklenir. Ayrıca iştira bankası makul bir süre içinde belgeleri akreditif bankasına göndermez ise aralarındaki vekâlet ilişkisi nedeniyle akreditif bankasına karşı sorumlu olacaktır.
II- AKREDİTİFİN AÇILMASI, DEĞİŞTİRİLMESİ, SONA ERMESİ
Bir banka tarafından akreditif açılmasında, genelde akreditif açılması talimatı -akreditif küşat mektubu- veren amir; akreditifi açan akreditif bankası ve lehine akreditif açılan lehtar vardır. Ancak bir akreditif açılması için mutlaka bir amirin talimatına gerek yoktur. Örneğin bir banka satın alacağı bilgisayarlar için kendi lehine de doğrudan akreditif açabilir. Dar anlamda akreditif sözleşmesi akreditif bankası ile lehtar arasında bir sözleşmedir. Akreditif bankası akreditife uygun belgelerin akreditif vadesi içinde ibrazı karşılığında akreditif meblağını tek taraflı ödeme yükümlülüğü altına girer. Akreditifin lehtara ihbar bankası, görevli banka, teyit bankası ile ihbarı bir icap niteliğindedir.
Akreditifin lehtar tarafından kabulü ile akreditif sözleşmesi tamam olur. 500 Sayılı Kurallarda icabın kabulü ile ilgili bir düzenleme bulunmadığından, bu konuda lehtarın bulunduğu ülkenin yasaları geçerli olacaktır. Türkiye’deki lehtar açısından BK 6. madde göz önünde tutulacak, lehtarın açık bir kabulü gerekmeyecektir. Borçlar Kanununun 6. maddesinde icabı dermeyen eden kimse gerek işin hususi niteliğinden, gerekse hal ve mevkiinin icabından ötürü kabulü beklemek zorunda değilse; eğer icap münasip bir süre içinde reddedilmişse kabul olunmuş sayılır denilmektedir. Milletlerarası uygulamada da akreditif sözleşmesinin kabulü için açık bir kabul beklenmemekte, akreditifin ihbarı halinde zımni kabulün varlığı kabul edilmektedir.
Akreditif metninde değişiklik (500 Sayılı Kurallar 9/d-i) yapılabilmesi için akreditif bankası, varsa teyit bankası ve lehtarın muvafakatı gereklidir. 500 Sayılı Kurallarda “Lehtar bu değişiklikleri kabul veya reddettiğine ilişkin yazılı bildiri vermek zorundadır” (9/d-iii) denilmekte ise de; bu bildiriyi vermenin hukuki bir sonucu olmadığı aynı bentten anlaşılmaktadır. “Akreditif ve henüz kabul edilmemiş değişikliklere uygun vesaikin görevli bankaya veya amir bankaya ibrazı üzerine değişiklikler lehtarca kabul edilmiş sayılacak ve akreditif buna göre değiştirilmiş olacaktır”.
Uygulamada MTO’na göre “Lehtarın belli süre içinde değişiklik teklifini red ettiğini bildirmemesi halinde değişikliği kabul etmiş sayılacağı” şeklindeki akreditif kaydı geçersiz sayılmaktadır. Buna karşılık “belli süre içinde kabul edilmezse değişiklik önerisinin reddedildiği” şeklindeki bir kaydın geçerli olacağı söylenebilir.
Akreditife uygun belgelerin ibrazı ve ödemenin yapılması ile akreditif sona ereceği gibi, uygun olmayan belgelere rezerv konulması veya belgeler ibraz edilmeden akreditif vadesinin geçmesi ile de akreditif son bulur. Akreditifin tek taraflı olarak akreditif bankası tarafından iptali ise mümkün değildir. Akreditif sözleşmesi ancak lehtar ile akreditif bankasının anlaşması halinde iptal edilebilir.
III- AKREDİTİF TÜRLERİ
a) İthalat akreditifi – ihracat akreditifi
Akreditifler genelde satış sözleşmeleri dolayısıyla ve “mal akreditifleri” olarak uygulama alanı bulmakta ve uygulamada bankalarca ithalat ve ihracat akreditifi olarak adlandırılmaktadır.
Akreditifi ithalatçı açtırdığından ithalat akreditifleri Türkiye’de faaliyet gösteren bankalar tarafından (akreditif bankası) müşterileri ithalatçıların (amir) talebi üzerine açılmakta ve yabancı ülkelerdeki muhabirleri aracılığı ile yabancı ihracatçıya (lehtar) ihbar edilmektedir.
İhracat akreditiflerinde ise, Türkiye’deki ihracatçı lehtar durumunda olduğundan; yabancı ülkedeki ithalatçı Türkiye’deki ihracatçı (lehtar) lehine bir akreditif açılması için kendi ülkesindeki bankaya (akreditif bankası) talimat vermekte, yabancı ülkedeki akreditif bankasının muhabirleri olan Türkiye’de faaliyet gösteren bankalar ihbar bankası, görevli banka veya teyit bankası durumunda olmaktadırlar.
b) Dönülebilir – dönülemez akreditifler
Akreditifler dönülebilir ve dönülemez olarak da ayrılmaktadır. 400 Sayılı Kurallarda bir akreditifin dönülemez olduğu belirtilmemişse dönülebilir sayılmakta ve sorun yaşanmaktaydı. Dönülebilir bir akreditif, lehtar açısından bir güvence oluşturmadığından, 500 Sayılı Kurallarla bir akreditifin dönülebilir olduğu belirtilmedikçe dönülemez olduğu kabul edilmekle sorun çözülmüştür.
c) Belge ibrazında ödemeli akreditif – ertelemeli ödemeli akreditif
Kural olarak akreditif, akreditife uygun belgelerin ibrazı üzerine ödenir. Belgelerin ibrazı ile birlikte poliçe ibrazı da istenebilir. Poliçelerin damga vergisine tabi tutulması nedeniyle, Avrupa uygulamasında ayrıca poliçe istenmemesi yaygındır. Akreditifte uygun belge ibraz edilmesi halinde, ödemenin belgelerin ibrazından bir süre sonra yerine getirilmesi kararlaştırılmış ise, ertelemeli ödemeli akreditif söz konusu olur. Tüm akreditiflerin belli bir vade içermesi zorunlu olduğundan; ertelemeli ödemeli akreditifi (deferred payment l/c) uygulamada vadeli akreditif olarak adlandırmak hatalıdır.
Ertelemeli ödemeli akreditifte bankanın uygun belge ibrazı ile yükümlülüğü kesin olarak ortaya çıkacağından; belgeleri alan ithalatçının (amir) malların ayıplı, eksik vs. iddiaları ile akreditif bankasını ödemeden men ettirmesi mümkün değildir. Buna karşılık; ithalatçı malların ayıplı çıkması halinde satış akdine dayanarak ihracatçının akreditif bankası nezdindeki alacağına ihtiyati tedbir veya ihtiyati haciz koydurmak istemektedir. Bu durum malları sevketmiş, belgeleri alıcıya göndermiş bulunan satıcının güvencesini büyük ölçüde ortadan kaldırılabileceğinden, akreditif bedelinin bir süre sonra ödenmesi -malların kredili satılması- 1983 revizyonuna kadar Yeknesak Kurallarda yer almamış, ancak 400 Sayılı Kurallara bir gereksinme sonucu girmiştir.
Satıcı (lehtar) ertelemeli ödemeli akreditiflerde alacağı üzerine tedbir veya haciz konulması gibi bir sürpriz ile karşılaşmamak istiyorsa; akreditif bedeli kadar bir poliçenin akreditif bankasınca kabul edilerek veya aval verilerek kendisine verilmesini isteyecek ve poliçeyi iyi niyetli üçüncü kişilere ciro ederek; alacağı üzerine ithalatçının haciz vs. koydurmasını engelleyebilecektir.
d) Red clause – green clause akreditifler
Akreditif üzerinde önce kırmızı mürekkeple gösterildiği için “red clause” olarak adlandırılan akreditiflerde, belgelerin ibrazından önce, akreditif tutarının tamamı veya bir bölümü lehtara (satıcıya) avans olarak ödenmekte; böylece satıcıya prefinansman sağlanmaktadır. Burada akreditif bankası tarafından lehtara açılmış bir kredi söz konusu olmaktadır.
Green clause akreditifte ise, satıcının malın bir bölümünü bir umumi mağazaya depolaması halinde, kendisine bir makbuz verilmekte ve makbuzun bankaya ibrazı karşılığında akreditif tutarının bir kısmını banka lehtara ödemektedir.
e) Teminat akreditifleri (Stand-by l/c)
500 Sayılı Kurallarda mal akreditifleri yanı sıra; teminat akreditflerine de niteliklerine uygun olduğu ölçüde -Stand-by Letter of Credit- Yeknesak Kuralların uygulanacağı kabul edilmektedir.
Stand-by l/c’ler teminat niteliği taşısalar da hukuki açıdan teminat mektuplarından farklıdırlar. Teminat mektuplarında bir risk garanti edildiği, riskin doğmaması veya sona ermesi halinde bankanın ödeme yükümlülüğü son bulduğu halde; teminat akreditiflerinde belge niteliğinde olan yazılı tazmin talebinin akreditife uygun olması, akreditifte öngörülen şekilde düzenlenerek ibrazı halinde akreditif bankası, varsa teyit bankası -riskle bağlı olmaksızın- akreditif meblağını ödemek zorundadır.
Amerikan bankalarının, kendi mevzuatları gereği garanti ve teminat mektupları verememeleri nedeniyle, teminat mektubu ve kontrgaranti yerine geçmek üzere stand-by l/c düzenledikleri görülmektedir. Teminat akreditiflerinin vadeli olma zorunluluğu nedeniyle, vadesiz teminat mektubu verilmesi gerektiği takdirde stand-by l/c’ler her defasında otomatik vade uzatımı şeklinde verilmektedir.
IV- AKREDİTİF İŞLEMLERİNE KATILANLAR ARASINDAKİ İLİŞKİLER
500 Sayılı Kurallarda akreditif ilişkisi içinde akreditif bankası, amir, lehtar, teyit bankası, ihbar bankası, görevli banka, rambursman bankasından söz edilmektedir.
a) Akreditif bankası
aa) Akreditif bankası ile amir arasındaki ilişki
Akreditif bankası, amirin akreditif açılması teklifini kabul ederse, kural olarak amir lehine bir gayrinakdi kredi tahsis eder. Akreditife uygun belgeler vadesinde ibraz edilirse, akreditif bankası akreditif meblağını öder ve amire rücu eder. Amir ile banka arasındaki anlaşmaya göre; ödenen akreditif meblağı derhal tazmin edilmeyip nakdi krediye de dönüştürülebilir.
Amir ile akreditif bankası arasında bir vekâlet sözleşmesi ilişkisi vardır. Akreditif bankası genel olarak akreditif açmakla amire karşı vekilin hak ve yükümlülüklerini üstlenmektedir. Vekâlet ilişkisine göre, banka amirin icabını kabul ederse vekil olarak akreditifi açma yükümlülüğü altına girecek, keza akreditifi açarken amirin talimatına uyacaktır.
Buna karşılık, her vekâlet sözleşmesi bir temsil yetkisi içermediği gibi, burada da bir hizmetin verilmesi söz konusu olacak, yoksa akreditif bankası amiri temsilen onun nam ve hesabına akreditif açmayacaktır. 500 Sayılı Kurallara akreditif bankası akreditifi açtıktan sonra lehtara karşı bağımsız olarak bizzat kendisi sorumlu olacağından, amirin açılmış bir akreditifle ilgili olarak bankaya talimat vermesi -örneğin belgelere rezerv konması talimatı- mümkün olmayacaktır. Keza akreditif bankasının koyacağı rezervler için önce amirin talimatını ve onayını alması da söz konusu değildir.
Akreditif bankası, akreditifi lehtara muhabir bankası -ihbar bankası görevli banka veya teyit bankası- aracılığı ile göndermektedir. Muhabir bankanın kusurlu davranışından ötürü amir bir zarara uğrarsa, 500 Sayılı Kuralların 18. maddesine göre bundan akreditif bankası sorumlu tutulamayacaktır. 18. maddeye göre amirin talimatını yerine getirmek için bir bankanın hizmetinden yaralanan akreditif bankası bu işi amirin adına ve riski ona ait olmak üzere yapar, akreditif bankası seçimi kendi yapsa dahi, gönderdiği talimatın yerine getirtmediğinden ötürü hiçbir sorumluluk veya yükümlülük almaz.
Yargıtay eski bir kararında (HGK, 04.11.1964, 942/D 637 Adalet Dergisi, 1965 sh.730 vd.) amir ile akreditif bankası arasında bir vekâlet akdi ilişkisi olduğunu, akreditif bankasının muhabiri seçmesinden ötürü BK 391/2. maddeye göre amire karşı sorumlu olacağını -yetki kullanılırken takayyüt ve ihtimam gösterme yükümlülüğü- kabul etmiştir. Ancak 500 Sayılı Kuralların 18. maddesinin amir ile akreditif bankası arasında bir sözleşme niteliği kazandığı gözden kaçırılmayacak ve sorumluluktan kurtulma ile ilgili BK 99. madde hükmü burada uygulanacaktır.
Akreditif bankası, akreditife uygun belgeler süresi içinde ibraz edildiği takdirde ödeme yükümlülüğü altında olacak ve amire rücu hakkı doğacaktır. Amirin malların ayıplı olduğunu ileri sürmesi veya belgeleri almayı reddetmesi ödeme yükümlülüğünü etkilemeyecektir. Buna karşılık, belgeler akreditif süresi içinde ibraz edilmemiş ise veya akreditife uygun değilse, amirin ödeme yükümlülüğü yoktur. Amirin bu durumda rezerv koymayan akreditif bankasına ödeme zorunluluğu olmadığı gibi, akreditif bankası, akreditif bedelini amirin hesabından almış ise, bu bedelin iadesi için bankayı dava hakkına da sahiptir. Amirin herhangi bir nedenle akreditif konusu malları gümrükten çekmiş olması, belgelerin akreditife uygun olmaması halinde akreditif bedelini ödememe hakkını ortadan kaldırmaz. Zira akreditifin mallarla ilgisi yoktur. Malların çekilmesi akreditifi değil, satış akdini ilgilendirir.
İsviçre Federal Mahkemesinin de belirttiği gibi (BGE 78 II 52) akreditif bankasının belgeleri amire tevdi karşılığında, akreditif bedelini talep hakkı doğar. Akreditif bedelini lehtara ödemesi şart değildir.
bb) Akreditif bankası ile lehtar arasındaki ilişki
Akreditif bankası ile lehtar arasındaki sözleşme (dar anlamda akreditif sözleşmesi) akreditif bankasının akreditif şartlarına uygun belgelerin ibrazına bağlı mücerret bir borç ikrarını oluşturmaktadır.
Akreditif bankası örneğin amir ile arasındaki vekâletin geçerli olmadığı veya akreditif bedelinin amir tarafından yatırılmadığı gibi gerekçelerle lehtara ödemeden kaçınamaz.
500 Sayılı Kurallara göre akreditif bankası bir ödeme yeri bankası göstermek zorundadır. İhbar bankası ödeme yeri bankası değildir, ancak ödeme yeri bankası olarak atanabilir. Teyit bankası varsa ödeme yeri bankası teyit bankası olacaktır. Lehtar akreditife uygun belgelerle ödeme yeri bankasına başvurmadan doğrudan akreditif bankasına başvuramaz. Ödeme yeri bankası ödemeyi yapmadığı takdirdedir ki, lehtar akreditif bankasına başvuracaktır. Yargıtay da aynı görüştedir. Yüksek Mahkemeye göre (12.HD., 14.11.2000, 16851/17397, YKD, Mart 2001, sh.377) teyit bankası aynı zamanda ödeme yeri bankası olduğundan ..... lehtarın öncelikle teyit bankasına başvurması icabeder. Teyit bankası herhangi bir sebeple ödemeyi yazmaz ise lehtar o zaman akreditif bankasına başvurabilir”.
b) İhbar bankası
İhbar bankası, akreditif bankasının diğer ülkelerdeki muhabiri olup, herhangi bir sorumluluk yüklenmeden akreditifi lehtara ihbar etmektedir. 500 Sayılı Kurallarda mutlaka bir görevli banka gösterilmesi zorunlu olduğundan, görevli banka aynı zamanda ihbar bankası olmaktadır. Akreditif teyit edilirse, teyit bankası hem ihbar bankası, hem de görevli banka sayılmaktadır.
c) Görevli banka
500 Sayılı Kuralların 10/a.b.i maddesine göre görevli banka akreditif bankası ve/veya teyit bankası adına “ödeme yapmaya, ertelemeli ödeme yükümlülüğü altına girmeye, poliçe kabul etmeye ve iştira işlemi yapmaya yetkili bankadır”. 500 Sayılı Kurallarda yanıltıcı olarak görevli banka denilmekte ise de; burada lehtar açısından sadece yetkili bir banka söz konusudur. Ancak her akreditifte görevli bankanın yetkilerinin ne olduğunun gösterilmesi zorunludur. Sadece ödeme ile yetkili kılınmış banka, akreditif bankası veya teyit bankası adına taahhütte bulunamaz. Buna rağmen taahhüt altına girerse risk kendisine ait olur.
Görevli banka akreditif bankasının tüm yükümlülüklerini yüklenebilmektedir. Eğer bir akreditif sadece akreditif bankası nezdinde kullanılmayacak ise -ki bir akreditif bankası nezdinde kullanma çok istisnai bir durumdur- her akreditif bankası bir görevli banka göstermek zorundadır.
Akreditif bankası görevli banka atamazsa ne olacağı 500 Sayılı Kurallarda belirtilmemiştir. Görevli bankanın atanmadığı bir akreditifin geçerli olduğunda tereddüt yoksa da burada serbest iştiralı bir akreditif mi -diğer bir deyişle her bankanın görevli banka mı sayılacağı- yoksa sadece akreditif bankası nezdinde kullanılacak bir akreditif mi olduğu tartışmalıdır.
400 Sayılı Kurallardan farklı olarak 500 Sayılı Kuralların 13. maddesinin (b) ve 14. maddesinin (b) ve (d) fıkralarında görevli bankanın belgeleri makul süre içinde incelemesi, bunları kabul ve reddetmesi, akreditif ve teyit bankası ile birlikte düzenlenmiştir. Ancak görevli bankanın belgeleri 7 gün içinde incelememesi veya kabul yahut reddetmemesi, bu bankanın lehtara karşı herhangi bir sorumluluğuna neden olmamaktadır. Bu husus 10/c maddesinde çok açıktır: “Görevli banka teyit bankası olmadığı sürece, akreditif bankası tarafından görevli banka olarak tayin edilmesi bu banka için belge ibrazında ödeme yapmak, ertelemeli ödeme yükümlülüğüne girmek ve poliçeleri kabul etmek veya iştira yapmak için herhangi bir yükümlülük oluşturmaz”.
Görevli kılınan bankaya; akreditif bankası tarafından sadece yetki verilmiş ise, diğer bir deyişle -vekâlet akdi çerçevesinde görevli banka akreditif bankasına karşı bir yükümlülük altına girmemiş ise-, bu yetkiyi kullanmamaktan ötürü akreditif bankasına karşı da sorumlu olmaz. Buna karşılık, vekâlet akdi çerçevesinde görevli banka yükümlülük altına girmiş ise -belgeleri incelemez vs. ise- bu yükümlülükleri yerine getirmemekten ötürü sadece akreditif bankasına karşı sorumlu olur.
d) Teyit bankası
aa) Genel olarak
Lehtar genelde akreditifin kendi ülkesindeki bir banka tarafından teyidini isteyecektir. Böylece akreditif bankası yanı sıra ikinci bir banka da ödemeyi yükleneceği gibi, lehtar amirin ülkesindeki düzenlemelerden -örneğin döviz kısıtlamalarından- veya amirin ülkesindeki mahkemelerin verebilecekleri ihtiyati tedbir veya ihtiyati haciz gibi kararlardan etkilenmeyecektir. Keza lehtar akreditif bedelinin ödenmemesi halinde kendi ülkesindeki teyit bankasını dava etmeyi tercih edecektir.
Akreditif teyidi hiçbir şekilde teyit bankasının akreditif bankasının borcunu ödeyeceği şeklinde bir taahhüt veya garanti değildir. Teyit bankasının yükümlülüğü asli ve bağımsız bir yükümlülük olup teyit bankası ikinci bir akreditif bankasıdır.
Yargıtay da (12.HD., 14.11.2000, 16851/17973, YKD, Mart 2001, sh.377) Teyitli akreditifte akreditif bankasının yanında teyit bankasının bağımsız ve asli yükümlülüğü doğar. Aynı akreditif bankası gibi lehtara karşı, mücerret, asli ve bağımsız bir borç taahhüdü altına girer. Yani ikinci bir akreditif bankası gibidir demektedir.
bb) Teyit bankası ile lehtar arasındaki ilişki
Akreditifin teyidi lehtara bir icaptır. İcabın açık veya zımni olarak lehtar tarafından kabulü ve akreditife uygun belgelerin ibrazı halinde teyit bankasının ödeme yükümlülüğü doğar ve mücerret bir borç taahhüdü sözleşme konusu olur. Yargıtay (11.HD., 10.02.1977, 1976/5881, 1977/558, YKD 1978, sh. 1319) lehtarın münasip bir süre içinde reddetmemesi halinde teyit mektubunun ayrıca kabule gerek kalmaksızın hüküm ifade edeceğini, çünkü teyit bankasının gerek işin özelliğinden ve gerekse hal ve mevkiin icabından dolayı sarih bir kabulü beklemediği sonucuna varmıştır.
Teyit bankasının ödediği akreditif meblağını akreditif bankasına rücu edip edememesi ise lehtar açısından önemsizdir.
cc) Teyit bankası ile akreditif bankası arasındaki ilişki
Teyit bankası ile akreditif bankası arasındaki ilişki vekâlet ilişkisidir. İsviçre Federal Mahkemesi Bu ilişkide bir vekâlet söz konusudur. Akreditif bankası vekâlet veren, teyit bankası da teyit vermekle yükümlü vekildir demektedir (BGE 78 II 50).
500 Sayılı Kurallara göre (md.9/c) “Akreditif bankası diğer bir bankaya teyidini eklemesi için yetki verdiğinde veya istekte bulunduğunda, bu bankanın teyidini eklemeye hazır olmaması halinde, bu durumu gecikmeksizin akreditif bankasına bildirmesi zorunludur”.
Lehtara ödemede bulunan teyit bankası -belgelerin akreditife uygun olması koşulu ile- akreditif bankasına rücu hakkını elde eder.
İsviçre Federal Mahkemesi teyit bankasının akreditif bankasına rücu hakkını IBK 402/1, TBK 394/1 maddesine dayandırmaktadır (BGE 78 II 51). Bu fıkraya göre, akreditif bankasının teyit bankasının yaptığı harcamaları ödemesi gerekmektedir.
dd) Teyit bankası ile amir arasındaki ilişki
Teyit bankası ile amir arasında akdi bir ilişki yoktur.
e) Rambursman Bankası
Zorunlu olmamakla birlikte akreditiflerde sık olarak ödemede bulunan bankanın (talep bankası) akreditif meblağını akreditifte gösterilen bir üçüncü bankadan -rambursman bankası- talep edebileceği hükmüne yer verilmektedir. Rambursman bankası ile akreditif bankası arasında vekâlet ilişkisi vardır. Akreditif bankası rambursman bankasına verdiği ödeme yetkisini her zaman geri alabilir. Bu durumda veya yetki devam etse dahi talep bankasının ödememesi nedeniyle talep bankasının rambursman bankasına karşı herhangi bir hakkı bulunmaz. Buna karşılık, akreditifte bir rambursman bankası gösterilmişse, akreditif bankası öncelikle rambursman bankasından talepte bulunulmasını isteyebilir. Rambursman bankası ödemezse, akreditif bankasının yükümlülüğü doğar.
Rambursman bankası, belgeleri inceleme yükümlülüğü olmaksızın talep bankasına ödemede bulunur.
V- AKREDİTİF BELGELERİ, İNCELENMESİ VE SONUÇLARI
a) Genel olarak
Akreditif uygulaması tamamen belgelere dayandığından 500 Sayılı Kurallarda 20-38 maddeler belgelere ayrılmıştır. 20-23 maddelerde belgelerle ilgili genel düzenlemeler yapılmış olup; 23. maddeden itibaren tek tek belge türleri üzerinde duruluştur. Taraflar 500 Sayılı Kurallarda değinilmeyen, istedikleri tüm belgeleri de akreditif koşulu haline getirebilirler.
Akreditif belgeleri ile ilgili tüm maddelerde “aksi akreditifle belirtilmediği sürece”, “aksine akreditifte yetki verilmediği” şeklinde ibareler yer almaktadır.
b) Belgelerin gönderilmesi
Belgelerin süratle akreditif bankasına gönderilmesi amirin (ithalatçı) malları gümrükten çekmesi için büyük önem taşımaktadır. Görevli bankanın, teyit bankasının veya iştiraya yetkili bankanın lehtarın tevdi ettiği belgeleri ne kadar süre içinde akreditif bankasına göndereceklerine dair 500 Sayılı Kurallarda bir süre öngörülmemiştir.
Bankaların kendilerine tevdi edilen belgeleri makul bir süre içinde akreditif bankasına göndermeleri gerekir. Aksi takdirde bu bankalar akreditif bankasına karşı vekâlet ilişkisi içinde (BK 390) sorumlu olurlar.
Amir malları gümrükten çekebilmek için belgelerin bir an önce kendisine teslim edilmesini beklemekte olduğundan, bu yüzden akreditif bankasını sorumlu tutabilecektir. Özellikle, akreditif bankasının amire karşı,muhabir bankanın fiilinden sorumlu olması halinde (BK 391/2) zarar ziyandan sorumluluk söz konusu olacaktır.
Belgelerin gönderme sırasında kaybolmasından veya gecikmesinden ise bankalar sorumlu değildir (500 Sayılı Kurallar md.16).
c) Bankaların belgeleri makul özenle ve dış görünüşleri itibariyle inceleme yükümlülüğü
Bankalar belgeleri dış görünüşleri itibariyle inceleyecekler, bu incelemede makul özeni göstereceklerdir.
500 Sayılı Kurallarda makul özenin gösterilmesinde bir kıstas öngörülmüştür: “Belgelerin dış görünüşleri itibariyle akreditif şartlarına uygunluğu bu maddelerde yansıtılan milletlerarası standart bankacılık uygulaması ile belirlenecektir (md.13/a). Ancak nelerin milletlerarası standart bankacılık uygulaması olduğu da kuşkusuz tartışılacaktır.
Makul özen göstererek incelemeye bir örnek vermek gerekirse, akreditif belgesi oluşturan kalite raporu ihtimallere yer veriyorsa veya genel anlamlar taşıyorsa, farklı yorumlara neden oluyorsa lehtardan kesin rapor istenecektir.
Belgeler sadece dış görünüşleri itibariyle inceleneceğinden, belgelerin sahte olup olmadığı, geçerli olup olmadığı, imzaların sahte veya imzalayanların yetkili olup olmadığı incelenmeyecektir.
500 Sayılı Kuralların 20/d maddesinde “Akreditifte aksi belirtilmedikçe, bir belgenin tasdik edilmesi, geçerli kılınması, tevsik edilmesi, hukuki geçerlilik kazandırılması, vize edilmesi, onaylanması veya benzer bir isteği belirten bir şart, bu şartı dış görünüş itibariyle yerine getirdiği görülen herhangi bir imza, işaret, kaşe veya etikette yerine getirilmiş olacaktır” denilmektedir.
Belgeler şeklen uygunsa; amirin belgelerin sahte, eksik, tahrif edilmiş olduğunu iddia etmesi, dış görünüşlerine göre karar vermeyi kural olarak etkilemez. Aksi takdirde her amir, bu tür beyanlarla ödemeyi durdurabilirdi. Ancak bu kural kesin değildir, akreditif banksı vekâlet akdi ilişkisi içinde müvekkili amirin çıkarlarını korumak zorundadır. Bir belgedeki sahtecilik -örneğin bizzat belgeyi düzenleyen kuruluşça bildirilirse veya bu konuda delil getirilirse- akreditif bankası ödemeyi reddedecek ve akreditif meblağını yatırmak için mahkemeden tevdi mahalli istemesi gerekecektir.
Belgelerin dış görünüşleri itibariyle uygunluğu konusunda öğretide farklı iki görüş vardır.
Bir görünüşe göre, belgeler akreditif şartlarına kesin kez -harfi harfine- uygun olmalıdır (strict compliance). Daktilo hataları dahi belgelerin uygun olmadığı iddialarına yol açabilecektir. Örneğin akreditifte iki ayrı belge olarak sayılmasına rağmen “sağlık sertifikası” ile “kontrol sertifikası” tek kağıtta ise, Credit Number yerine (c) harfi küçük yazılmışsa, Number yerine (No) kullanılmak suretiyle credit no. denilmişse, banka bu belgeleri uygunsuz kabul edip rezerv koyabilecek midir?
Öğretide bu uygulamaya iyi niyet kurallarına göre bir kısıtlama getirilmesi gerektiği, “kesin kez uygunluk” kuralının uygulanması mantıksız ve saçma sonuçlara götürüyorsa itibar edilemeyeceği kabul edilmektedir. Esasen 500 Sayılı Kurallarda “kesin kez uygunluk” kuralına herhangi bir atıf da yoktur.
Milletlerarası akreditif uygulamasında genellikle kabul edilen kural “esas itibariyle uygunluk” “essential compliance” kuralıdır. 500 Sayılı Kurallarda da; belgelerin incelenmesinde “kesin kez uygunluk” kuralının önlenmesi için milletlerarası standart bankacılık uygulaması kabul edilmiştir.
Esasta uygunluk ilkesinin kabul edilmesi halinde “önemsiz” uygunsuzlukların “minor discrepancy” belgenin reddine neden olmayacağı sonucuna varılmaktadır.
500 Sayılı Kurallara göre, belgeler birbirleri ile uyum halinde de olmalıdır (md.13/a).
Akreditif koşulları arasında yer almayan belgeler incelemeye alınmayacaktır. 13. maddenin son paragrafına göre “Akreditif şartlarında yer almayan belgeler bankalarca incelenmeyecektir. Bankalar bu tür belgeleri aldıklarında onlara ibraz edenlere iade edecekler veya sorumluluk üstlenmeksizin ileteceklerdir.
Geçen dönemde birçok akreditif ibraz edilecek belgelerle bağlı olmaksızın özel şartlar içermekteydi. Örneğin “malların ambalajı, uzun deniz yolculuğuna müsait olmalıdır”, “geminin yaşı 15’ten fazla olmamalıdır”, “mallar gemide hava soğutmalı bölüme konulmalıdır” gibi. Belgeler dışında şartların geçerli olup olmadığı tartışılmıştır.
500 Sayılı Kuralların 13/c fıkrasına göre, akreditifte şart olarak verildiği halde bu şartlara ilişkin belge belirtilmediği takdirde bankalar bu şartları belirtilmemiş sayıp dikkate almayacaklardır.
d) Belgelerin makul bir süre içinde ve en geç yedi iş günü içinde incelenmesi
Yeknesak Kurallarda makul süre tanımı yoktur. MTO Bankacılık Komisyonuna intikal eden bir olayda stand/by L/C ile ilgili belgeler akreditif bankasına 22 Haziranda ibraz edilmiştir. Akreditif bankası 25 Haziranda belgelerin uygun olmadığına karar vermiş ve rezerv taşıyan teleksi 26 Haziranda hazırlamıştır. Bankacılık Komisyonuna talep edilen belgelerin yarım sahifelik bir statement ile poliçeden ibaret olduğu, belgeleri incelemenin 26 Hazirana kadar geciktirmenin makul bir süre sayılıp sayılmayacağı sorulmuştur. Bankacılık Komisyonu bu sürenin makul olmadığı, zira stand/by akreditiflerin incelenmesinin çok basit olduğu sonucuna varmıştır.
Paris İstinaf Mahkemesine göre makul süre 2, Alman ve İsviçre bankalarına göre 1-3, Pakistan ve Hindistan uygulamasında 15-30 gün olmuştur. Amerikan kanunlarına göre ise makul süre 3 gündür.
500 Sayılı Kurallarda makul sürenin azami sınırlaması 7 iş günüdür. 7 iş günü, belgeleri inceleyecek olan banka açısından ayrı ayrı belgeleri aldıkları günü izleyen günden başlamaktadır.
e) Belgelerin akreditif bankasına gönderilmesi ve akreditif meblağının talep edilmesi
Süresi içinde ibraz edilen belgeleri görevli banka tıpkı akreditif bankası gibi makul süre içinde -en geç 7 iş günü içinde- inceleyecek, uygun görürse akreditif bedelini ödeyecek ve belgeleri akreditif bankasına göndererek akreditif meblağını talep edecektir. Ancak görevli bankanın lehtara karşı hiçbir yükümlülüğü olmadığından, akreditif bedelini ödemeden veya belgelere rezerv koymadan da belgeleri, akreditif bankasına gönderebilecektir.
Görevli bankanın ne kadar süre içinde belgeleri akreditif bankasına göndereceğine dair 500 sayılı Kurallarda bir düzenleme yoktur. Görevli banka ile akreditif bankası arasında bir vekâlet ilişkisi oluştuğundan, makul bir süre içinde belgeleri yollaması gerektiği sonucuna varılacaktır.
Belgeler akreditif vadesi içinde görevli bankaya ibraz edildiği için; belgelerin akreditif bankasına ulaştığı tarih sadece belgeleri makul süre içinde -en geç 7 iş günü- inceleme açısından önem taşıyacaktır.
Akreditif bankası makul süre içinde -en geç 7 iş günü içinde- belgeleri inceleme, kabul veya reddetme yükümlülüğü altındadır. Makul süre geçtikten sonra belgelere rezerv koyup iadesi mümkün değildir.
Akreditif bankasının akreditife uygun olmadığı için belgelere makul süre içinde rezerv koyduğunu bildirmesi yeterli olmayacak; akreditif bankası rezervleri bildirmekle beraber; belgeleri iade veya emre hazır tuttuğunu da bildirecektir. Lehtar rezerv konulan belgeleri akreditif süresi içinde akreditife uygun hale getirerek bankaya tekrar ibraz etme hakkına sahiptir.
Akreditif teyit edilmiş ise teyit bankası görevli banka olarak kabul edilecektir. Böylece lehtarın belgeleri akreditif süresi içinde teyit bankasının ibraz yeri şubesine ibraz yükümlülüğü bulunmaktadır. Ancak teyit bankası herhangi bir görevli bankadan farklı olarak aynı zamanda ikinci bir akreditif bankasıdır. Bu nedenle teyit bankası akreditif vadesi içinde lehtar tarafından ibraz edilen belgeleri incelemeye alma; makul süre – en geç 7 iş günü – içinde inceleme, belgeler akreditife uygun değilse rezerv koyup iade veya emre hazır tutma, uygunsa veya makul süreyi geçirirse akreditif meblağını ödeme zorundadır.
Teyit bankası akreditif bedelini öderse, rücu için belgeleri akreditif bankasına gönderecektir. Akreditif bankası belgeleri aldığı tarihten itibaren makul sürede -en geç 7 iş günü- belgeleri inceleyecek, uygun bulmazsa rezerv koyup teyit bankasına iade edecektir. Teyit bankası belgelerin akreditife uygun olduğunda ısrar ederse iki banka arasında hukuki ihtilaf doğacaktır.
Uygulamada olduğu gibi, teyit bankasının akreditif meblağını ödemeyerek akreditif bankasına göndermesi ve onun cevabını beklemesi; makul süre -azami 7 iş günü- açısından teyit bankası için büyük risk oluşturacak, sürenin geçmesi halinde teyit bankası lehtara ödeme zorunda kalacaktır.
Teyit bankasının rezerv koyup iade ettiği belgeleri lehtarın akreditif bankasına gönderme hakkı vardır. O taktirde akreditif bankası -teyit bankası yokmuş gibi- yine makul süre içinde belgeleri inceleyecek, uygun görürse, akreditif meblağını ödeyecek veya rezerv koyup belgeleri lehtara iade edecektir.
VI- AMİR VEYA ÜÇÜNCÜ KİŞİLER TARAFINDAN, AKREDİTİF MEBLAĞLARININ ÖDENMEMESİ İÇİN MAHKEMEDEN İHTİYATİ TEDBİR VEYA İHTİYATİ HACİZ TALEBİNDE BULUNULMASI
Amir, satış akdinden ötürü satıcı ile aralarında ihtilâf çıkması ve özellikle ertelemeli ödemeli akreditiflerde belgeleri aldıktan sonra malları gümrükten çektiği zaman, malların satış sözleşmesi şartlarına aykırı, ayıplı, kusurlu veya miktar bakımından eksik olduğu sonucuna varması halinde, akreditif bankasının ve teyit bankasının ödememesi için Türk Mahkemelerinden ihtiyati tedbir veya ihtiyati haciz talebinde bulunmakta ve dava açmaktadır. Lehtardan alacaklı olduklarını ileri süren üçüncü kişilerin de aynı yola başvurdukları görülmektedir.
Yukarıda açıklandığı gibi akreditifin mallarla ilgisi yoktur. Akreditif bankası ve varsa teyit bankası, akreditif belgeleri dış görünümleri itibariyle, akreditife uygun ise, ödeme yükümlülüğü altındadırlar.
Ertelemeli ödemeli akreditiflerde de akreditif bankasının ve teyit bankasının -belgelere rezerv koymadıklarından- akreditif bedelini ödeme yükümlükleri kesinleşmekte; sadece akreditif bedelini ödeme belli tarihe kadar ertelenmektedir. Bu nedenle ne akreditif bankasının ne de teyit bankasının akreditif meblağını ödememesi için mahkemelerden tedbir istenemez. Ayrıca teyit bankası yurt dışında bulunduğundan, Türk Mahkemesi’nin vereceği ihtiyati tedbir kararı ne yabancı bir ülkede uygulanabilir, ne de yabancı bir bankaya karşı ileri sürülebilir.
Burada tek hatıra gelen yurt dışındaki lehtarın -ertelemeli ödemeli bir akreditifte- Türk bankasından olan akreditif alacağına Türk Mahkemesinin ihtiyati haciz koyulması kararını vermesi ve bunun bankaya bildirilmesidir. Lehtar yurt dışında olduğundan, ihtiyati haciz kararından sonra amirin lehtar aleyhine yurt dışında dava açması gerekmekte ise de uygulamada HUMK 9. maddesi istismar edilerek hem Türk Bankası hem de lehtar aleyhine Türkiye’de dava açılmakta ve amir aralarındaki satış akdine dayanarak veya üçüncü kişi başka nedenlerle lehtardan alacağı bulunduğunu ileri sürmektedir.
Bazı mahkeme kararlarında akreditifin teyitli olması halinde dahi lehtarın akreditif alacağı üzerine konulan ihtiyati haciz kararı nedeniyle akreditif bankasının teyit bankasına da ödeme yapmaması hükme bağlanmaktadır.
Oysa Türk Mahkemesinin aldığı ihtiyati tedbir veya ihtiyati haciz kararları, yurt dışındaki teyit bankasına karşı ileri sürülemeyecek ve teyit bankası lehtara ödeme zorunda kalacaktır. Akreditif bedelini ödeyen teyit bankası; akreditif bankasına karşı alacaklı sıfatını kazanmaktadır. Bu nedenle, ödemede bulunan teyit bankası ise, lehtarın alacağını değil, fakat kendi alacağını akreditif bankasından talep etmektedir. Türkiye’deki ithalatçı ile teyit bankası arasında bir alacak ilişkisi yoktur. Mahkemenin amirin, lehtardan alacağı nedeniyle teyit bankasının alacağına haciz uygulaması mümkün değildir.
Yargıtay’ın yeni kararlarından birinde konu açıklığa kavuşturulmuştur. Yargıtay’a intikal eden olayda, teyitli bir ithalat akreditifinde yurt dışındaki lehtar firmanın Türkiye’deki alacaklısı üçüncü kişi akreditif bankasına İİK 89 ihbarnamesi göndererek borçlusu lehtar firmanın teyitli akreditif alacağı üzerine haciz konulmasını istemiştir. Yüksek Mahkemeye göre (12. HD, 14.11.2000, 16851/17397)
“Teyit bankası ikinci bir akreditif bankası gibidir. Lehtar tarafından akreditif süresi içinde uygun belgelerin ibrazı halinde akreditif bedelini ödemekle yükümlüdür. Ödediği bedel için ise akreditif bankasına rücu eder. Teyit bankasının lehtara ödeme yapması ile akreditif bankasının lehtara karşı akreditif borcu sonra erer, ancak teyit bankasının alacağı doğar. Teyit bankasının isteyeceği alacak lehtarın alacağı değil, kendi alacağıdır. Akreditif lehtarının akreditif alacağının doğumu için ödeme yeri bankasına akreditif süresinde uygun belgeleri ibraz etmesi gerekir. Teyitli akreditifte teyit bankası aynı zamanda ödeme yeri bankası olduğundan teyitli akreditifin özellikleri de dikkate alınarak lehtarın öncelikle teyit bankasına başvurması icap eder. Teyit bankası herhangi bir sebeple ödeme yapmaz ise lehtar o zaman akreditif bankasına başvurabilir. Akreditif bankasının sonradan teyit bankasına ödememe talimatı vermesi teyitli akreditifin niteliği gereği mümkün değildir. Çünkü teyit bankası akreditifi teyit etmekle lehtara karşı akreditif bankasından ayrı, bağımsız ve asli yükümlülüğü doğar. Lehtara karşı bağımsız bir borç taahhüdü altına girer. Teyitli akreditifte lehtarın akreditif alacağı ödeme bankası olan teyit bankası nezdinde doğar. Alacağın akreditif bankası nezdinde doğması için lehtar tarafından teyit bankasına başvurulup ödeme yapılmaması nedeniyle akreditif bankasına lehtar tarafından başvuru yapılması gerekir”.
MARKA İMAJI VE İHRACATA ETKİLERİ
MARKA İMAJI VE İHRACATA ETKİLERİ
Üretilen bir malın imajı, kalite, müşteri memnuniyeti, reklam, rekabet gibi çeşitli faktörlere bağlı olmakla birlikte, bu konuda yaptığımız her türlü
çaba tüketici gözünde tek bir kelimede toplanmaktadır. Bu da “marka”dır. Marka reklam ve tanıtım işlerini haizdir. Zaten reklamı markasız düşünmek imkansızdır. Ayrıca tanınmışlık düzeyi yüksek bir marka, işletme için de en önemli reklam ve bunun sonucunda müşteri kazanma aracıdır.
Marka imajı, gerek tüketici ve gerekse firma yönünden stratejik önem taşıyan bir kavramdır. Firmaların ürünlerini tanıtmada, pazara yerleştirme ve tutundurmada ürüne bir kimlik kazandırmak giderek önem kazanmaktadır.
Markanın Günlük Hayatımızdaki Yeri ve Önemi
Marka, sicile kaydedildiğinde, diğer bir deyişle, tescil edildiğinde yasallaşır ve yasal koruma sağlar. İşletme bakımından marka kullanmanın yasal korunma dışında çeşitli faydaları vardır Tutundurmaya yardımcı olur ve talep yaratmada etkilidir.
Tüketicide firmaya bağlılık yaratır.
İkame malları yüzünden satış kaybı tehlikesini önler.
Marka kullanılması malı pazarlama kanallarına doğru çeker, zira iyi tanınan marka aracı kuruluşlarda aranır.
Fiyat istikrarına olumlu etki eder, marka, sahibi firmaya, aracı kuruluşların sık sık fiyat değişikliği yapmamalarını, değişik aracıların malı farklı fiyatlardan satmamalarını sağlamada yardımcı olur.
Aracılar, marka olan malları tercih ederler.
Marka neden bu kadar önemlidir? Sorusuna verilecek cevapta; marka sahibi kuruluşun neleri kendisine hedef olarak belirlediği, kimleri ve nasıl bir kitleyi hedeflediği yanında, oluşturmaya karar verdiği markaya verdiği önem derecesine göre cevap aramakta fayda vardır. Öncelikle marka sahibi kuruluş stratejilerini ve hedeflerini belirlerken sahip olduğu veya kullandığı markanın hitap ettiği hedef kitle tarafından ne derece algılandığını ve kitleler üzerindeki etkisini iyi analiz etmelidir. Bunun yanında markası ile hitap edeceği kitleye marka imajını koruma konusunda yaptığı faaliyetleri ve çalışmaları değişik kanallar ile duyurmalıdır. Bu duyurma, reklam yoluyla olabileceği gibi, etkin ve kalıcı olması bakımından, tüketici kitlelere yönelik yararlı organizasyonlara sponsor olmak şeklinde olabilir
Günümüzde artık marka özellikleri bazı ürün ve hizmetlerin tercih edilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Tüketicilerin büyük çoğunluğu markayı bir sembol veya imaj olarak algılayarak, kendisini o markaya bağımlı hisseder. İhtiyaç duyduğunda veya tavsiye etmek durumunda kaldığında farkında olmadan kendisi için önemli hale gelen bir sembol olarak gördüğü markayı başkalarına tavsiye eder. Bu tarz davranışlarda marka sahibinin kullanıcılarına verdiği güven yanında, marka imajını ve bilinirliğini arttırmak için harcadığı emek ve çabalar büyük önem taşımaktadır
II. Markanın Başarı Şartları ve Etkili Marka Stratejileri
Bir markanın başarılı olması için gerekli olan şartlara baktığımızda; her şeyden önce markanın tüketici zihninde net bir şekilde konumlandırılması gerekmektedir. Bu teknik bir süreçtir. Esasında her marka üretici ile tüketici arasında imzalanmış bir sözleşmedir. Üretici bir takım vaatlerde bulunmakta ve bir bedel istemekte, tüketici o yararı o bedele değer bulursa alışveriş gerçekleşmektedir. Vaatsiz bir marka olmaz. Bu vaatlerin sunuş şekli teknik bir konu ve uzmanlık istemekte, işin içine duygular, duygusal yararlar, hedef kitle seçimi, fiyat stratejisi, marka kişiliği gibi unsurlar girmektedir
Markanıza tüketici bağlılığını garanti edecek sihirli formüller yoktur. Ancak bu yolda büyük yararlar sağlayabilecek bazı kurallardan söz edebiliriz. Bunlar;
· Pazar ve rekabet analizleri
· Tüketici araştırmaları
· Marka konumlandırma çalışması
· Hedef kitle tanımı
· Dağıtım ve promosyon stratejisi
· Pazarlama plânı
·
Bunları bilmeden bir yerlere gelmek de mümkün olabilir. Sonuçta dünyanın ve Türkiye’nin büyük markaları genelde sezgilerle büyümüşler. Ancak günümüz dünyasında tesadüfen marka yaratmak çok zordur. Ne pazarlar o kadar boş, ne de rakipler!
Markanın avantajlarını yaşayabilmek için tüketicide bir marka bağımlılığı yaratmak şart olmuştur. Bu bağımlılık fiyat kontrolünü elde tutarak kâr marjını yükseltebilmeyi beraberinde getirmektedir. Marka bağımlılığını yaratmak, marka yöneticilerinin ilk hedefidir. Alt yapı yatırımları, kalite yolunda yapılan yatırımlar, reklam harcamaları, halkla ilişkiler ve promosyon gibi faaliyetler hep bu amaca hizmet etmenin yollarıdır.
Marka yönetiminde ve marka stratejilerinin belirlenmesinde özellikle üzerinde durulması gereken iki konu vardır: Altyapı ve kalite. Yerel markalar artık iç pazarlarında bile global rakipleriyle rekabet etmek zorundadırlar. Bu belirli bir kalite seviyesini tutturmayı zorunlu kılmaktadır. Marka bir yatırım işi olduğuna göre marka ile ilgili en önemli ve ilk faktör, firmanın ürettiği ürün ve hizmetlerin kaliteli olmasıdır. Yani firma aslında kaliteye yatırım yapmış, bu kalite müşteriye sunulmuş, müşteri tarafından algılanmış ve o kalitenin simgesi olarak o markaya güven duyulmuştur. Ayrıca alt yapısı yeterli olmayan, örneğin iyi dağıtılmayan bir markanın başarılı olması mümkün değildir
Yöneticiler pazarlama karmalarına uygun marka stratejisini belirlerken temel olarak şu iki kararı almak zorundadırlar; hangi kategoride markanın belirleneceği ve hangi pazarlama stratejisi uygulanacağı Bu kararlardan sonra marka yönetiminde en önemli olan hususlardan biri de tutarlılıktır. Ürünün marka stratejisi ile fiziksel özellikleri birbirine uyumlu olmak zorundadır. Aksi halde yaratılan imaj, yanlış bir stratejiyle birleşerek markaya duyulan güveni sarsabilecektir.
Markayı aktif bir pazarlama değişkeni olarak kullanmak isteyen işletmeler çeşitli politika sorunlarını çözümlemek zorundadır. Öncelikle işletme tamamiyle üretici markası (diğer adıyla ulusal marka) ile mi dağıtım yapacaktır, dağıtıcı markası (özel marka) ile mi, yoksa karma markalarla mı? İkinci olarak işletme çok marka politikası izleyecek midir? Ve üçüncü olarak da aile markası kullanacak mıdır
III. Marka İmajı ve İhracatın Geliştirilmesindeki Önemi
Marka imajı, tüketicilerin ürünle özdeşleştirdikleri anlam ya da tüketicilerin üründen anladıklarının toplamı olarak tanımlanabilir. Marka imajı tüketicinin bir markayla ilgili çeşitli kaynaklardan edindiği izlenimlerin sonucunda oluşur. Bu kaynaklar arasında markalı ürünü denemek, üretici firmanın ünü, ürün ambalajı, marka ismi, kullanılan reklam formatı ve içeriği ve reklamın sunulduğu medya gibi pek çok faktör yer almaktadır
Reklamcılar ve pazar araştırmacıları marka imajını firmaların başarısının temeli olarak görmektedirler. Doğru iletilmiş marka imajı hem markanın karşıladığı ihtiyaçların tüketici tarafından daha iyi anlaşılmasına yarar, hem de markayı rakiplerinden ayırır. Marka imajının oluşturulmasında önemli pay sahibi olan reklam kampanyaları ve de pozisyonlandırma stratejileri oluşturulurken, marka imajını belirleyen ürün özelliklerine, kullanıcı ve kullanım şekline ait özelliklere, marka ismine, firma ismine ve de ülke kökenine önem verilmelidir. Bu değişkenlerden hangisinde ürün kuvvetli ise bunlar stratejilerde ve kampanyalarda vurgulanmalı, zayıf olan yönler ise kuvvetlendirilmeye ya da tüketicinin bu konudaki düşüncelerinin değiştirilmesine çalışılmalıdır. Marka imajı, tüketicilerin satın alma olasılığı, memnuniyet ve eminlik dereceleri ile ilgili olduğundan rakiplerden farklı, tutarlı ve tüketiciye uygun bir marka imajı oluşturmak satışları da olumlu etkileyecektir
Firmaların yurt içi ve yurt dışı pazarda güçlü ve devamlı olabilmesi için markaları ile ön plana çıkması, ekonomik pazarda yer edinmenin önemli gereklerinden birisidir. Bunun için ilk basamak olan marka tescili, sağlam bir temel üzerine oturan ama sürekli gelişmeyi hedefleyen bir sürecin başlangıcı sayılabilir
Tescilsiz ürünler, ya sahtedir ya da taklit bir maldır. Tüketici gözünde marka, kalite ve güven demektir. Bu yüzden yurt dışına ihraç edilecek ürünlerin tescil olması zorunludur. Markanın sadece hedef pazarda tescil ettirilmesi ilgili pazarda yer tutmak ya da hakimiyet sağlamak için yeterli olmamaktadır. Rakip firmaların ve markaların varlığı, devamlı yeniliğe ve sahip olunan markanın sürekli geliştirilmesine sebep olmaktadır. Özellikle globalleşen dünya pazarında faaliyet gösteren firmaların tescil ettirmiş oldukları markalarını tutundurabilmenin ötesinde lider duruma getirebilmeleri ve lider olarak kalmalarını sağlamak için devamlı çaba göstermeleri gerekmektedir
En çok konfeksiyon ihracatının yapıldığı Almanya, ABD, Rusya Federasyonu, İngiltere, Fransa ve en fazla tekstil ihracatının yapıldığı İtalya, İngiltere, Almanya ve Fransa’da Türk ürünlerinin imaj profillerinin çıkarılması ile Türk üreticileri hedef pazarları hakkında önemli bilgiler elde edebileceklerdir. Bu ülkelerde olumlu bir Türkiye imajının olup olmadığını bilen üreticiler, ülke orjinini vurgulayıp vurgulamayacaklarına karar verebileceklerdir. Ancak Türk üreticilerinin hedef ihracat pazarlarında güçlü pazarlama imajları oluşturmaları ve bunu takip altında tutmaları lehlerine olacaktır. İmaj izleme ve yönetim sistemi ile elde edecekleri bilgiler firmalara hedef pazarları ile ilgili önemli veriler sağlayacaktır.
Tüketiciler üzerinde olumlu bir ülke imajı geliştirmek, üreticilerin satışlarını olumlu etkileyecektir. Tüketicilerin sevdikleri ve hayran oldukları ülkelerin ürünlerini satın almaya daha uygun ve eğilimli oldukları saptanmıştır
IV. Sonuç
Ulusal ve uluslararası pazarlamada, üreticiler artan rekabet koşullarında, ürünlerini rakipleri karşısında tercih edilebilir bir konuma getirebilmek için tüketiciyi tanımak, tutum ve davranışlarını anlamak durumundadır. Ürünün tüketiciler tarafından tercih edilmesinde pazarlama karmasının her bir bileşeninin ayrı bir önemi olmakla birlikte, tüketicilerin ürün hakkında olumlu bir imaja sahip olmaları da ürünün tercih edilmesinde önemli bir etkendir.
Bir ülkenin ürünlerine yönelik imajın oluşumunda, tüketicilerin o ülke ile olan yakınlıklarının derecesi önemli bir etkendir. Tüketicinin söz konusu ülkede yaşaması, bu ülkeyi ziyaret etmesi veya aynı dili konuşması, ayrıca medyanın da bu ülke hakkındaki yayınları gibi faktörlere dayanarak ülkeye yakınlık duyabilir.
Herşeyden önce ülkemizde marka olmak çok zordur, bunun nedeni de yüksek maliyettir. Araştırmalara göre, sadece Amerika’da bir marka oluşturmak için gereken bütçe 200 milyon dolar civarındadır. Ülkemize gelince bu rakamın 2.5-3 milyon dolar civarında olduğunu görüyoruz. Şu anki ekonomik yapı içinde bir firmanın tek başına böyle bir maliyetin altına girmesi mümkün değildir. Türkiye’nin markalaşması için yurt dışında sağlam bir imaj yaratması gerekmektedir. Türkiye öncelikle bunu başarabilirse, yurt dışında imajını yükseltebilirse dünya markaları oluşturması mümkün olabilir.
İhracat hamlesinin "Türk Markası", imajıyla desteklenmesi yeni Türk markalarının dünya pazarlarında yer almasına öncülük edeceği kesindir. Bu nedenle Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın yurt dışında marka oluşturmaya yönelik teşviklerinin devam etmesi ve bu teşviklerin ödeme zamanlarıyla ilgili sorunların çözümlenmesi marka oluşturmayı ve marka sayısını arttıracaktır.
Yrd. Doç. Dr. Aykut BEDÜK
Selçuk Üniversitesi
Karaman İ.İ.B.F.
Üretilen bir malın imajı, kalite, müşteri memnuniyeti, reklam, rekabet gibi çeşitli faktörlere bağlı olmakla birlikte, bu konuda yaptığımız her türlü
çaba tüketici gözünde tek bir kelimede toplanmaktadır. Bu da “marka”dır. Marka reklam ve tanıtım işlerini haizdir. Zaten reklamı markasız düşünmek imkansızdır. Ayrıca tanınmışlık düzeyi yüksek bir marka, işletme için de en önemli reklam ve bunun sonucunda müşteri kazanma aracıdır.
Marka imajı, gerek tüketici ve gerekse firma yönünden stratejik önem taşıyan bir kavramdır. Firmaların ürünlerini tanıtmada, pazara yerleştirme ve tutundurmada ürüne bir kimlik kazandırmak giderek önem kazanmaktadır.
Markanın Günlük Hayatımızdaki Yeri ve Önemi
Marka, sicile kaydedildiğinde, diğer bir deyişle, tescil edildiğinde yasallaşır ve yasal koruma sağlar. İşletme bakımından marka kullanmanın yasal korunma dışında çeşitli faydaları vardır Tutundurmaya yardımcı olur ve talep yaratmada etkilidir.
Tüketicide firmaya bağlılık yaratır.
İkame malları yüzünden satış kaybı tehlikesini önler.
Marka kullanılması malı pazarlama kanallarına doğru çeker, zira iyi tanınan marka aracı kuruluşlarda aranır.
Fiyat istikrarına olumlu etki eder, marka, sahibi firmaya, aracı kuruluşların sık sık fiyat değişikliği yapmamalarını, değişik aracıların malı farklı fiyatlardan satmamalarını sağlamada yardımcı olur.
Aracılar, marka olan malları tercih ederler.
Marka neden bu kadar önemlidir? Sorusuna verilecek cevapta; marka sahibi kuruluşun neleri kendisine hedef olarak belirlediği, kimleri ve nasıl bir kitleyi hedeflediği yanında, oluşturmaya karar verdiği markaya verdiği önem derecesine göre cevap aramakta fayda vardır. Öncelikle marka sahibi kuruluş stratejilerini ve hedeflerini belirlerken sahip olduğu veya kullandığı markanın hitap ettiği hedef kitle tarafından ne derece algılandığını ve kitleler üzerindeki etkisini iyi analiz etmelidir. Bunun yanında markası ile hitap edeceği kitleye marka imajını koruma konusunda yaptığı faaliyetleri ve çalışmaları değişik kanallar ile duyurmalıdır. Bu duyurma, reklam yoluyla olabileceği gibi, etkin ve kalıcı olması bakımından, tüketici kitlelere yönelik yararlı organizasyonlara sponsor olmak şeklinde olabilir
Günümüzde artık marka özellikleri bazı ürün ve hizmetlerin tercih edilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Tüketicilerin büyük çoğunluğu markayı bir sembol veya imaj olarak algılayarak, kendisini o markaya bağımlı hisseder. İhtiyaç duyduğunda veya tavsiye etmek durumunda kaldığında farkında olmadan kendisi için önemli hale gelen bir sembol olarak gördüğü markayı başkalarına tavsiye eder. Bu tarz davranışlarda marka sahibinin kullanıcılarına verdiği güven yanında, marka imajını ve bilinirliğini arttırmak için harcadığı emek ve çabalar büyük önem taşımaktadır
II. Markanın Başarı Şartları ve Etkili Marka Stratejileri
Bir markanın başarılı olması için gerekli olan şartlara baktığımızda; her şeyden önce markanın tüketici zihninde net bir şekilde konumlandırılması gerekmektedir. Bu teknik bir süreçtir. Esasında her marka üretici ile tüketici arasında imzalanmış bir sözleşmedir. Üretici bir takım vaatlerde bulunmakta ve bir bedel istemekte, tüketici o yararı o bedele değer bulursa alışveriş gerçekleşmektedir. Vaatsiz bir marka olmaz. Bu vaatlerin sunuş şekli teknik bir konu ve uzmanlık istemekte, işin içine duygular, duygusal yararlar, hedef kitle seçimi, fiyat stratejisi, marka kişiliği gibi unsurlar girmektedir
Markanıza tüketici bağlılığını garanti edecek sihirli formüller yoktur. Ancak bu yolda büyük yararlar sağlayabilecek bazı kurallardan söz edebiliriz. Bunlar;
· Pazar ve rekabet analizleri
· Tüketici araştırmaları
· Marka konumlandırma çalışması
· Hedef kitle tanımı
· Dağıtım ve promosyon stratejisi
· Pazarlama plânı
·
Bunları bilmeden bir yerlere gelmek de mümkün olabilir. Sonuçta dünyanın ve Türkiye’nin büyük markaları genelde sezgilerle büyümüşler. Ancak günümüz dünyasında tesadüfen marka yaratmak çok zordur. Ne pazarlar o kadar boş, ne de rakipler!
Markanın avantajlarını yaşayabilmek için tüketicide bir marka bağımlılığı yaratmak şart olmuştur. Bu bağımlılık fiyat kontrolünü elde tutarak kâr marjını yükseltebilmeyi beraberinde getirmektedir. Marka bağımlılığını yaratmak, marka yöneticilerinin ilk hedefidir. Alt yapı yatırımları, kalite yolunda yapılan yatırımlar, reklam harcamaları, halkla ilişkiler ve promosyon gibi faaliyetler hep bu amaca hizmet etmenin yollarıdır.
Marka yönetiminde ve marka stratejilerinin belirlenmesinde özellikle üzerinde durulması gereken iki konu vardır: Altyapı ve kalite. Yerel markalar artık iç pazarlarında bile global rakipleriyle rekabet etmek zorundadırlar. Bu belirli bir kalite seviyesini tutturmayı zorunlu kılmaktadır. Marka bir yatırım işi olduğuna göre marka ile ilgili en önemli ve ilk faktör, firmanın ürettiği ürün ve hizmetlerin kaliteli olmasıdır. Yani firma aslında kaliteye yatırım yapmış, bu kalite müşteriye sunulmuş, müşteri tarafından algılanmış ve o kalitenin simgesi olarak o markaya güven duyulmuştur. Ayrıca alt yapısı yeterli olmayan, örneğin iyi dağıtılmayan bir markanın başarılı olması mümkün değildir
Yöneticiler pazarlama karmalarına uygun marka stratejisini belirlerken temel olarak şu iki kararı almak zorundadırlar; hangi kategoride markanın belirleneceği ve hangi pazarlama stratejisi uygulanacağı Bu kararlardan sonra marka yönetiminde en önemli olan hususlardan biri de tutarlılıktır. Ürünün marka stratejisi ile fiziksel özellikleri birbirine uyumlu olmak zorundadır. Aksi halde yaratılan imaj, yanlış bir stratejiyle birleşerek markaya duyulan güveni sarsabilecektir.
Markayı aktif bir pazarlama değişkeni olarak kullanmak isteyen işletmeler çeşitli politika sorunlarını çözümlemek zorundadır. Öncelikle işletme tamamiyle üretici markası (diğer adıyla ulusal marka) ile mi dağıtım yapacaktır, dağıtıcı markası (özel marka) ile mi, yoksa karma markalarla mı? İkinci olarak işletme çok marka politikası izleyecek midir? Ve üçüncü olarak da aile markası kullanacak mıdır
III. Marka İmajı ve İhracatın Geliştirilmesindeki Önemi
Marka imajı, tüketicilerin ürünle özdeşleştirdikleri anlam ya da tüketicilerin üründen anladıklarının toplamı olarak tanımlanabilir. Marka imajı tüketicinin bir markayla ilgili çeşitli kaynaklardan edindiği izlenimlerin sonucunda oluşur. Bu kaynaklar arasında markalı ürünü denemek, üretici firmanın ünü, ürün ambalajı, marka ismi, kullanılan reklam formatı ve içeriği ve reklamın sunulduğu medya gibi pek çok faktör yer almaktadır
Reklamcılar ve pazar araştırmacıları marka imajını firmaların başarısının temeli olarak görmektedirler. Doğru iletilmiş marka imajı hem markanın karşıladığı ihtiyaçların tüketici tarafından daha iyi anlaşılmasına yarar, hem de markayı rakiplerinden ayırır. Marka imajının oluşturulmasında önemli pay sahibi olan reklam kampanyaları ve de pozisyonlandırma stratejileri oluşturulurken, marka imajını belirleyen ürün özelliklerine, kullanıcı ve kullanım şekline ait özelliklere, marka ismine, firma ismine ve de ülke kökenine önem verilmelidir. Bu değişkenlerden hangisinde ürün kuvvetli ise bunlar stratejilerde ve kampanyalarda vurgulanmalı, zayıf olan yönler ise kuvvetlendirilmeye ya da tüketicinin bu konudaki düşüncelerinin değiştirilmesine çalışılmalıdır. Marka imajı, tüketicilerin satın alma olasılığı, memnuniyet ve eminlik dereceleri ile ilgili olduğundan rakiplerden farklı, tutarlı ve tüketiciye uygun bir marka imajı oluşturmak satışları da olumlu etkileyecektir
Firmaların yurt içi ve yurt dışı pazarda güçlü ve devamlı olabilmesi için markaları ile ön plana çıkması, ekonomik pazarda yer edinmenin önemli gereklerinden birisidir. Bunun için ilk basamak olan marka tescili, sağlam bir temel üzerine oturan ama sürekli gelişmeyi hedefleyen bir sürecin başlangıcı sayılabilir
Tescilsiz ürünler, ya sahtedir ya da taklit bir maldır. Tüketici gözünde marka, kalite ve güven demektir. Bu yüzden yurt dışına ihraç edilecek ürünlerin tescil olması zorunludur. Markanın sadece hedef pazarda tescil ettirilmesi ilgili pazarda yer tutmak ya da hakimiyet sağlamak için yeterli olmamaktadır. Rakip firmaların ve markaların varlığı, devamlı yeniliğe ve sahip olunan markanın sürekli geliştirilmesine sebep olmaktadır. Özellikle globalleşen dünya pazarında faaliyet gösteren firmaların tescil ettirmiş oldukları markalarını tutundurabilmenin ötesinde lider duruma getirebilmeleri ve lider olarak kalmalarını sağlamak için devamlı çaba göstermeleri gerekmektedir
En çok konfeksiyon ihracatının yapıldığı Almanya, ABD, Rusya Federasyonu, İngiltere, Fransa ve en fazla tekstil ihracatının yapıldığı İtalya, İngiltere, Almanya ve Fransa’da Türk ürünlerinin imaj profillerinin çıkarılması ile Türk üreticileri hedef pazarları hakkında önemli bilgiler elde edebileceklerdir. Bu ülkelerde olumlu bir Türkiye imajının olup olmadığını bilen üreticiler, ülke orjinini vurgulayıp vurgulamayacaklarına karar verebileceklerdir. Ancak Türk üreticilerinin hedef ihracat pazarlarında güçlü pazarlama imajları oluşturmaları ve bunu takip altında tutmaları lehlerine olacaktır. İmaj izleme ve yönetim sistemi ile elde edecekleri bilgiler firmalara hedef pazarları ile ilgili önemli veriler sağlayacaktır.
Tüketiciler üzerinde olumlu bir ülke imajı geliştirmek, üreticilerin satışlarını olumlu etkileyecektir. Tüketicilerin sevdikleri ve hayran oldukları ülkelerin ürünlerini satın almaya daha uygun ve eğilimli oldukları saptanmıştır
IV. Sonuç
Ulusal ve uluslararası pazarlamada, üreticiler artan rekabet koşullarında, ürünlerini rakipleri karşısında tercih edilebilir bir konuma getirebilmek için tüketiciyi tanımak, tutum ve davranışlarını anlamak durumundadır. Ürünün tüketiciler tarafından tercih edilmesinde pazarlama karmasının her bir bileşeninin ayrı bir önemi olmakla birlikte, tüketicilerin ürün hakkında olumlu bir imaja sahip olmaları da ürünün tercih edilmesinde önemli bir etkendir.
Bir ülkenin ürünlerine yönelik imajın oluşumunda, tüketicilerin o ülke ile olan yakınlıklarının derecesi önemli bir etkendir. Tüketicinin söz konusu ülkede yaşaması, bu ülkeyi ziyaret etmesi veya aynı dili konuşması, ayrıca medyanın da bu ülke hakkındaki yayınları gibi faktörlere dayanarak ülkeye yakınlık duyabilir.
Herşeyden önce ülkemizde marka olmak çok zordur, bunun nedeni de yüksek maliyettir. Araştırmalara göre, sadece Amerika’da bir marka oluşturmak için gereken bütçe 200 milyon dolar civarındadır. Ülkemize gelince bu rakamın 2.5-3 milyon dolar civarında olduğunu görüyoruz. Şu anki ekonomik yapı içinde bir firmanın tek başına böyle bir maliyetin altına girmesi mümkün değildir. Türkiye’nin markalaşması için yurt dışında sağlam bir imaj yaratması gerekmektedir. Türkiye öncelikle bunu başarabilirse, yurt dışında imajını yükseltebilirse dünya markaları oluşturması mümkün olabilir.
İhracat hamlesinin "Türk Markası", imajıyla desteklenmesi yeni Türk markalarının dünya pazarlarında yer almasına öncülük edeceği kesindir. Bu nedenle Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın yurt dışında marka oluşturmaya yönelik teşviklerinin devam etmesi ve bu teşviklerin ödeme zamanlarıyla ilgili sorunların çözümlenmesi marka oluşturmayı ve marka sayısını arttıracaktır.
Yrd. Doç. Dr. Aykut BEDÜK
Selçuk Üniversitesi
Karaman İ.İ.B.F.
ULUSLARARASI İŞ PLANI
ULUSLARARASI İŞ PLANI
Uluslararası İş Planı’nın amacı, ticari faaliyetlerinizin uluslararası pazarlarda yeralmasına yardımcı olmaktır. Bu yazı, uluslararası pazarlarda ürünlerinizin ihracat sürecinde adım adım takip edebileceğiniz bir rehber niteliği taşımaktadır. Kısımlara ayrılmış olan bu rehberin her kısmı, bir öncekinin devamı niteliğindedir. Dolayısıyla, diğer kısıma geçmeden önce önceki kısmın tamamlanmış olması gerekir. Tüm rehber tamamlandığında, ürünlerinizi ihraç için kullanacağınız “Uluslararası İş Planı” nı oluşturmak için yeterli veriye ve ihracatı gerçekleştirmeye ne kadar hazır olduğunuz konusunda derinlemesine bir analiz imkanına sahip olacaksınız.
ÜRÜN VE HİZMETLER :
1. Basamak:
Yurtdışına satabileceğiniz, en çok ihraç edebileceğinize inandığınız ürünleri seçiniz. Uluslararası dağıtımda ihracat potansiyeli taşıyan ürünlerinizi belirlemek için iç piyasada dağıtımı başarıyla gerçekleşmiş ürünleri değerlendirmelisiniz. Ürününüzün fiyatına, müşterisine sağlayacağı faydaya ve piyasa talebine bağlı olarak, alıcının amaçlanan ihtiyacını karşılayabilecek özelliklere sahip olması gerekir.
· Firmanızın sattığı başlıca ürünler nelerdir?
1. ...
2. ...
3. ...
· Hangi ülkeler uluslararası ticarette satış potansiyeline sahiptir?
1. ...
2. ...
3. ...
2. Basamak:
Uluslararası pazarlara satabileceğiniz ürünler gelitiriniz.
· Deniz aşırı veya uluslararası pazarlar için sizin ürününüzü vazgeçilmez yapan özellikler nelerdir?
1. ...
2. ...
3. ...
· Yabancı firmalar neden bu ürünleri sizden almalılar?
1. ...
2. ...
3. ...
· Uluslararası satış için ne kadar kaynak (para, işgücü, diğer) kullanılmasının gerekli olacağını düşünüyorsunuz?
1. ...
2. ...
3. ...
Örnek: Ürünlerin ihracat potansiyellerine göre değerlendirilmesi; ihracat potansiyeli olduğunu düşündüğünüz ürünleri sıralayınız. Bu ürünlerin uluslararası pazarlarda başarılı olabileceğine inandığınız gerekçeleri de sıralayınız.
ÜRÜN / HİZMETLER
GEREKÇELER
1.
1.
2.
2.
3.
3.
4.
4.
5.
5.
6.
6.
7.
7.
8.
8.
9.
9.
10.
10.
11.
11.
12.
12.
13.
13.
14.
14.
KARAR : Aşağıdaki ürünlerin ihracat potansiyeli var mı?
... Evet
... Hayır
...
PLANLAMA :
Planlama neden bu kadar önemlidir?
Planlama süreci, gelecekteki ticari faaliyetlerinize yönelik bir öngörü sağlamasının yanında neler olabileceğini önceden kestirebilmeniz konusunda da yardımcı olur. Uluslararası pazarlarda ürünlerinizin pazarlanmasında planlama, hayati bir öneme sahiptir.
Uluslararası pazarlarda ticari faaliyetler gerçekleştirmeyi hedefleyen her firma, bu faaliyetlerin kolaylıkla gerçekleştirilebilir olmadığının ve her firmanın harcı olmadığının bilincinde olması gerekir. İlk ticari muamele gerçekleşene kadar ciddi bir hazırlık ve araştırma süreci gerektirir. Tüm bunlara ek olarak karlılığın uzun dönemde elde edilebileceği de unutulmamalıdır.
Ürünlerinin uluslararası pazarlarda yeralmasını isteyen firmaların bazı özelliklere sahip olması gerekir:
1. İç piyasadaki faaliyetlerinde başarılı olması,
2. İşgücü, zaman ve sermaye gibi kaynaklarını bu yolda değerlendirmeye hazır olması ve kara geçene kadar en az iki sene bu kaynaklarını kullanabilecek kapasiteye sahip olması,
3. Uluslararası ticari faaliyetleri yürütmek için kültürel farklılıklara karşı duyarlı olmak ve bu farklılıklardan nasıl etkilenebileceğinin farkında olmalıdır.
Bir iş planı çıkarmanız, başarı olanaklarınızı artıracak olan, şu anda bulunduğunuz durumu, ticari hedeflerinizi ve sorumluluklarınızı değerlendirmede faydalı olacaktır. İstatistikler, ihracata yeni başlayan firmaların bir iş planı gerçekleştirerek çok daha fazla başarı elde ettiklerini göstermektedir.
· İş Planı sadece büyük firmalar için midir?
Planlama, geleceğe yönelik ticari faaliyetlerini bir plana göre uygulamayı hedefleyen her firma için önemlidir. Gelecekte her zaman olması gerekenler ve alışılmış olanlar gerçekleşmez. Bir iş planı, alternatif kararlara sahip olmanız dolayısıyla, geleceği kestirebilmenizi, olabilecekler konusunda önceden bilgi sahibi olabilmenizi sağlar.
· İş Planı hangi sıklıkta gerçekleştirilmelidir?
Bir iş planı, senede en az bir kez olmak üzere, ihtiyaç duyulan her zaman tekrarlanmalıdır. İş Planı, devam eden bir süreçtir. İlk planı gerçekleştirdikten sonraki iş planlarını gerçekleştirmek çok daha kolay ve ilerideki yeni ticari olanakları değerlendirmenizde daha akılcı yaklaşımlarda bulunmanızı sağlayacaktır.
HEDEF BELİRLEME
Ticari hedeflerinizi belirlemek çoğu zaman mücadeleci ve heyecan verici bir süreçtir. Bunun yanında, uluslararası pazarlara girme yolunda çok önemli bir adımdır. Aşağıdaki örnek, kısa dönem ve uzun dönem ticari hedefler arasındaki farkları belirlemenizde size yardımcı olacaktır.
1. Basamak: Uzun dönem ticari hedefler
A. İlerideki 5 yıl içerisinde bu işle ilgili uzun dönemli hedefleriniz nelerdir?
Örneğin, senelik ihracatın %... artışı veya ülkelerin kültürel profillerinin çıkarılması gibi.
....
B. Uluslararası ticaret pazarı uzun dönemli hedeflerinizi gerçekleştirmenize nasıl yardımcı olacak?
....
2. Basamak: Uzun dönem ticari hedefler
A. Uluslararası faaliyetinizdeki ilk yıl içerisindeki hedefleriniz nelerdir?
Örneğin ihracat seminerlerine katılmak, aracı firmalarla bağlantılar kurmak (nakliye, sigorta...)
....
C. Ürün ve hizmetlerinizin uluslararası pazarlarda yeralmasında iki yıllık hedefleriniz nelerdir?
....
3. Basamak: Uluslararası ticareti kullanarak kısa dönemli hedeflerinizi gerçekleştirecek bir faaliyet planı geliştirmek
SEKTÖR ANALİZİ
1. Basamak: Faaliyet gösterdiğiniz sektörün ilk 3 yıl içinde değerlendirilmesi
Aynı sektördeki firmalarla temasa geçilmesi, sektörel yayınların takip edilmesi, ticaret seminerlerine katılmak bu değerlendirmeyi yapmakta faydalı olacaktır.
2. Basamak: Dünya piyasalarında sizin sektörünüzün ne kadar rekabet gücüne sahip olduğunun değerlendirilmesi
Bağlı bulunduğunuz sanayi veya ticaret odası ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın verilerinden yararlanabilirsiniz.
3. Basamak: Faaliyette bulunduğunuz sektörün gelecekte dünya pazarındaki yerini değerlendirilmesi
4. Basamak: Devlet kurumlarının veya bu alanlarda uzmanlaşmış Pazar araştırması yapan özel firmaların hazırladığı raporların değerlendirilmesi
5. Basamak: Bu aşamaya kadar elde ettiğiniz tüm kaynakların sektör bazında genel değerlendirmesi
FİRMANIZIN ANALİZİ
1. Basamak:
· Sizin firmanız iç piyasada neden başarılı? Yıllık büyüme oranınız nedir?
....
2. Basamak:
· Hangi ürünlerinizin ihracat potansiyeli olduğunu düşünüyorsunuz?
....
3. Basamak:
Sizin ürünlerinizin veya ticari faaliyetlerinizin, uluslararası rakiplerinize göre ne gibi rekabetçi avantajları bulunmaktadır?
PAZARINIZI YURTDIŞINA YAYMANIZIN AVANTAJ VE DEZAVANTAJLARI
Sektör / Ürün
POZİTİF
NEGATİF
1.
1.
2.
2.
3.
3.
4.
4.
5.
5.
6.
6.
7.
7.
8.
8.
9.
9.
10.
10.
11.
11.
12.
12.
BAŞARI İHTİMALİ
% 0
%25
%50
%75
%100
Uluslararası İş Planı’nın amacı, ticari faaliyetlerinizin uluslararası pazarlarda yeralmasına yardımcı olmaktır. Bu yazı, uluslararası pazarlarda ürünlerinizin ihracat sürecinde adım adım takip edebileceğiniz bir rehber niteliği taşımaktadır. Kısımlara ayrılmış olan bu rehberin her kısmı, bir öncekinin devamı niteliğindedir. Dolayısıyla, diğer kısıma geçmeden önce önceki kısmın tamamlanmış olması gerekir. Tüm rehber tamamlandığında, ürünlerinizi ihraç için kullanacağınız “Uluslararası İş Planı” nı oluşturmak için yeterli veriye ve ihracatı gerçekleştirmeye ne kadar hazır olduğunuz konusunda derinlemesine bir analiz imkanına sahip olacaksınız.
ÜRÜN VE HİZMETLER :
1. Basamak:
Yurtdışına satabileceğiniz, en çok ihraç edebileceğinize inandığınız ürünleri seçiniz. Uluslararası dağıtımda ihracat potansiyeli taşıyan ürünlerinizi belirlemek için iç piyasada dağıtımı başarıyla gerçekleşmiş ürünleri değerlendirmelisiniz. Ürününüzün fiyatına, müşterisine sağlayacağı faydaya ve piyasa talebine bağlı olarak, alıcının amaçlanan ihtiyacını karşılayabilecek özelliklere sahip olması gerekir.
· Firmanızın sattığı başlıca ürünler nelerdir?
1. ...
2. ...
3. ...
· Hangi ülkeler uluslararası ticarette satış potansiyeline sahiptir?
1. ...
2. ...
3. ...
2. Basamak:
Uluslararası pazarlara satabileceğiniz ürünler gelitiriniz.
· Deniz aşırı veya uluslararası pazarlar için sizin ürününüzü vazgeçilmez yapan özellikler nelerdir?
1. ...
2. ...
3. ...
· Yabancı firmalar neden bu ürünleri sizden almalılar?
1. ...
2. ...
3. ...
· Uluslararası satış için ne kadar kaynak (para, işgücü, diğer) kullanılmasının gerekli olacağını düşünüyorsunuz?
1. ...
2. ...
3. ...
Örnek: Ürünlerin ihracat potansiyellerine göre değerlendirilmesi; ihracat potansiyeli olduğunu düşündüğünüz ürünleri sıralayınız. Bu ürünlerin uluslararası pazarlarda başarılı olabileceğine inandığınız gerekçeleri de sıralayınız.
ÜRÜN / HİZMETLER
GEREKÇELER
1.
1.
2.
2.
3.
3.
4.
4.
5.
5.
6.
6.
7.
7.
8.
8.
9.
9.
10.
10.
11.
11.
12.
12.
13.
13.
14.
14.
KARAR : Aşağıdaki ürünlerin ihracat potansiyeli var mı?
... Evet
... Hayır
...
PLANLAMA :
Planlama neden bu kadar önemlidir?
Planlama süreci, gelecekteki ticari faaliyetlerinize yönelik bir öngörü sağlamasının yanında neler olabileceğini önceden kestirebilmeniz konusunda da yardımcı olur. Uluslararası pazarlarda ürünlerinizin pazarlanmasında planlama, hayati bir öneme sahiptir.
Uluslararası pazarlarda ticari faaliyetler gerçekleştirmeyi hedefleyen her firma, bu faaliyetlerin kolaylıkla gerçekleştirilebilir olmadığının ve her firmanın harcı olmadığının bilincinde olması gerekir. İlk ticari muamele gerçekleşene kadar ciddi bir hazırlık ve araştırma süreci gerektirir. Tüm bunlara ek olarak karlılığın uzun dönemde elde edilebileceği de unutulmamalıdır.
Ürünlerinin uluslararası pazarlarda yeralmasını isteyen firmaların bazı özelliklere sahip olması gerekir:
1. İç piyasadaki faaliyetlerinde başarılı olması,
2. İşgücü, zaman ve sermaye gibi kaynaklarını bu yolda değerlendirmeye hazır olması ve kara geçene kadar en az iki sene bu kaynaklarını kullanabilecek kapasiteye sahip olması,
3. Uluslararası ticari faaliyetleri yürütmek için kültürel farklılıklara karşı duyarlı olmak ve bu farklılıklardan nasıl etkilenebileceğinin farkında olmalıdır.
Bir iş planı çıkarmanız, başarı olanaklarınızı artıracak olan, şu anda bulunduğunuz durumu, ticari hedeflerinizi ve sorumluluklarınızı değerlendirmede faydalı olacaktır. İstatistikler, ihracata yeni başlayan firmaların bir iş planı gerçekleştirerek çok daha fazla başarı elde ettiklerini göstermektedir.
· İş Planı sadece büyük firmalar için midir?
Planlama, geleceğe yönelik ticari faaliyetlerini bir plana göre uygulamayı hedefleyen her firma için önemlidir. Gelecekte her zaman olması gerekenler ve alışılmış olanlar gerçekleşmez. Bir iş planı, alternatif kararlara sahip olmanız dolayısıyla, geleceği kestirebilmenizi, olabilecekler konusunda önceden bilgi sahibi olabilmenizi sağlar.
· İş Planı hangi sıklıkta gerçekleştirilmelidir?
Bir iş planı, senede en az bir kez olmak üzere, ihtiyaç duyulan her zaman tekrarlanmalıdır. İş Planı, devam eden bir süreçtir. İlk planı gerçekleştirdikten sonraki iş planlarını gerçekleştirmek çok daha kolay ve ilerideki yeni ticari olanakları değerlendirmenizde daha akılcı yaklaşımlarda bulunmanızı sağlayacaktır.
HEDEF BELİRLEME
Ticari hedeflerinizi belirlemek çoğu zaman mücadeleci ve heyecan verici bir süreçtir. Bunun yanında, uluslararası pazarlara girme yolunda çok önemli bir adımdır. Aşağıdaki örnek, kısa dönem ve uzun dönem ticari hedefler arasındaki farkları belirlemenizde size yardımcı olacaktır.
1. Basamak: Uzun dönem ticari hedefler
A. İlerideki 5 yıl içerisinde bu işle ilgili uzun dönemli hedefleriniz nelerdir?
Örneğin, senelik ihracatın %... artışı veya ülkelerin kültürel profillerinin çıkarılması gibi.
....
B. Uluslararası ticaret pazarı uzun dönemli hedeflerinizi gerçekleştirmenize nasıl yardımcı olacak?
....
2. Basamak: Uzun dönem ticari hedefler
A. Uluslararası faaliyetinizdeki ilk yıl içerisindeki hedefleriniz nelerdir?
Örneğin ihracat seminerlerine katılmak, aracı firmalarla bağlantılar kurmak (nakliye, sigorta...)
....
C. Ürün ve hizmetlerinizin uluslararası pazarlarda yeralmasında iki yıllık hedefleriniz nelerdir?
....
3. Basamak: Uluslararası ticareti kullanarak kısa dönemli hedeflerinizi gerçekleştirecek bir faaliyet planı geliştirmek
SEKTÖR ANALİZİ
1. Basamak: Faaliyet gösterdiğiniz sektörün ilk 3 yıl içinde değerlendirilmesi
Aynı sektördeki firmalarla temasa geçilmesi, sektörel yayınların takip edilmesi, ticaret seminerlerine katılmak bu değerlendirmeyi yapmakta faydalı olacaktır.
2. Basamak: Dünya piyasalarında sizin sektörünüzün ne kadar rekabet gücüne sahip olduğunun değerlendirilmesi
Bağlı bulunduğunuz sanayi veya ticaret odası ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın verilerinden yararlanabilirsiniz.
3. Basamak: Faaliyette bulunduğunuz sektörün gelecekte dünya pazarındaki yerini değerlendirilmesi
4. Basamak: Devlet kurumlarının veya bu alanlarda uzmanlaşmış Pazar araştırması yapan özel firmaların hazırladığı raporların değerlendirilmesi
5. Basamak: Bu aşamaya kadar elde ettiğiniz tüm kaynakların sektör bazında genel değerlendirmesi
FİRMANIZIN ANALİZİ
1. Basamak:
· Sizin firmanız iç piyasada neden başarılı? Yıllık büyüme oranınız nedir?
....
2. Basamak:
· Hangi ürünlerinizin ihracat potansiyeli olduğunu düşünüyorsunuz?
....
3. Basamak:
Sizin ürünlerinizin veya ticari faaliyetlerinizin, uluslararası rakiplerinize göre ne gibi rekabetçi avantajları bulunmaktadır?
PAZARINIZI YURTDIŞINA YAYMANIZIN AVANTAJ VE DEZAVANTAJLARI
Sektör / Ürün
POZİTİF
NEGATİF
1.
1.
2.
2.
3.
3.
4.
4.
5.
5.
6.
6.
7.
7.
8.
8.
9.
9.
10.
10.
11.
11.
12.
12.
BAŞARI İHTİMALİ
% 0
%25
%50
%75
%100
İhracat Maliyet Analizi
İhracat Maliyet Analizi
İhracat maliyet analizi, ihracat fiyatının belirlenmesi, fiyat belirleme aşamaları, fiyatlandırma form örneği, ihracatçının piyasadaki fiyat değişikliklerine tepkisi
İhracat maliyet analizi
Bir malın üretimi için kullanılan emek, malzeme ve işletme giderleri, o malın maliyetini oluşturmaktadır. Ayrıca, ihracat söz konusu olduğunda, satış, teslim ve sigorta giderleri de maliyetin önemli kalemleri arasında yer almaktadır.
İhracat Fiyatı:
I. F (üretim) + F (kâr marjı) = Teslim Fiyatı
II. F (teslim fiyatı) + F (ulaşım) + F (depolama) + F(Banka masrafları) + F(sigorta) + F(dağıtım) = F(ihraç pazarındaki fiyat)
Üretim miktarının artışından bağımsız olarak, her işletmenin üstlenmek durumunda kaldığı maliyet, "sabit maliyetler"dir. (kira, amortisman, işletme giderleri ....gibi). Ayrıca, üretim artışına bağlı olarak artan maliyetler de bulunmaktadır. Buna "değişken maliyetler" denmektedir (malzeme giderleri, emek giderleri, yakıt, enerji giderleri ..... gibi). Sabit ve değişken maliyetlerin toplamı, bir mal için yapılan "Toplam Maliyet" değerlerini vermektedir.
Üretim maliyeti, gerçekleşen üretim miktarına göre değişebilmektedir. Örneğin, 5000 çift ayakkabının maliyeti, 500 çift ayakkabının üretim maliyetinden daha fazladır. Fakat çift başına maliyet, üretim arttıkça düşmektedir. Bir başka deyişle, üretim miktarı arttıkça, birim maliyet düşmektedir.
Başabaş fiyat: Bir malın üretiminden satış aşamasına kadar yapılan tüm harcamalar, üretim miktarına bölündüğünde, ortaya çıkan değer "başabaş fiyatı oluşturmaktadır. Sözkonusu fiyatın altında yapılacak her satış firmaya zarar, bu fiyatın üstünde yapılacak her satış ise firmaya kâr sağlayacaktır.
Firma, malını düşük bir kârla ihraç etmek ya da yüksek bir kârla yurtiçi piyasada satmak gibi iki seçenek arasında optimal bir seçim yapmak zorundadır. Bu konuda düşük bir fiyatla firmanın ihracata yönelmesi ve bu ihracatın firmaya sağlayacağı faydaların incelenmesi gerekmektedir.
Firma iç piyasaya yöneldiğinde kısa dönemde kâr marjı yüksek olabilir. Ancak konuya uzun dönem açısından yaklaşılacak olursa: Firmanın ihracata yönelmesi halinde, iç piyasaya satışın yanısıra dış piyasalara düşük kâr marjı ile yapılacak satışlarla, firmanın üretim hacmi genişleyecek ve dolayısıyla birim başına ortalama maliyeti düşecektir. Firmanın dış piyasada fiyatları hangi düzeye kadar düşürebileceği, marjinal maliyetlerin firmaya getireceği ek yüklere bağlıdır. İhraç satış maliyetini hesaplarken, iç piyasa satışlarında kullanılan metodlardan vazgeçmek gerekmektedir. Firma, sabit maliyetlerini iç piyasaya yönelik satışlarla karşılayacağından, firmanın yapması gereken analiz, dış piyasaya süreceği her mal için değişken maliyeti hesaplamaktır.
İç piyasadaki satışlardan istediği kâr düzeyini elde edebilen bir firma, neden fiyatları düşürmek yoluyla ihracata yönelsin? Böylesi bir durum ihracat maliyet analizi yapılmadığı takdirde, birincil amaçları kâr elde etmek olan firmaları ihracat yapmaktan alıkoyacaktır. Oysa gerçekte, ihraç ürünlerinin marjinal birim maliyeti, firmanın iç piyasaya yönelik üretiminin birim maliyetinden düşüktür. Bundan dolayı, birim maliyet ile eş anlamlı olan, başabaş fiyat da daha düşük olacaktır.
Kısaca firma, toplam üretimini arttırmak ve dolayısıyla birim maliyeti düşürmek yoluyla yaptığı ihracatta, toplam kâr marjını yükseltebilecektir.
Uluslararası alanda zorlayıcı bir fiyat politikası izlemeyi hedeflemiş bir firma açısından, marjinal maliyetlerin olabildiğince düşük tutulması yararlı olacaktır.
Ancak, uluslararası alanda ün yapmış büyük firmalar aşağıdaki nedenlerden ötürü, düşük fiyat politikalarından etkilenmeyebilirler.
· Marka
· Güvenilir kalite ve hizmet
· Dağıtım kanallarının iyi olması
· Nitelikli elemanlarının olması
· Etkili ve çekici ambalajlama
İhraç pazarında, düşük fiyat uygulamaları kısa ya da uzun dönemde elbette etkili bir piyasa aracı olabilir. Ayrıca, ürün kalitesi ve etkili bir pazarlama, pazar payının korunmasını sağlayabilir. Fakat zorlayıcı fiyat uygulamaları, uzun dönemde dış piyasada dampinge yol açabilmektedir.
İhracat fiyatının belirlenmesiFiyat belirlemeleri uluslararası alanda çeşitli şekillerde standartlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu konu ile ilgili olarak, ihraç malının teslim yerini temel alan satış tiplerini kapsayan Milletlerarası Ticaret Odası tarafından hazırlanan INCOTERMS'in fiyatlama biçimleri esas alınmaktadır. (FOB, FAS, C+F, CIF gibi).
Dış Ticarette Kullanılan Teslim Şekilleri: (İhracatçının ve İthalatçının Yükümlülükleri)
Ex-Factory (EX-Works)
: Ticari İşletmede Teslim
F.A.S.
: Gemi Doğrultusunda Teslim
F.O.B.
: Gemi Bordasında Teslim
C.I.F.
: Mal Bedeli, Sigorta, Navlun
Ex-Dock
: Varış Limanda Teslim
Fiyat Belirleme Aşamaları
FOB Giderler
İmalatçının Teklif Fiyatı
Ambalajlama ve Markalama
Taşıma Giderleri
Yükleme-Boşaltma Giderleri
Finansman Giderleri
Banka Giderleri
Doküman Giderleri
Genel Giderler
CIF Giderler
Navlun
Varış Boşaltma Giderleri
Yurtdışı Komisyon Giderleri
Sigorta
İhracatçının Karı
Varış Maliyetleri
İthalat Gümrük Vergi ve Harçları
Gümrük Komisyoncu Bedeli
Perakende Fiyat
İthalatçının Deposuna Tasıma
İthalatçının Kar Marjı
Perakende Kar Marjı
Tüketiciye Gelen Fiyat
İmalatçının teklif fiyatı
Malın fabrikadan alıcıya teslim edildiği fiyattır. Buna mal faktör maliyeti de denmektedir.
Ambalajlama ve markalama
Ambalajlama giderleri, genelde malın teklif fiyatı içinde kapsanmaktadır. Ancak mal dökme veya ambalajsız alınmışsa, ya da malı ayrı bir ambalajla satmak gerekiyorsa, bu durumda ambalaj giderlerinin de ayrıca göz önünde tutulması ve birim ambalaj maliyetinin fiyata eklenmesi gerekmektedir.
Örnek: Dökme olarak alınan bir kimyasal maddeden bir varile 175 kg konulabildiği ve bir varilin bedelinin 35.000 TL+KDV olduğu varsayılacak olursa, 1 tonun maliyeti = 35.000 x 1000 kg /175 kg. olacaktır.
Taşıma giderleri
Malın bulunduğu yer, yükleme yapılacak limana, garaja veya havaalanına uzak ise, bu malın yükleme yerine nakli gerekecektir.Bu tür giderler özellikle malın deniz yolu, demiryolu veya havayoluyla nakliyesinde yükleme yerine kadar taşınmasında söz konusudur. İhraç edilecek mal, havayolu taşımasıyla gidecekse, mal doğrudan fabrikadan ya da depodan alınacağı için ek bir nakliye gideri olmayacaktır. Genelde kamyon başına ücret alındığında, taşıma ücreti mevcut mal miktarına bölünerek, birim nakliye gideri hesaplanmaktadır.
Örnek: 1.000.000 TL. nakliye bedeli ile 40 makine taşıtılmıştır. 1.000.000/40 her malın birim fiyatının belirlemesinde eklenecek tutardır.
Yükleme-boşaltma giderleri
Malın taşınacağı araçta yükleme, boşaltma giderleri özellikle büyük kapasiteli teslimlerde önem kazanmaktadır. Miktarın artması ile yükleme, boşaltma gider tutarı fazlalaşmaktadır. Malın yükleme, boşaltma ücretleri hacim, ağırlık, adet gibi esaslara bağlanabilmektedir.
Kamyonla yapılan sevkiyatlarda, imalatçı malı kamyon üzerinde teslim edeceğinden yükleme masrafları sözkonusu olmamaktadır. Limanda yapılan yüklemelerde ise;
a) Conventional (dökme) gemiler için, liman işletmelerinin almış olduğu bir bedel bulunmaktadır. Bu değer ton başına limana göre değişmektedir.
b) Konteyner yüklemelerinde konteynerın büyüklüğüne göre değişen değerlerde yükleme bedeli alınmaktadır. Konteynera yüklenebilecek miktara göre birim maliyet fiyata ilave edilmektedir.
Finansman giderleri (Vade farkı)
Kredili satışlarda vadeye göre ürünün fiyatına eklenecek farkları ihracatçı satış politikasına ve mali yapısına göre karar vermelidir. Eğer firma, bunu kaldıramayacaksa, kredili satışa girmek risk olacaktır. Fiyat saptarken vade farkını müşterinin de benimseyeceği bir tutarda yapmak için en uygun yol, o ülkedeki teklif edilen vadeye karşılık gelen faiz hadlerini esas almaktır. Firmanın daha yüksek bir oran önermesi, müşteriyi bu malı ya iç piyasadan ya da daha uygun diğer piyasalardan almaya zorlayacaktır.
Banka giderleri
İhracat sırasında veya ihracattan sonra kullanılan ihracat kredilerinin maliyetlerini firma, şüphesiz mal tutarına ekleyecektir.
Türkiye'deki bankalar ihracat hizmetlerinden dolayı, akreditif bedeli üzerinden değişen oranlarda karşılık almaktadırlar.
Doküman Giderleri
İhracat için tescil, lisans, ruhsatname gibi belgelerin temini için yapılan giderler, konsolosluk tasdikleri, menşe şehadetnamesi, dolaşım belgesi vs. döküman giderleri, bunun yanında bitkisel ve hayvansal ürünlerin ihracında istenen belge ve ruhsatnameler için yapılan giderler ve benzerleri bu başlık altında maliyete dahil edilmektedir.
Genel Giderler
Direkt ihraç edilecek malla ilgili ölçme, tartma, analiz, expertiz giderleri, gözetme firmalarına verilen giderler bu kapsamdadır.
Yukarıda belirtilmiş gider kalemlerinin toplamı F.O.B. maliyeti oluşturmaktadır.
Navlun (Freight)
Malların ithalatçı ülkeye taşınma giderleridir. Navlun hesaplaması, maliyet kalemlerinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Birime düşen navlun miktarını bulmak için hesaplamaların doğru yapılması gerekmektedir.
Örneğin, adet cinsinden satışı yapılan bir malın gerek hacim ve gerekse ağırlık olarak navlun hesabının yapılması gerekmektedir.
C+F Maliyet (Cost and Freight) = Mal Bedeli + Navlun
C+F, Cost and Freight sözcüklerinin kısaltılmışı olup "mal bedeli ve navlun" anlamındadır. Satıcı, gösterilen varış yerine malı gönderebilmek için gerekli tüm giderleri karşılamak zorundadır, ancak malla ilgili tüm zarar ve ziyan rizikolarıyla giderlerde meydana gelebilecek herhangi bir artma yükümlülüğü, mal yükleme limanında geminin küpeştesinden geçtiği andan itibaren satıcıdan alıcıya geçmektedir.
Yurtdışı acenta, komisyon giderleri
Yurtdışında firmanın temsilciğini yapan, firma adına firmanın işlerini takip eden ya da aracılık yapan firmalara ödenen giderler de maliyete katılmaktadır.
Sigorta
İstendiği takdirde mallar sigorta yaptırılabilir. Malın cinsine ve sigorta kapsamına göre maliyet değişebilmektedir.
CIF Maliyet (Mal bedeli, sigorta ve navlun)
CIF, "Cost, Insurance and Freight" sözcüklerinin kısaltılmışı olup "Mal Bedeli, Sigorta ve Navlun" anlamındadır. Bu terim, C and F'in benzeridir, ancak satıcı, malın taşınması esnasında zarar ve ziyan rizikosuna karşı sigorta sağlamak zorundadır. Satıcı, sigorta şirketleriyle bir sözleşme akdederek sigorta primini ödemektedir.
Yukarıda açıklanan maddeler, genel gider kalemleridir, ancak bu gider kalemlerinin dışında görünmeyen pek çok gider kalemleri de olabilir. Görünmeyen kalemlerin hesaplanması çok zor olmaktadır. Bunlar, genellikle kârın içerisinde eritilmektedirler.
Görünmeyen gider kalemlerine örnek olarak;
· Yurt dışı ve yurtiçi teminat mektubu masrafları
· Komisyon ödemelerinde döviz alış ve döviz satış kur farkları
· Kamyonun bekleme ücretleri
· Satılan malın, cinsine göre fon kesintileri (varsa mutlaka hesaplamaya dahil edilmektedirler).
Satış fiyatı ile maliyet arasında oluşan kâr beklentisi, satış fiyatının tesbitinde etkin rol oynamaktadır.
Sonuç olarak, satış fiyatını tesbit ederken, (satış fiyatı+diğer gelirler)-maliyet=kâr prensibinden hareket edilebilmektedir.
Fiyatlandırma Modeli
İhracatçı Ülke
İthalatçı Ülke
Maliyetler
Maliyetler
Üretim Maliyeti
Alış fiyatı
+ İhracatçı Kar Marjı
+ Taşıma Giderleri
+Sigorta Giderleri
· Limana Taşıma Giderleri
· Konsolosluk İşlem Giderleri
· Ambalajlama Giderleri
+Gümrük Vergisi
+Diğer Vergiler
+Varış Limanına Taşıma Gideri
+ Yurtdışı Acentanın Komisyonu
+Banka Giderleri
İhraç fiyatı
Boşaltma maliyeti
Diğer Giderler
+ Dağıtımcı Komisyonu
· Yeniden Ambalajlama
· Taşıma Giderleri
· Postalama Ücretleri
Boşaltma maliyeti + Diğer giderler +Kâr marjı
Satış Fiyatı
Fiyatlandırma Örneği - CIF Teslim Şekillerine Göre
İhracat
İthalat
Fiyatlandırma Faktörleri
Maliyet($)
Fiyatlandırma Faktörleri
Maliyet($)
100 Birim Malın Fabrika Çıkış Maliyeti
10 000
Giderler
Varış Maliyeti CIF
14 950
Komisyoncu Maliyetleri
100
Gümrük Vergisi %5.5
882
İhracat İçin Ambalajlama
150
Diğer Vergiler
150
Limana Taşıma
500
Konsolosluk Faturası
50
Komisyoncu Maliyetleri
150
Taşıyıcı Firmaya Ödenen Ücret
150
* İhracatçı Acenta Komisyonu
Banka Giderleri
50
(Maliyetin % 15'i)
1 500
Akreditif (%1/4)
75
* Yurtdışı Acenta Komisyonu
Toplam Boşaltma Giderleri
16 197
(Maliyetin % 15'i
500
Toplam
12 950
Giderler
Deniz Sigortası (12.950x1.2/100$)
155
Gümrük Antreposu
-
Taşıma (Deniz)
1 000
Yeniden Ambalajlama
100
Taşıma
100
İhraç Kar Marjı
845
Reklam
500
Ücretler
1 410
Varış Maliyeti (CIF)
14 950
Faiz
-
Postalama
100
Toplam Giderler
18 407
Birim Maliyet
184
Teklif Edilen Satış Fiyatı
(%100 Kar Marjı)
368
Kâr
18 400
* Sadece aracı ihracatçı ya da ithalat acentası kullanıldığında
Kaynak:Dr.Nelson Carl,1988,Import-Export Business
İhracatçı firmanın kullanabileceği fiyatlandırma formu örneği
Referans Bilgiler
Firma Ref._______________
Müşteri Ref.___________________
Müşteri Hakkında Bilgiler
Adı : ___________________
Tel : __________________________
Adres :__________________
Fax: __________________________
Ürün Hakkında Bilgiler
Ürün
__________
Boyutları
_______________
Birim No
__________
Hacmi
_______________
Net Ağırlık
__________
Toplam Ölçüsü
_______________
Safi Ağırlık
__________
Ürün Maliyeti
Fiyat (Birim Maliyet) __x birimler____Toplam
_____________________
Kar
_____________________
Satış Komisyonu
_____________________
FOB Fabrika
_____________________
Ücretler-Ambalajlama,Markalama,Yurtiçi Taşıma
Taşıyıcı Firmaya Ödenen Ücret
_____________________
Finansman Giderleri
_____________________
Diğer Ücretler
_____________________
İhracat İçin Ambalajlama
_____________________
Etiketleme/Markalama
_____________________
Yurtiçi Taşıma
_____________________
FOB
_____________________
Liman Ücretleri
Boşaltma
_____________________
Yükleme
_____________________
Terminal
_____________________
Konsolosluk Dokümanları (Gerektiğinde)
_____________________
Menşe Şahadetnamesi (Gerektiğinde)
_____________________
İhracat Lisansı (Gerektiğinde)
_____________________
F.A.S. Gemi Doğrultusunda Teslim
_____________________
Navlun
Ağırlık __________ Ölçü __________
Oran _______ Minimum ________ Miktar _______
Sigorta ______________________
Asıl __________ Oran _________ Miktar ________
CIF, Varış Limanı
Kaynak : Dr. Nelson Carl, 1988, Import-Export Business
İhracatçı, piyasadaki fiyat değişikliklerine nasıl tepki gösterir?Fiyatların genel seviyesinde bir düşme söz konusu olduğunda, ihracatçı şu tepkileri gösterebilir:
· Fiyatlardaki düşmeyi izleyebilir.
· Yeni bir ürün ekleyebilir
· Piyasadan çekilebilir
· Ürünün içeriğini değiştirebilir
· Hükümete başvurabilir
Fiyatların genel seviyesinde bir artış söz konusu olduğunda ise, ihracatçı şu tepkileri gösterebilir:
· Fiyat artışını izleyebilir
· Piyasadaki arz miktarını arttırabilir
· Tanıtım reklam faaliyetlerini arttırabilir
· Geçici indirim yapabilir
· Hükümete başvurabilir.
İhracat maliyet analizi, ihracat fiyatının belirlenmesi, fiyat belirleme aşamaları, fiyatlandırma form örneği, ihracatçının piyasadaki fiyat değişikliklerine tepkisi
İhracat maliyet analizi
Bir malın üretimi için kullanılan emek, malzeme ve işletme giderleri, o malın maliyetini oluşturmaktadır. Ayrıca, ihracat söz konusu olduğunda, satış, teslim ve sigorta giderleri de maliyetin önemli kalemleri arasında yer almaktadır.
İhracat Fiyatı:
I. F (üretim) + F (kâr marjı) = Teslim Fiyatı
II. F (teslim fiyatı) + F (ulaşım) + F (depolama) + F(Banka masrafları) + F(sigorta) + F(dağıtım) = F(ihraç pazarındaki fiyat)
Üretim miktarının artışından bağımsız olarak, her işletmenin üstlenmek durumunda kaldığı maliyet, "sabit maliyetler"dir. (kira, amortisman, işletme giderleri ....gibi). Ayrıca, üretim artışına bağlı olarak artan maliyetler de bulunmaktadır. Buna "değişken maliyetler" denmektedir (malzeme giderleri, emek giderleri, yakıt, enerji giderleri ..... gibi). Sabit ve değişken maliyetlerin toplamı, bir mal için yapılan "Toplam Maliyet" değerlerini vermektedir.
Üretim maliyeti, gerçekleşen üretim miktarına göre değişebilmektedir. Örneğin, 5000 çift ayakkabının maliyeti, 500 çift ayakkabının üretim maliyetinden daha fazladır. Fakat çift başına maliyet, üretim arttıkça düşmektedir. Bir başka deyişle, üretim miktarı arttıkça, birim maliyet düşmektedir.
Başabaş fiyat: Bir malın üretiminden satış aşamasına kadar yapılan tüm harcamalar, üretim miktarına bölündüğünde, ortaya çıkan değer "başabaş fiyatı oluşturmaktadır. Sözkonusu fiyatın altında yapılacak her satış firmaya zarar, bu fiyatın üstünde yapılacak her satış ise firmaya kâr sağlayacaktır.
Firma, malını düşük bir kârla ihraç etmek ya da yüksek bir kârla yurtiçi piyasada satmak gibi iki seçenek arasında optimal bir seçim yapmak zorundadır. Bu konuda düşük bir fiyatla firmanın ihracata yönelmesi ve bu ihracatın firmaya sağlayacağı faydaların incelenmesi gerekmektedir.
Firma iç piyasaya yöneldiğinde kısa dönemde kâr marjı yüksek olabilir. Ancak konuya uzun dönem açısından yaklaşılacak olursa: Firmanın ihracata yönelmesi halinde, iç piyasaya satışın yanısıra dış piyasalara düşük kâr marjı ile yapılacak satışlarla, firmanın üretim hacmi genişleyecek ve dolayısıyla birim başına ortalama maliyeti düşecektir. Firmanın dış piyasada fiyatları hangi düzeye kadar düşürebileceği, marjinal maliyetlerin firmaya getireceği ek yüklere bağlıdır. İhraç satış maliyetini hesaplarken, iç piyasa satışlarında kullanılan metodlardan vazgeçmek gerekmektedir. Firma, sabit maliyetlerini iç piyasaya yönelik satışlarla karşılayacağından, firmanın yapması gereken analiz, dış piyasaya süreceği her mal için değişken maliyeti hesaplamaktır.
İç piyasadaki satışlardan istediği kâr düzeyini elde edebilen bir firma, neden fiyatları düşürmek yoluyla ihracata yönelsin? Böylesi bir durum ihracat maliyet analizi yapılmadığı takdirde, birincil amaçları kâr elde etmek olan firmaları ihracat yapmaktan alıkoyacaktır. Oysa gerçekte, ihraç ürünlerinin marjinal birim maliyeti, firmanın iç piyasaya yönelik üretiminin birim maliyetinden düşüktür. Bundan dolayı, birim maliyet ile eş anlamlı olan, başabaş fiyat da daha düşük olacaktır.
Kısaca firma, toplam üretimini arttırmak ve dolayısıyla birim maliyeti düşürmek yoluyla yaptığı ihracatta, toplam kâr marjını yükseltebilecektir.
Uluslararası alanda zorlayıcı bir fiyat politikası izlemeyi hedeflemiş bir firma açısından, marjinal maliyetlerin olabildiğince düşük tutulması yararlı olacaktır.
Ancak, uluslararası alanda ün yapmış büyük firmalar aşağıdaki nedenlerden ötürü, düşük fiyat politikalarından etkilenmeyebilirler.
· Marka
· Güvenilir kalite ve hizmet
· Dağıtım kanallarının iyi olması
· Nitelikli elemanlarının olması
· Etkili ve çekici ambalajlama
İhraç pazarında, düşük fiyat uygulamaları kısa ya da uzun dönemde elbette etkili bir piyasa aracı olabilir. Ayrıca, ürün kalitesi ve etkili bir pazarlama, pazar payının korunmasını sağlayabilir. Fakat zorlayıcı fiyat uygulamaları, uzun dönemde dış piyasada dampinge yol açabilmektedir.
İhracat fiyatının belirlenmesiFiyat belirlemeleri uluslararası alanda çeşitli şekillerde standartlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu konu ile ilgili olarak, ihraç malının teslim yerini temel alan satış tiplerini kapsayan Milletlerarası Ticaret Odası tarafından hazırlanan INCOTERMS'in fiyatlama biçimleri esas alınmaktadır. (FOB, FAS, C+F, CIF gibi).
Dış Ticarette Kullanılan Teslim Şekilleri: (İhracatçının ve İthalatçının Yükümlülükleri)
Ex-Factory (EX-Works)
: Ticari İşletmede Teslim
F.A.S.
: Gemi Doğrultusunda Teslim
F.O.B.
: Gemi Bordasında Teslim
C.I.F.
: Mal Bedeli, Sigorta, Navlun
Ex-Dock
: Varış Limanda Teslim
Fiyat Belirleme Aşamaları
FOB Giderler
İmalatçının Teklif Fiyatı
Ambalajlama ve Markalama
Taşıma Giderleri
Yükleme-Boşaltma Giderleri
Finansman Giderleri
Banka Giderleri
Doküman Giderleri
Genel Giderler
CIF Giderler
Navlun
Varış Boşaltma Giderleri
Yurtdışı Komisyon Giderleri
Sigorta
İhracatçının Karı
Varış Maliyetleri
İthalat Gümrük Vergi ve Harçları
Gümrük Komisyoncu Bedeli
Perakende Fiyat
İthalatçının Deposuna Tasıma
İthalatçının Kar Marjı
Perakende Kar Marjı
Tüketiciye Gelen Fiyat
İmalatçının teklif fiyatı
Malın fabrikadan alıcıya teslim edildiği fiyattır. Buna mal faktör maliyeti de denmektedir.
Ambalajlama ve markalama
Ambalajlama giderleri, genelde malın teklif fiyatı içinde kapsanmaktadır. Ancak mal dökme veya ambalajsız alınmışsa, ya da malı ayrı bir ambalajla satmak gerekiyorsa, bu durumda ambalaj giderlerinin de ayrıca göz önünde tutulması ve birim ambalaj maliyetinin fiyata eklenmesi gerekmektedir.
Örnek: Dökme olarak alınan bir kimyasal maddeden bir varile 175 kg konulabildiği ve bir varilin bedelinin 35.000 TL+KDV olduğu varsayılacak olursa, 1 tonun maliyeti = 35.000 x 1000 kg /175 kg. olacaktır.
Taşıma giderleri
Malın bulunduğu yer, yükleme yapılacak limana, garaja veya havaalanına uzak ise, bu malın yükleme yerine nakli gerekecektir.Bu tür giderler özellikle malın deniz yolu, demiryolu veya havayoluyla nakliyesinde yükleme yerine kadar taşınmasında söz konusudur. İhraç edilecek mal, havayolu taşımasıyla gidecekse, mal doğrudan fabrikadan ya da depodan alınacağı için ek bir nakliye gideri olmayacaktır. Genelde kamyon başına ücret alındığında, taşıma ücreti mevcut mal miktarına bölünerek, birim nakliye gideri hesaplanmaktadır.
Örnek: 1.000.000 TL. nakliye bedeli ile 40 makine taşıtılmıştır. 1.000.000/40 her malın birim fiyatının belirlemesinde eklenecek tutardır.
Yükleme-boşaltma giderleri
Malın taşınacağı araçta yükleme, boşaltma giderleri özellikle büyük kapasiteli teslimlerde önem kazanmaktadır. Miktarın artması ile yükleme, boşaltma gider tutarı fazlalaşmaktadır. Malın yükleme, boşaltma ücretleri hacim, ağırlık, adet gibi esaslara bağlanabilmektedir.
Kamyonla yapılan sevkiyatlarda, imalatçı malı kamyon üzerinde teslim edeceğinden yükleme masrafları sözkonusu olmamaktadır. Limanda yapılan yüklemelerde ise;
a) Conventional (dökme) gemiler için, liman işletmelerinin almış olduğu bir bedel bulunmaktadır. Bu değer ton başına limana göre değişmektedir.
b) Konteyner yüklemelerinde konteynerın büyüklüğüne göre değişen değerlerde yükleme bedeli alınmaktadır. Konteynera yüklenebilecek miktara göre birim maliyet fiyata ilave edilmektedir.
Finansman giderleri (Vade farkı)
Kredili satışlarda vadeye göre ürünün fiyatına eklenecek farkları ihracatçı satış politikasına ve mali yapısına göre karar vermelidir. Eğer firma, bunu kaldıramayacaksa, kredili satışa girmek risk olacaktır. Fiyat saptarken vade farkını müşterinin de benimseyeceği bir tutarda yapmak için en uygun yol, o ülkedeki teklif edilen vadeye karşılık gelen faiz hadlerini esas almaktır. Firmanın daha yüksek bir oran önermesi, müşteriyi bu malı ya iç piyasadan ya da daha uygun diğer piyasalardan almaya zorlayacaktır.
Banka giderleri
İhracat sırasında veya ihracattan sonra kullanılan ihracat kredilerinin maliyetlerini firma, şüphesiz mal tutarına ekleyecektir.
Türkiye'deki bankalar ihracat hizmetlerinden dolayı, akreditif bedeli üzerinden değişen oranlarda karşılık almaktadırlar.
Doküman Giderleri
İhracat için tescil, lisans, ruhsatname gibi belgelerin temini için yapılan giderler, konsolosluk tasdikleri, menşe şehadetnamesi, dolaşım belgesi vs. döküman giderleri, bunun yanında bitkisel ve hayvansal ürünlerin ihracında istenen belge ve ruhsatnameler için yapılan giderler ve benzerleri bu başlık altında maliyete dahil edilmektedir.
Genel Giderler
Direkt ihraç edilecek malla ilgili ölçme, tartma, analiz, expertiz giderleri, gözetme firmalarına verilen giderler bu kapsamdadır.
Yukarıda belirtilmiş gider kalemlerinin toplamı F.O.B. maliyeti oluşturmaktadır.
Navlun (Freight)
Malların ithalatçı ülkeye taşınma giderleridir. Navlun hesaplaması, maliyet kalemlerinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Birime düşen navlun miktarını bulmak için hesaplamaların doğru yapılması gerekmektedir.
Örneğin, adet cinsinden satışı yapılan bir malın gerek hacim ve gerekse ağırlık olarak navlun hesabının yapılması gerekmektedir.
C+F Maliyet (Cost and Freight) = Mal Bedeli + Navlun
C+F, Cost and Freight sözcüklerinin kısaltılmışı olup "mal bedeli ve navlun" anlamındadır. Satıcı, gösterilen varış yerine malı gönderebilmek için gerekli tüm giderleri karşılamak zorundadır, ancak malla ilgili tüm zarar ve ziyan rizikolarıyla giderlerde meydana gelebilecek herhangi bir artma yükümlülüğü, mal yükleme limanında geminin küpeştesinden geçtiği andan itibaren satıcıdan alıcıya geçmektedir.
Yurtdışı acenta, komisyon giderleri
Yurtdışında firmanın temsilciğini yapan, firma adına firmanın işlerini takip eden ya da aracılık yapan firmalara ödenen giderler de maliyete katılmaktadır.
Sigorta
İstendiği takdirde mallar sigorta yaptırılabilir. Malın cinsine ve sigorta kapsamına göre maliyet değişebilmektedir.
CIF Maliyet (Mal bedeli, sigorta ve navlun)
CIF, "Cost, Insurance and Freight" sözcüklerinin kısaltılmışı olup "Mal Bedeli, Sigorta ve Navlun" anlamındadır. Bu terim, C and F'in benzeridir, ancak satıcı, malın taşınması esnasında zarar ve ziyan rizikosuna karşı sigorta sağlamak zorundadır. Satıcı, sigorta şirketleriyle bir sözleşme akdederek sigorta primini ödemektedir.
Yukarıda açıklanan maddeler, genel gider kalemleridir, ancak bu gider kalemlerinin dışında görünmeyen pek çok gider kalemleri de olabilir. Görünmeyen kalemlerin hesaplanması çok zor olmaktadır. Bunlar, genellikle kârın içerisinde eritilmektedirler.
Görünmeyen gider kalemlerine örnek olarak;
· Yurt dışı ve yurtiçi teminat mektubu masrafları
· Komisyon ödemelerinde döviz alış ve döviz satış kur farkları
· Kamyonun bekleme ücretleri
· Satılan malın, cinsine göre fon kesintileri (varsa mutlaka hesaplamaya dahil edilmektedirler).
Satış fiyatı ile maliyet arasında oluşan kâr beklentisi, satış fiyatının tesbitinde etkin rol oynamaktadır.
Sonuç olarak, satış fiyatını tesbit ederken, (satış fiyatı+diğer gelirler)-maliyet=kâr prensibinden hareket edilebilmektedir.
Fiyatlandırma Modeli
İhracatçı Ülke
İthalatçı Ülke
Maliyetler
Maliyetler
Üretim Maliyeti
Alış fiyatı
+ İhracatçı Kar Marjı
+ Taşıma Giderleri
+Sigorta Giderleri
· Limana Taşıma Giderleri
· Konsolosluk İşlem Giderleri
· Ambalajlama Giderleri
+Gümrük Vergisi
+Diğer Vergiler
+Varış Limanına Taşıma Gideri
+ Yurtdışı Acentanın Komisyonu
+Banka Giderleri
İhraç fiyatı
Boşaltma maliyeti
Diğer Giderler
+ Dağıtımcı Komisyonu
· Yeniden Ambalajlama
· Taşıma Giderleri
· Postalama Ücretleri
Boşaltma maliyeti + Diğer giderler +Kâr marjı
Satış Fiyatı
Fiyatlandırma Örneği - CIF Teslim Şekillerine Göre
İhracat
İthalat
Fiyatlandırma Faktörleri
Maliyet($)
Fiyatlandırma Faktörleri
Maliyet($)
100 Birim Malın Fabrika Çıkış Maliyeti
10 000
Giderler
Varış Maliyeti CIF
14 950
Komisyoncu Maliyetleri
100
Gümrük Vergisi %5.5
882
İhracat İçin Ambalajlama
150
Diğer Vergiler
150
Limana Taşıma
500
Konsolosluk Faturası
50
Komisyoncu Maliyetleri
150
Taşıyıcı Firmaya Ödenen Ücret
150
* İhracatçı Acenta Komisyonu
Banka Giderleri
50
(Maliyetin % 15'i)
1 500
Akreditif (%1/4)
75
* Yurtdışı Acenta Komisyonu
Toplam Boşaltma Giderleri
16 197
(Maliyetin % 15'i
500
Toplam
12 950
Giderler
Deniz Sigortası (12.950x1.2/100$)
155
Gümrük Antreposu
-
Taşıma (Deniz)
1 000
Yeniden Ambalajlama
100
Taşıma
100
İhraç Kar Marjı
845
Reklam
500
Ücretler
1 410
Varış Maliyeti (CIF)
14 950
Faiz
-
Postalama
100
Toplam Giderler
18 407
Birim Maliyet
184
Teklif Edilen Satış Fiyatı
(%100 Kar Marjı)
368
Kâr
18 400
* Sadece aracı ihracatçı ya da ithalat acentası kullanıldığında
Kaynak:Dr.Nelson Carl,1988,Import-Export Business
İhracatçı firmanın kullanabileceği fiyatlandırma formu örneği
Referans Bilgiler
Firma Ref._______________
Müşteri Ref.___________________
Müşteri Hakkında Bilgiler
Adı : ___________________
Tel : __________________________
Adres :__________________
Fax: __________________________
Ürün Hakkında Bilgiler
Ürün
__________
Boyutları
_______________
Birim No
__________
Hacmi
_______________
Net Ağırlık
__________
Toplam Ölçüsü
_______________
Safi Ağırlık
__________
Ürün Maliyeti
Fiyat (Birim Maliyet) __x birimler____Toplam
_____________________
Kar
_____________________
Satış Komisyonu
_____________________
FOB Fabrika
_____________________
Ücretler-Ambalajlama,Markalama,Yurtiçi Taşıma
Taşıyıcı Firmaya Ödenen Ücret
_____________________
Finansman Giderleri
_____________________
Diğer Ücretler
_____________________
İhracat İçin Ambalajlama
_____________________
Etiketleme/Markalama
_____________________
Yurtiçi Taşıma
_____________________
FOB
_____________________
Liman Ücretleri
Boşaltma
_____________________
Yükleme
_____________________
Terminal
_____________________
Konsolosluk Dokümanları (Gerektiğinde)
_____________________
Menşe Şahadetnamesi (Gerektiğinde)
_____________________
İhracat Lisansı (Gerektiğinde)
_____________________
F.A.S. Gemi Doğrultusunda Teslim
_____________________
Navlun
Ağırlık __________ Ölçü __________
Oran _______ Minimum ________ Miktar _______
Sigorta ______________________
Asıl __________ Oran _________ Miktar ________
CIF, Varış Limanı
Kaynak : Dr. Nelson Carl, 1988, Import-Export Business
İhracatçı, piyasadaki fiyat değişikliklerine nasıl tepki gösterir?Fiyatların genel seviyesinde bir düşme söz konusu olduğunda, ihracatçı şu tepkileri gösterebilir:
· Fiyatlardaki düşmeyi izleyebilir.
· Yeni bir ürün ekleyebilir
· Piyasadan çekilebilir
· Ürünün içeriğini değiştirebilir
· Hükümete başvurabilir
Fiyatların genel seviyesinde bir artış söz konusu olduğunda ise, ihracatçı şu tepkileri gösterebilir:
· Fiyat artışını izleyebilir
· Piyasadaki arz miktarını arttırabilir
· Tanıtım reklam faaliyetlerini arttırabilir
· Geçici indirim yapabilir
· Hükümete başvurabilir.
BAYİLİK DİSTRİBÜTÖRLÜK ANLAŞMASI NASIL YAPILIR?
BAYİLİK DİSTRİBÜTÖRLÜK ANLAŞMASI NASIL YAPILIR?
Türkiye’deki üretici ve/veya ihracatçı firma ile onun ürününü/ürünlerini yabancı bir ülkede dağıtacak ve/veya pazarlayacak firma arasında imzalanacak anlaşmanın ana amaçları şunlardır: -İki kuruluş arasındaki ilişkiyi tanımlamak -Bu ilişkiyi hukuki temellere oturtmak, -Ticari hedefleri ve çalışma şekillerini belirlemek, -Çıkabilecek anlaşmazlıkların nasıl çözümlenebileceğini göstermek.
Distribütörlük anlaşmasının niteliği distribütörlüğün kapsamına göre değişir. Örneğin, distribütör ihracatçı adına satış yapacaksa başka, kendi adına mal stoklayıp satış yapacaksa başka tür anlaşma hazırlanır. Her iki anlaşma da şu ana konuları kapsamalıdır:
Anlaşmanın Tanımı: Anlaşmaların başında bunun bir ticari bayilik kontratı olduğu belirtilmeli.
Taraflar: Tarafların kimler olduğu, hangi hüviyeti (kişisel, firma ortağı, firma memuru vb. olarak) anlaşmayı imzalayacakları ve buna yetkili oldukları belirlenmeli. İsimler, adresler, unvanlar, şirket türleri (anonim, kolektif, v.b. gibi) kuruluş tarihleri, sicil numaraları tam ve doğru olarak belirtilmeli. Distribütörlüğün başka bir firma veya kişiye devir edilip edilmeyeceği ve devir koşulları açıklanmalı.
Ana metin: Eğer kontrat iki dilde kaleme alınmışsa bir anlaşmazlık durumunda hangi metnin esas alınacağı belirtilmeli.
Başlangıç ve bitiş tarihleri: Taraflar ayrı ülkelerde olduklarından anlaşma değişik tarihlerde imzalanabilir. Dolayısıyla yürürlüğe gireceği tarih belirtilmelidir. Anlaşmanın normal süresi, yenilenme koşulları ve tarihleri birlikte feshi için gerekli bildirim süreleri ve fesih nedenleri açıklıkla gösterilmeli.
Ürünler: Kapsamına giren ürünler tanımları ve markaları ile anlaşmaya sokulmalı, gerekirse kullanılışı ve satış biçimleri anlatılmalı. İhracatçı, ürünlerini tümü için aynı kuruluşa distribütörlük vermek istemeyebilir. O durumda distribütörlüğün ihracatçının tüm ürünlerine değil, belirli ürünlere özgü olduğu belirtilmeli.
İhracatçının çıkaracağı yeni ürünleri pazarlamaya distribütörün hakkı olup olmadığı, onun benzeri ürünleri pazarlamakta serbest mi olduğu da açıklanmalı.
Distribütörlük Bölgesi: Distribütörün çalışmaya yetkili olduğu ülkeler, ülke veya bir ülke içindeki bölgeler anlaşmada tanımlanmalı. Distribütörün kendi adına alacağı malın üçüncü bir ülkeye doğrudan veya dolaylı yollarla yeniden ihracı (reexport) yasaklanacaksa bu da açıkça belirtilmeli.
Distribütörün bölgesinde tek yetkili olup olmayacağı anlaşmada gösterilmelidir. İhracatçı gerektiğinde o bölgede kendisi de bazı müşterilere doğrudan satış yapmak istiyorsa veya aynı bölgede birden fazla kişiye distribütörlük verecekse anlaşmayı ‘exclusivity’ ilkesine göre yapmamalı, distribütör kendisinin tüm satışlar için tek yetkili merci olmadığını bilmeli. Ayrıca, kendi kanalından geçmeyen, ancak bölgesinde yapılan satışlardan distribütörün komisyon alıp almayacağı da belirtilmeli.
Distribütörün satış yapmakla yükümlü olduğu müşteri kategorileri de saptanmalıdır. Örneğin, sadece toptancılara mı yoksa perakende noktalarına mı gidilecektir? Süpermarket zincirleri hangi kategoriye girer? Bu tür sorular anlaşmada yanıtlanmalı.
İhracatçı firmanın hak ve yükümlülükleri ile ilgili şu konular da anlaşma kapsamına alınmalı:
Firma distribütörden gelen siparişleri belirli bir süre içinde göndermeli, göndermeyecekse hızla distribütöre bunu bildirmeli, mümkünse nedenini de belirtmeli.
Firma, fiyatları, ürünleri pazarlama plan ve politikası ile ilgili ayrıntı ve değişikliklerden distribütörü en kısa sürede haberdar etmeli.
Eğer firma ileride o bölgede fabrika kurmak veya lisans vermek yoluyla üretime geçmeyi planlıyorsa, böyle bir durumda distribütörün rolünün ne olacağı açıklanmalı.
Firma, distribütörüne tanıdığı yetkilerin korunması için kendisinin de çaba göstereceğini kabul etmeli. Başka bölgelerde uygulayacağı satış politikalarının distribütörünü etkilememesi için özen göstermek, mallarının taklitlerine karşı mücadele etmek gibi yöntemlerle firma distribütörü koruyacaktır.
Reklam ve satış promosyonu: Yapılacak reklam ve satış promosyonu çalışmalarının niteliği ve niceliği, masraflarının hangi ölçüde paylaşılacağı, kararların nasıl alınacağı, üretilen reklam ve promosyon gerecinin mülkiyetinin kime ait olacağı, yapacağı reklam harcamaları nedeniyle distribütörün firmanın markaları üzerinde hak sahibi olup olmayacağı anlaşmada açıkça gösterilmeli.
Satış ve sevkıyat giderlerinin kim tarafından karşılanacağı da belirtilmeli. Distribütörün hak ve yükümlülükleri de ayrıntılı olarak gösterilmelidir:
Distribütör, temsil ettiği firmanın çıkarlarını tüm olarak koruyacağını kabullenmelidir. Örneğin, mali çıkarlarını koruyabilmek için firma ürünleri ile ilgili tahsilatını ayrı bir banka hesabında toplayabilir. Bir iflas durumunda firma bu şekilde rizikosunu azaltmış olur.
Distribütör, firma adına kontrat yapma hakkına sahipse bunun boyutları belirtilmeli.
Firmanın önerdiği satış ve diğer koşullarla distribütörün bulunduğu ülkenin yasa, mevzuat ve töreleri arasında çelişki olduğu zaman ne yapılacağı saptanmalı.
Firma, distribütörünü özellikle kendi ürünleri ile ilgili rekabet yaratabilecek ürünleri satmaktan yasaklamak istiyorsa bunu anlaşmaya koymalıdır. Bu sınırlamanın anlaşmanın bitiminden sonra belirli bir süre daha devamı da istenebilir. Firma, distribütörün yeni mümessillikler almadan rekabet olasılığı açısından kendi onayını almasını isteyebilir.
Distribütörün ürünleri kendi adına mı, müşterinin adına mı satın alacağı belirlenmeli, kendi adına alacaksa alış ve satış fiyatları saptanmalı.
Eğer distribütör konsinye (emanet stok) bulunduracaksa bu malların hangi koşullarla distribütöre gönderileceği, geri alınacağı, satış ve ödemesinin nasıl yapılacağı ve sigortasını kimin yükleneceği anlaşmada bulunmalı.
Satış sonrası servis ve yedek parçanın müşteriye nasıl sağlanacağı ve tahsilatının ne şekilde yapılacağı, özellikle servis gelirinin nasıl paylaşılacağı açıklanmalı.
Distribütör, firmaya piyasa ile ilgili ticari ve mali bilgileri, önemli olay, karar ve değişiklikleri iletmeli.
Distribütör, bölgesi içinde satışlarını arttırmak amacıyla maliyeti kendisine ait olmak üzere alt bayilikler kurma hakkına sahip olacaksa anlaşmada bu gösterilmeli.
Distribütör, firmanın marka, patent, reklam gereci gibi temel kaynaklarını taklit ve haksız rekabete karşı korumayı üstlenmeli, böyle durumlardan firmayı hemen haberdar etmeli, firmanın kendisini korumasına yardımcı olmalı. Genellikle marka ve patentlerin tescili piyasaya girmeden önce firma tarafından yaptırılmalı. Firma, distribütörlüğünü yaptığı için ürünlerinin marka ve patentleri üzerinde distribütörünün hiçbir zaman hak iddia etmeyeceğini muhakkak anlaşmaya koydurmalı.
Alacakların tahsilatının nasıl yapılacağı, tahsil edilemeyen alacaklardan kimin sorumlu olacağı kararlaştırılmalı.
‘Del credere’ esasına göre çalışacaksa garanti miktarını, distribütörün sorumluluklarını, tahsilat şeklini ve diğer koşulları kontratta belirtmek gerekir. (Del credere esasına göre çalışan distribütör, bir ihracat işlemindeki kredi riskini tamamen veya kısmen karşılar. Dolayısıyla ihracatçıya alacağının tamamı veya bir kısmını ödemeyi garanti eder. Bunun karşılığı olarak normal satış komisyonuna ek olarak bir ‘del credere’ komisyonu alır)
Kontratta distribütörün belli bir sürede gerçekleştirmeyi garanti ettiği asgari bir satış miktarı gösterilebilir. Bu durumda hedefin gerçekleşmemesi halinde uygulanacak yaptırımlar ve gerçekleşmeme nedeni olarak kabul edilecek koşullar da belirtilmeli.
Komisyon: Distribütörün alacağı komisyonun hesaplanış şekli ve oranı açıkça belirtilmeli. Komisyon, distribütöre çıkartılan faturanın brütü veya neti üzerinden olabilir. Eğer net esas alınacaksa brüt toplamdan çıkarılacak sigorta, taşıma, gümrük gibi kalemler sıralanmalı. Anlaşmada, kendisinden geçmeden doğrudan firmaya verilen siparişlerinden distribütörünün komisyon alıp almayacağı belirtilmelidir.
Aynı şekilde, kendi organize ettiği ama bölgesi dışında gerçekleşen satışlardan distribütörün alacağı komisyon ne olacak? Fiyat indirimi, siparişin iptali, malın gümrükten çekilmemesi veya yolda yitirilmesi gibi durumlarda distribütör komisyonu nasıl değişecektir?
Bu gibi sorular ile birlikte komisyonun hangi para biriminde, nereye, ne zaman ve nasıl ödeneceği anlaşmada yanıtlanmalıdır.
Kontratın Süresi, Bitimi ve Feshi: Kontrat süreli veya süresiz olabilir. Eğer süresizse tarafların nasıl feshedebilecekleri anlatılmalıdır. Anlaşmayı otomatik olarak geçersiz kılacak iflas, şirketin satışı gibi olaylar varsa, açıklanmalıdır. Taraflar şirket değil de kişi ise ölüm halinde ne olacağı kararlaştırılmalıdır.
Kontratın bitiminden sonra distribütörün elindeki stokların, varsa marka tescillerinin, ithal izinlerinin ve benzeri gereç ve hakların ne olacağı da anlaşmaya konmalıdır. Eğer kontratın feshi nedeniyle taraflara tazminat ödenmesi sözkonusu ise koşulları gösterilmelidir.Yasal merciler: Anlaşmazlık durumunda hakemlik yoluna mı gidileceği, yoksa yasal işlemler mi yapılacağı ve kontratın hangi ülkelerin yasalarına göre işlem göreceği belirlenmeli. Genellikle hakeme gitmek, yasal yollardan anlaşmazlığa çözüm getirmekten daha hızlı ve az masraflı bir yöntemdir. Bu yöntemleri seçen taraflar anlaşmazlık konularını ticaret odasının seçeceği hakem heyetine götürmeyi ve onun kararını uygulamayı peşinen anlaşmada belirtmeli. İstanbul Ticaret Odası da bu konuda üyelerine hakemlik hizmeti götürmektedir. Hakem kararları sonra mahkeme kararı ile yasallık kazanmaktadır.
Genel madde: Taraflar kontrata, aralarında gizli veya açık başka bir anlaşma olmadığını ve ilişkilerinin tümünün mevcut anlaşma kapsamına girdiğini belirten bir ‘genel madde’ koymalıdır. Bu ileride taraflardan birinden kaynaklanabilecek anlaşma dışı isteklere engel olacaktır. Distribütörlük seçimi ve anlaşmasıyla ilgili daha ayrıntılı bilgi elde etmek için İGEME’nin ‘Yurtdışında Bir Acente veya Dağıtımcı İle Anlaşabilirsiniz’ başlıklı yayınından da yararlanabilirsiniz.
Türkiye’deki üretici ve/veya ihracatçı firma ile onun ürününü/ürünlerini yabancı bir ülkede dağıtacak ve/veya pazarlayacak firma arasında imzalanacak anlaşmanın ana amaçları şunlardır: -İki kuruluş arasındaki ilişkiyi tanımlamak -Bu ilişkiyi hukuki temellere oturtmak, -Ticari hedefleri ve çalışma şekillerini belirlemek, -Çıkabilecek anlaşmazlıkların nasıl çözümlenebileceğini göstermek.
Distribütörlük anlaşmasının niteliği distribütörlüğün kapsamına göre değişir. Örneğin, distribütör ihracatçı adına satış yapacaksa başka, kendi adına mal stoklayıp satış yapacaksa başka tür anlaşma hazırlanır. Her iki anlaşma da şu ana konuları kapsamalıdır:
Anlaşmanın Tanımı: Anlaşmaların başında bunun bir ticari bayilik kontratı olduğu belirtilmeli.
Taraflar: Tarafların kimler olduğu, hangi hüviyeti (kişisel, firma ortağı, firma memuru vb. olarak) anlaşmayı imzalayacakları ve buna yetkili oldukları belirlenmeli. İsimler, adresler, unvanlar, şirket türleri (anonim, kolektif, v.b. gibi) kuruluş tarihleri, sicil numaraları tam ve doğru olarak belirtilmeli. Distribütörlüğün başka bir firma veya kişiye devir edilip edilmeyeceği ve devir koşulları açıklanmalı.
Ana metin: Eğer kontrat iki dilde kaleme alınmışsa bir anlaşmazlık durumunda hangi metnin esas alınacağı belirtilmeli.
Başlangıç ve bitiş tarihleri: Taraflar ayrı ülkelerde olduklarından anlaşma değişik tarihlerde imzalanabilir. Dolayısıyla yürürlüğe gireceği tarih belirtilmelidir. Anlaşmanın normal süresi, yenilenme koşulları ve tarihleri birlikte feshi için gerekli bildirim süreleri ve fesih nedenleri açıklıkla gösterilmeli.
Ürünler: Kapsamına giren ürünler tanımları ve markaları ile anlaşmaya sokulmalı, gerekirse kullanılışı ve satış biçimleri anlatılmalı. İhracatçı, ürünlerini tümü için aynı kuruluşa distribütörlük vermek istemeyebilir. O durumda distribütörlüğün ihracatçının tüm ürünlerine değil, belirli ürünlere özgü olduğu belirtilmeli.
İhracatçının çıkaracağı yeni ürünleri pazarlamaya distribütörün hakkı olup olmadığı, onun benzeri ürünleri pazarlamakta serbest mi olduğu da açıklanmalı.
Distribütörlük Bölgesi: Distribütörün çalışmaya yetkili olduğu ülkeler, ülke veya bir ülke içindeki bölgeler anlaşmada tanımlanmalı. Distribütörün kendi adına alacağı malın üçüncü bir ülkeye doğrudan veya dolaylı yollarla yeniden ihracı (reexport) yasaklanacaksa bu da açıkça belirtilmeli.
Distribütörün bölgesinde tek yetkili olup olmayacağı anlaşmada gösterilmelidir. İhracatçı gerektiğinde o bölgede kendisi de bazı müşterilere doğrudan satış yapmak istiyorsa veya aynı bölgede birden fazla kişiye distribütörlük verecekse anlaşmayı ‘exclusivity’ ilkesine göre yapmamalı, distribütör kendisinin tüm satışlar için tek yetkili merci olmadığını bilmeli. Ayrıca, kendi kanalından geçmeyen, ancak bölgesinde yapılan satışlardan distribütörün komisyon alıp almayacağı da belirtilmeli.
Distribütörün satış yapmakla yükümlü olduğu müşteri kategorileri de saptanmalıdır. Örneğin, sadece toptancılara mı yoksa perakende noktalarına mı gidilecektir? Süpermarket zincirleri hangi kategoriye girer? Bu tür sorular anlaşmada yanıtlanmalı.
İhracatçı firmanın hak ve yükümlülükleri ile ilgili şu konular da anlaşma kapsamına alınmalı:
Firma distribütörden gelen siparişleri belirli bir süre içinde göndermeli, göndermeyecekse hızla distribütöre bunu bildirmeli, mümkünse nedenini de belirtmeli.
Firma, fiyatları, ürünleri pazarlama plan ve politikası ile ilgili ayrıntı ve değişikliklerden distribütörü en kısa sürede haberdar etmeli.
Eğer firma ileride o bölgede fabrika kurmak veya lisans vermek yoluyla üretime geçmeyi planlıyorsa, böyle bir durumda distribütörün rolünün ne olacağı açıklanmalı.
Firma, distribütörüne tanıdığı yetkilerin korunması için kendisinin de çaba göstereceğini kabul etmeli. Başka bölgelerde uygulayacağı satış politikalarının distribütörünü etkilememesi için özen göstermek, mallarının taklitlerine karşı mücadele etmek gibi yöntemlerle firma distribütörü koruyacaktır.
Reklam ve satış promosyonu: Yapılacak reklam ve satış promosyonu çalışmalarının niteliği ve niceliği, masraflarının hangi ölçüde paylaşılacağı, kararların nasıl alınacağı, üretilen reklam ve promosyon gerecinin mülkiyetinin kime ait olacağı, yapacağı reklam harcamaları nedeniyle distribütörün firmanın markaları üzerinde hak sahibi olup olmayacağı anlaşmada açıkça gösterilmeli.
Satış ve sevkıyat giderlerinin kim tarafından karşılanacağı da belirtilmeli. Distribütörün hak ve yükümlülükleri de ayrıntılı olarak gösterilmelidir:
Distribütör, temsil ettiği firmanın çıkarlarını tüm olarak koruyacağını kabullenmelidir. Örneğin, mali çıkarlarını koruyabilmek için firma ürünleri ile ilgili tahsilatını ayrı bir banka hesabında toplayabilir. Bir iflas durumunda firma bu şekilde rizikosunu azaltmış olur.
Distribütör, firma adına kontrat yapma hakkına sahipse bunun boyutları belirtilmeli.
Firmanın önerdiği satış ve diğer koşullarla distribütörün bulunduğu ülkenin yasa, mevzuat ve töreleri arasında çelişki olduğu zaman ne yapılacağı saptanmalı.
Firma, distribütörünü özellikle kendi ürünleri ile ilgili rekabet yaratabilecek ürünleri satmaktan yasaklamak istiyorsa bunu anlaşmaya koymalıdır. Bu sınırlamanın anlaşmanın bitiminden sonra belirli bir süre daha devamı da istenebilir. Firma, distribütörün yeni mümessillikler almadan rekabet olasılığı açısından kendi onayını almasını isteyebilir.
Distribütörün ürünleri kendi adına mı, müşterinin adına mı satın alacağı belirlenmeli, kendi adına alacaksa alış ve satış fiyatları saptanmalı.
Eğer distribütör konsinye (emanet stok) bulunduracaksa bu malların hangi koşullarla distribütöre gönderileceği, geri alınacağı, satış ve ödemesinin nasıl yapılacağı ve sigortasını kimin yükleneceği anlaşmada bulunmalı.
Satış sonrası servis ve yedek parçanın müşteriye nasıl sağlanacağı ve tahsilatının ne şekilde yapılacağı, özellikle servis gelirinin nasıl paylaşılacağı açıklanmalı.
Distribütör, firmaya piyasa ile ilgili ticari ve mali bilgileri, önemli olay, karar ve değişiklikleri iletmeli.
Distribütör, bölgesi içinde satışlarını arttırmak amacıyla maliyeti kendisine ait olmak üzere alt bayilikler kurma hakkına sahip olacaksa anlaşmada bu gösterilmeli.
Distribütör, firmanın marka, patent, reklam gereci gibi temel kaynaklarını taklit ve haksız rekabete karşı korumayı üstlenmeli, böyle durumlardan firmayı hemen haberdar etmeli, firmanın kendisini korumasına yardımcı olmalı. Genellikle marka ve patentlerin tescili piyasaya girmeden önce firma tarafından yaptırılmalı. Firma, distribütörlüğünü yaptığı için ürünlerinin marka ve patentleri üzerinde distribütörünün hiçbir zaman hak iddia etmeyeceğini muhakkak anlaşmaya koydurmalı.
Alacakların tahsilatının nasıl yapılacağı, tahsil edilemeyen alacaklardan kimin sorumlu olacağı kararlaştırılmalı.
‘Del credere’ esasına göre çalışacaksa garanti miktarını, distribütörün sorumluluklarını, tahsilat şeklini ve diğer koşulları kontratta belirtmek gerekir. (Del credere esasına göre çalışan distribütör, bir ihracat işlemindeki kredi riskini tamamen veya kısmen karşılar. Dolayısıyla ihracatçıya alacağının tamamı veya bir kısmını ödemeyi garanti eder. Bunun karşılığı olarak normal satış komisyonuna ek olarak bir ‘del credere’ komisyonu alır)
Kontratta distribütörün belli bir sürede gerçekleştirmeyi garanti ettiği asgari bir satış miktarı gösterilebilir. Bu durumda hedefin gerçekleşmemesi halinde uygulanacak yaptırımlar ve gerçekleşmeme nedeni olarak kabul edilecek koşullar da belirtilmeli.
Komisyon: Distribütörün alacağı komisyonun hesaplanış şekli ve oranı açıkça belirtilmeli. Komisyon, distribütöre çıkartılan faturanın brütü veya neti üzerinden olabilir. Eğer net esas alınacaksa brüt toplamdan çıkarılacak sigorta, taşıma, gümrük gibi kalemler sıralanmalı. Anlaşmada, kendisinden geçmeden doğrudan firmaya verilen siparişlerinden distribütörünün komisyon alıp almayacağı belirtilmelidir.
Aynı şekilde, kendi organize ettiği ama bölgesi dışında gerçekleşen satışlardan distribütörün alacağı komisyon ne olacak? Fiyat indirimi, siparişin iptali, malın gümrükten çekilmemesi veya yolda yitirilmesi gibi durumlarda distribütör komisyonu nasıl değişecektir?
Bu gibi sorular ile birlikte komisyonun hangi para biriminde, nereye, ne zaman ve nasıl ödeneceği anlaşmada yanıtlanmalıdır.
Kontratın Süresi, Bitimi ve Feshi: Kontrat süreli veya süresiz olabilir. Eğer süresizse tarafların nasıl feshedebilecekleri anlatılmalıdır. Anlaşmayı otomatik olarak geçersiz kılacak iflas, şirketin satışı gibi olaylar varsa, açıklanmalıdır. Taraflar şirket değil de kişi ise ölüm halinde ne olacağı kararlaştırılmalıdır.
Kontratın bitiminden sonra distribütörün elindeki stokların, varsa marka tescillerinin, ithal izinlerinin ve benzeri gereç ve hakların ne olacağı da anlaşmaya konmalıdır. Eğer kontratın feshi nedeniyle taraflara tazminat ödenmesi sözkonusu ise koşulları gösterilmelidir.Yasal merciler: Anlaşmazlık durumunda hakemlik yoluna mı gidileceği, yoksa yasal işlemler mi yapılacağı ve kontratın hangi ülkelerin yasalarına göre işlem göreceği belirlenmeli. Genellikle hakeme gitmek, yasal yollardan anlaşmazlığa çözüm getirmekten daha hızlı ve az masraflı bir yöntemdir. Bu yöntemleri seçen taraflar anlaşmazlık konularını ticaret odasının seçeceği hakem heyetine götürmeyi ve onun kararını uygulamayı peşinen anlaşmada belirtmeli. İstanbul Ticaret Odası da bu konuda üyelerine hakemlik hizmeti götürmektedir. Hakem kararları sonra mahkeme kararı ile yasallık kazanmaktadır.
Genel madde: Taraflar kontrata, aralarında gizli veya açık başka bir anlaşma olmadığını ve ilişkilerinin tümünün mevcut anlaşma kapsamına girdiğini belirten bir ‘genel madde’ koymalıdır. Bu ileride taraflardan birinden kaynaklanabilecek anlaşma dışı isteklere engel olacaktır. Distribütörlük seçimi ve anlaşmasıyla ilgili daha ayrıntılı bilgi elde etmek için İGEME’nin ‘Yurtdışında Bir Acente veya Dağıtımcı İle Anlaşabilirsiniz’ başlıklı yayınından da yararlanabilirsiniz.
BAŞARILI BİR İHRACAT STRATEJİSİ
BAŞARILI BİR İHRACAT STRATEJİSİ
Gelişmekte olan ekonomiler ve geçiş ekonomileri, tanım gereği ihracatı geliştirmekte ciddi kaynak sıkıntısıyla karşılaşırlar. Mevcut ihracat destek programları, muhtemelen fon sıkıntısıyla yüz yüzedir ve yeni programlar için hiç para yoktur. Ulusal ticaret destek kurumlarının teknik yetersizlikleri bilinirse de, kapasitelerini artırmak için gerekli mali ve diğer kaynaklar kısıtlıdır. Teknik personel uzman eğitiminden yoksundur ama becerilerini artırma fırsatları da pek azdır.
Mali, kurumsal, programatik ve personel yetersizliği, ulusal ticaret destek şebekesinin önceliklerini belirlemesinin önemine işaret eder. Hangi tip desteklere ağırlık verilmelidir? Hangi müşteriler hedeflenmelidir? Bu destekler ne şekilde müşteriye ulaştırılmalıdır? Hangi kurumlarla? Hangi kaynaklarla?
Uluslararası Ticaret Merkezi’ne (International Trade Center) göre, etkin bir kaynak kullanımı ancak ulusal bir ticaret stratejisiyle mümkündür. Bu strateji, gerçekçi bir şekilde ulusal ihracat kapasitesini, uluslararası pazardaki talep düzeyini ve bu iki etmeni uyumlaştırmak için gerekli kaynak miktarını belirlemelidir.
Şu ana kadar pek az gelişmekte olan ekonomi ve geçiş ekonomisi ulusal ihracat stratejisine yatırım yaptı. Yapanların da sonuçlarını değerlendirmek oldukça zor.
Yeni Yaklaşımlar
Uluslararası Ticaret Merkezi, her yıl 25 gelişmekte olan ülkenin “ulusal strateji takımlarını”, ihracat stratejisi tasarımı ve yönetimi konularında fikir alışverişinde bulunmak ve plan geliştirmek için bir araya getiriyor. Ulusal strateji sürecinin özel sektör-kamu sektörü işbirliği çerçevesinde geliştirilmesi isteniyor.
2002 Uygulayıcılar Forumu bu yıl “Rekabetçi Avantajın Yönetimi” konusuna odaklandı. Katılımcılar rekabetçi avantajı değer yaratma, değeri elinde tutma, katma değeri artıran ittifaklar, değerin onaylanması açılarından irdelediler.
Rekabetçilik stratejileri aşağıdaki beş alt-tema açısından değerlendirilerek şu önemli noktaların altı çizildi:
-Değer yaratma-mukayeseli avantajdan rekabetçi avantaja geçiş: Uzmanlaşmaya vurgu ve buluş merkezli rekabetçilik açısından kamu sektörü-özel sektör işbirliğinin önemi vurgulandı.
-Değerin elde edilmesi-ulusal ihracat stratejisi geliştirilmesinde değer zinciri yaklaşımı: Bu yeni kavramın sektöre özel ihracat stratejisi geliştirme aracı olarak değerlendirilmesi, gelişen ihracat performansının ekonominin bütününe katkısının maksimize edilmesi için rekabet gücünün artırılması ve değerin korunması üzerinde duruldu. Uluslararası değer zinciri içinde ulusal, tedarik kapasitesinin pozisyon almasında “kritik başarı faktörlerinin” saptanması ve gerekli koşulların sağlanmasına yönelik sektörel stratejinin önemi tartışıldı.
-Değer katmak: Değer katıcı ittifakların inşası konusunda, yerel firmaların kendi aralarında kuracakları ittifakların aktif bir biçimde doğrudan yabancı sermayenin teşvikine göre ihracatın artırılmasında daha etkili olacağı sonucuna varıldı. Sanayide kümeleşmelerin (cluster) yerel üreticiler arasında geriye doğru bağlantıların ve tarımsal üretim ortaklıklarının rekabete potansiyel katkısı gözden geçirildi.
-Değerin uzun vadeye yayılması: Ulusal marka yaratılması, rekabet gücünde imajın rolü anlamında önemlidir. Bir ülkenin diğer ülkelerden ayırt edici özelliklerinin, “ulusal marka programına” yatırımla ihracatın artışına katkısı gözden geçirildi.
-Değerin teyit edilmesi: İhracat stratejisinin performans ölçümünde, stratejiyi belirleyenler konuya rekabet açısından bakmalıdır. Performans değerleme sanatına bir ölçüde bilim de katılmalıdır.
Ülkelerin Rekabetçi Avantajı
Harvard İşletmecilik Okulu, Strateji ve Rekabet Enstitüsü Direktörü Michael Porter, “Ulusal refah miras alınmaz, yaratılır” diyor. Bilindiği gibi Porter ülkelerin rekabetçi üstünlükleri ve zayıflıklarını ortaya çıkaran, dört yüzeyli ünlü “ulusal rekabetçilik elmasının” yaratıcısıdır.
Elmasın dört yüzünde sırasıyla:
-Kaynaklar (örneğin, insan kaynağı ile araştırma ve enformasyon altyapısı),
-Buluşlara yatırım yapan iş ortamı,
-Talepkar bir yerel pazar,
-Destek sanayilerinin varlığı bulunur.
Birçok gelişmekte olan ülkede strateji belirleyenler rekabet artışında elmasın kaynak yazan tek bir yüzüne bakarlar. Halbuki diğer yüzler de aynı önemde ele alınmalıdır.
Aşamalarla Kalkınma
Bu modele göre ekonomik kalkınmanın üç genel aşaması vardır. Her bir aşamada ulusal rekabet stratejisinin öncelikleri farklıdır.
-Kaynak güdümlü aşama: Ekonomik kalkınmanın başlangıç aşamasında rekabetçi avantaj düşük maliyetli emek ve doğal kaynaklara erişim gibi kaynak donanımı tarafından belirlenir.
Birçok gelişmekte olan ülke bu aşamanın ötesine gidememiştir. İhracat az sayıda ve düşük katma değerli ürünlerle sınırlı kalmıştır. Uluslararası piyasada aracılara bağımlılık yüksek, kar marjları düşük ve rekabet gücü fiyatlar ile ticaret hadlerindeki dalgalanmalara açıktır. Teknolojiye erişim ithalat, taklit ve doğrudan yabancı yatırımlara bağlıdır.
Bu aşamada, strateji belirleyicileri sermaye yatırımlarını çekici kılacak ve ekonomik büyümenin yarattığı kaynakları ulusal rekabeti artıracak alanların, özellikle sağlığın, eğitimin ve altyapının hizmetine sunacak tasarımlara yönelmelidir.
Yatırım-Güdümlü Aşama
Bir basamak sonra yatırım güdümlü aşama gelir. Artık ülke rekabetçi avantajı üretkenliği artırmada ve gittikçe daha karmaşık ürünlerde aramaktadır. İthal teknolojilerde iyileştirmelere gidilmekte, yaygın ortak yatırımlar gerçekleştirilmekte, ticarete dönük yollar, iletişim ve limanlar gibi altyapıda büyük projelere girişilmektedir.
Bu ikinci aşamada ulusal ihracat stratejisi, iş ortamında düzenleyici çabaları (gümrükler, vergi mevzuatı ve şirketler hukuku) hızlandırmalıdır. Strateji, umut vaat eden şirketlerin uluslararası değer zincirindeki (value chain) kapasitesini artırmaya yardımcı olmalıdır. Üretim temel mallardan imalat sanayiine kayınca, sektör düzeyinde strateji değer zincirinde ulusal payı yükseltmeye yönelmelidir.
Buluş-Güdümlü Aşama
Rekabetçilik sürecinin son aşamasında, ülkenin rekabetçi avantajı buluşlar yapabilmesinde ve küresel teknolojinin sınırlarını zorlayan mal ve hizmetler üretebilmesinde yatar.
Strateji, teknolojinin yayılmasına ve buluş için etkinliği artan ulusal ortam oluşturulması üzerine kurulmalıdır. Ağırlık, destek kurumlarına ve özel sektörde yaratıcılığı özendiren teşviklere verilmelidir. Şirketlerin kendilerine özgü stratejiler geliştirmesi özendirilmelidir. Hizmet ihracatı kapasitesinin geliştirilmesi öncelikli amaç olmalıdır.
Strateji belirleyicileri, geçiş aşamalarının muhakkak doğrusal, kademeli olması gerekmediğini de, kendiliğinden gerçekleşmeyeceğini de akıldan çıkarmamalıdır.
Öncelikli Sektörler Stratejiyi Şekillendirir
Uzmanlaşmanın öneminden hareketle, ülkeler yüksek katma değer üretme potansiyeli bulunan sektörlerde yoğunlaşmalıdır. Bu sektörlerde rekabetçi avantaj sadece şirketlerin değil hükümetlerin de sorunu olmalıdır. Bu da güçlü bir kamu sektörü-özel sektör ortaklığı gerektirir.
Stratejiler ticaretin finansmanı, gümrükler, lojistik ve enformasyon teknolojisi altyapısı gibi “yatay” inisiyatiflere odaklanmalıdır. Bu inisiyatiflerin önceliklerini şirketlerin bireysel öncelikleri (özellikle küçük ve orta işletmeler ile doğrudan yabancı sermaye yatırımcılarının) ve hedef pazarların yapısı belirlemelidir.
ABD İLE AB ARASINDAKİ TİCARET SAVAŞI
ABD ve AB arasında savaş sonrası oluşan politik gerginliğin transatlantik ticaret ilişkilerini de olumsuz etkilemesinden korkuluyor. Amerikan kongresinin Fransız ithal ürünlerini yasaklama çağrısı, şirketlere yönelik Amerikan vergi hukukuna ilişkin süren tartışma, AB’nin genetik olarak değiştirilmiş gıdalara yönelik moratoryumu her iki yanda da sinirlerin gerilmesine neden oluyor. ABD çelik tarifeleri ve anti-dumping uygulamaları üzerinde süren kavga da cabası. Bu arada doların düşüşü ekonomik durgunluktan bir türlü kurtulamayan Avrupa’da korumacı eğilimleri güçlendiriyor.
Şu ana kadar bu sorunlar yatıştırılabildi. Fakat ABD ve AB ilişkilerindeki kırılgan durum, işin çığrından çıkması ve iki tarafın da kaybedeceği bir misilleme savaşına neden olabileceği kaygılarını artırıyor.
Tartışma ihracat ve ithalatın ötesinde de sürüyor. John Hopkins Üniversitesi’nden Joseph Quinlan, transatlantik ekonomik ilişkilerini doğrudan ayakta tutan unsurun ticaret değil doğrudan yatırım olduğunu vurgulayan bir makale yayınladı. 2000 yılında, Amerikan ve Avrupalı çok uluslu şirketler birbirlerinin ülkesinde toplam 8 bin 800 milyar dolarlık mal varlığına sahiplerdi. Bu şirketlerin satışları 2 bin 200 milyar dolarla ticaretin dört katına varıyor ve 8.5 milyon çalışanı istihdam ediyordu. Avrupa’daki Amerikan şirketlerinin geliri ana şirketin küresel gelirinin yarısına ulaşıyordu.
Birbirlerinin arka bahçesinde ABD ve Avrupa çok uluslularının ihracat rekabetinden, ticaret savaşlarına göre daha az korkmalılar. ABD tüketici boykotları Fransa’nın şarap satışlarını vururken, Fransa’nın doğrudan ihracatının altı katı bir satış hacmine sahip ABD'de yerleşik Fransız şirketlerini hemen hemen hiç etkilemedi.
Bu çok uluslu şirketlerin de yumuşak karnı olmadığı anlamına gelmiyor. Artan ölçüde onlar da küresel tedarik zincirlerine bağlılar; sonuç olarak dünya ticaretinin üçte birini şirket içi ticaret oluşturuyor. 11 Eylül sonrası ABD’nin sınır güvenliğini sıkılaştırması bu ticaret ağlarının ticarette aksamalara ne denli duyarlı olduğunu gösterdi.
Küresel entegrasyonun derinliği ticaret silahının herkese zarar verecek bir şekilde kullanılmasının önünde bir engel. Yabancılara veryansın eden politikacıları, bu fikrin yurtiçindeki işleri ve refahı olumsuz etkileyeceğine inandırmak fazla zor değil.
Söz konusu argüman, ABD’de yabancı şirketlerin yerleşik olduğu eyaletlerin yöneticilerini ikna etmekte zorlanmadı. Bu aynı zamanda, çelikte gümrük vergileri gibi korumacı önlemlerin sadece iç pazara üretim yapan sanayilerle sınırlı olduğunu da açıklar.
Kötü haber ise, transatlantik ticaret uyumuna tehditlerin sınırlarda durmaması. Yeni savaş alanı iç pazar düzenlemeleri ki, enformasyonun muhafazası, audio-visual hizmetler, isim ve patent hakları konusunda çoktan ABD-AB arasında çekişmeler su yüzüne çıktı.
Daha fazlası da muhtemel. ABD’nin önde gelen işveren örgütlerinden Ulusal Dış Ticaret Konseyi, AB’nin düzenlemelerini gizli ticaret engelleri olarak niteleyen 120 sayfalık bir rapor yayınladı. Genetik olarak değiştirilmiş gıdalar dışında, kimyasallar, kozmetikler ve dezenfekte ürünleri de raporun hedefi oldu.
Bu şikayetler, hem ABD ve AB ekonomilerinin ne ölçüde bütünleşik olduğu, hem de böyle kalacaklarının kanıtı. ABD şirketlerinin yanı sıra birçok Avrupa şirketleri de, AB düzenlemelerinden tek pazarı veri aldıkları ve beklenmedik engellerden tedirgin oldukları için şikayetçiler.
Sorun, hükümetlerin karşılıklı olarak sürece ayak uyduramamış olması. Atlantik’in her iki yanında düzenleyiciler sanki pazarlar kapalıymış gibi davranmaya devam ediyorlar. Ne zaman ki bu şekilde davranmanın zarar verdiğini anlıyorlar, sağduyulu davranmanın çıkarlarına olduğunu kabulleniyorlar.
Bu transatlantik düzenleyici işbirliğinin en başarılı örneği rekabet politikasının da öyküsü aynı zamanda. Fakat bunun bir istisna olduğu da açık. Her ne kadar ABD ve AB farklı anti-tröst yasalarına sahipseler de, benzer hedefleri paylaşıyorlar. Diğer düzenleme alanlarındaki anlaşmazlıklar hükümetlerin rolü konusundaki kültür, değer ve kavram farklılıklarından kaynaklanıyor. Bu genetik olarak değiştirilmiş gıdalar tartışmasının da gösterdiği gibi, riskin düzenlenmesi konusundaki davranış farklılığından kaynaklanıyor.
Farklılıkları azaltmak her zaman zor bir iştir. Washington’un tek taraflı eğilimleri ve Avrupa’ya tahammülsüzlüğü işleri kolaylaştırmıyor. Aynı şekilde Avrupa’nın çevre ve tüketici güvenliği konularında kendi düzenleme modelini dünyanın geri kalan bölgelerine agresif bir tonda ihraç teşebbüsleri de.
Farklılıklarını ısrarla dayatmaları ABD ve AB’yi çatışma noktasına getirirse bunun çok ciddi ekonomik ve ticari maliyetleri ortaya çıkar. Atlantik’in her iki yanındaki politikacılar da buna izin verecek kadar aptal olamazlar - siz de öyle mi düşünüyorsunuz?
*Guy de Jonquieres’in Financial Times gazetesinin 26 Mayıs 2003 tarihli sayısındaki makalesinden derlenmiştir.
TÜRKİYE - RUSYA FEDERASYONU ARASINDAKİ EKONOMİK İLİŞKİLER-
2:SORUNLAR VE ÖNERİLER
Geçen sayıdaki yazıda Rusya ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkilerin dış ticaret kısmı ele alınmıştı. Bu sayıda kısaca hizmetler dengesi ve sermaye hareketleri ile ilgili mevcut durum özetlendikten sonra, gerek mal ve hizmetler ticareti ve gerekse sermaye hareketleri alanındaki sorunlar ele alınacak, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi için yapılması gerekenler özetlenecektir.
Hizmet Ticaretinde Gelişmeler
İki ülke arasındaki hizmet ticaretinde müteahhitlik hizmetleri ön plana çıkmaktadır. Bu noktada, 1984 tarihli Doğalgaz Anlaşmasının önemi bir kez daha vurgulanmalıdır: Anlaşmaya göre, Rusya Federasyonu Türkiye’nin doğalgaz ithali karşılığında yaptığı ödemelerin %70’i tutarında Türkiye’den tüketim malları ve müteahhitlik hizmetleri ithal edecektir. Bu doğrultuda 1980’lerde başlayan Rusya Federasyonu’na yönelik müteahhitlik hizmetleri, esas itibariyle iki Almanya’nın birleşmesinden sonra gelişmiştir. İki Almanya’nın birleşmesi ile Doğu Almanya’da bulunan Rus askerlerinin geri dönmeleri ve bu askerler için konut inşa edilmesi gündeme gelmiştir. Almanya, Rusya Federasyonu’na bu amaçla 8 milyon dolar yardım yapmıştır. Ne var ki, konutların inşası için Alman ve/veya Yugoslav inşaat firmaları düşünülmüşse de, Türk inşaat firmaları ihaleleri kazanmıştır. Böylelikle, Türkiye Arap ülkelerinde yaşanan istikrarsızlıklardan dolayı Ortadoğu pazarından çekilirken, Rusya Federasyonu Türkiye için yeni bir pazar olarak ortaya çıkmıştır. Yapılan işlerin çoğu askeri konutlar, sosyal tesisler, hastaneler, iş merkezleri, sanayi tesisleri gibi büyük komplekslerdir.
Türk firmalarının başarılarının ardında yatan neden Türk hükümetlerinin sağladığı destek, firma sahiplerinin Rus yetkililer ile kurdukları ikili ilişkiler ve Türk firmalarının daha ucuz maliyetler ile kaliteli iş çıkarmalarıdır. Başta Libya olmak üzere diğer Arap ülkelerinde yıllarca edinilen tecrübe de bu başarının sağlanmasında etkili olmuştur.
Rus firmaların Türkiye’ye yönelik faaliyetleri ise sınırlı düzeyde kalmıştır: Türkiye’de Rus firmaları tarafından gerçekleştirilen yatırımlar arasında müteahhitlik alanında 140 milyon dolarlık yatırım yapılmıştır. Bununla birlikte, Rus firmalar Türkiye’de daha çok doğalgaz ve petrol tesislerinin yapımında ortak yatırımlar şeklinde faaliyette bulunmaktadırlar. Rus firmaların ilgilendiği projelerden bazıları; doğalgaz depolama tesisi, Gebze Limanı, GAP çerçevesinde su tesisleri, doğalgaz dağıtım tesisleri, Samsun-Ankara doğalgaz hattı, bin 400 mv kapasiteli deniz termik santrali ve Melen Projesi’dir.
İki ülke arasındaki hizmet ticaretinde, turizm de ön planda yer almaktadır. Yıllık yaklaşık 5 milyar dolar turizm geliri ile önemli bir turizm ülkesi haline gelen Türkiye, özellikle son yıllarda Rus vatandaşlarından da büyük ilgi görmektedir. 1990 yılından itibaren her yıl, Türkiye’ye önemli sayıda Rus turist gelmektedir. İki ülke arasındaki yakın mesafe, Türkiye’ye turların ucuz olması ve ucuz fiyatlara rağmen kaliteli tatil olanakları Rus turistleri Türkiye’ye çeken nedenlerdir. Serbest piyasa ekonomisine geçiş ile birlikte ortaya çıkan varlıklı Rus turistler, tatillerini Türkiye’de değerlendirerek, Türkiye için yüksek tüketim talepleri ile önemli bir gelir kaynağı oluşturmaktadırlar. Bu nedenle, Turizm Bakanlığı Moskova’da bir turizm bürosu açmıştır. Kısacası, Rus turistler Türkiye için Avrupalı turistlere karşı alternatif oluşturmaktadırlar. Ancak PKK terörü ve Öcalan olayı, kısa bir süre için bu olumlu gelişmelere engel teşkil etmiştir.
Sermaye Hareketlerinde Gelişmeler
İki ülkenin ekonomilerinin, özellikle üretim yapılarının, tamamlayıcı yapılarından kaynaklanan iki ülke arasındaki mal ve hizmet ticaretinde yaşanan gelişmeler, sermaye hareketlerinde yaşanamamıştır. Bunun temel nedeni, her iki ülkenin de kaynak sıkıntısı çekiyor olması ve dolayısıyla söz konusu tamamlayıcı yapının bu alanda var olmamasıdır. Bu temel nedenin yanı sıra, ilkin Türkiye’nin İskenderun Demir Çelik Fabrikası için kullandığı 45 milyon dolarlık kredinin geri ödenmesinin iki yıl gecikmesi ve ardında SSCB’nin Eximbank’ın açtığı kredilerin geri ödemelerini zamanında yapmaması nedeniyle 350 milyon dolarlık Eximbank kredisinin borcun yeniden yapılandırılması anlaşması imzalanmasına kadar askıya alınması, iki ülke arasındaki sermaye hareketlerinde sorun yaratmıştır. Nitekim iki ülke arasındaki sermaye hareketleri oldukça sığ kalmıştır.
İki Ülke Arasındaki İlişkilerde Yaşanan Sorunlar
İki ülke arasındaki ilişkilerde yaşanan sorunlar, petrol boru hattı konusu ile birlikte şekillenmiştir. Bunun nedeni, her iki ülkenin de petrol boru hattını siyasi ve ekonomik bir araç olarak görmeleri ve petrol boru hattını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemeleridir.
1986 yılında imzalanan anlaşma ile Türkiye ve SSCB arasında petrol ithalatında olumlu gelişmeler sağlanmıştır. Petrol ithalatındaki bu olumlu gelişmeler, özellikle Körfez Savaşı sırasında pekişmiştir. Türkiye, bu sayede, uzaklaştığı Irak petrolleri yerine ikame petrol kaynakları bulmuştur. Bununla birlikte, Türkiye bir yandan da Kazak petrollerinden faydalanmak istemiş ve Kazak petrollerinin Avrasya - Akdeniz boru hattı ile taşınmasını önermiştir. Ancak Rusya Federasyonu’nun itirazları ve baskıları ile karşılaşan ve zaten bu ülke ile ilişkilerini bozacak herhangi bir anlaşmaya girmek istemeyen Kazakistan, petrolün Rusya Federasyonu üzerinden boğazlar yolu ile taşınması kararını almıştır. Ne var ki, Çeçen olayları ve Kafkasya’da yaşanan hareketli gelişmeler nedeniyle Novorosiysk Limanı başta olmak üzere Rus limanlarının güvenliği tartışılmaya başlanmıştır. Gelişmelerin Türkiye lehine olduğunu vurgulayan Rusya Federasyonu, Türkiye’nin Çeçen bağımsızlık hareketini destekleyerek bölgede istikrarsızlığı sürdürmeye çalıştığını iddia etmiştir. Tüm bu gelişmeler ile birlikte, 1996 yılında Kazak petrollerinin Rusya Federasyonu üzerinden boğazlar yolu ile taşınması karara bağlanmıştır. Bu kararın ardından, Rusya Federasyonu Azeri petrollerini taşıyacak boru hattının rotasını da kendi lehine değiştirmek istemiştir. Rusya Federasyonu, bu sayede hem limanları üzerinden sağladığı döviz kazancını sürdürmeyi hem de Kafkasya ve güney sınırını denetimi altına alarak, bu bölgede yeniden etkinlik alanı oluşturmayı planlamıştır. Türkiye ise, yılda 60 - 70 milyon tonluk petrol transferini sağlayacak tankerlerin boğazlardan geçişinin yaratacağı tehdidi gerekçe göstererek, petrolün bu yolla taşınmasına karşı çıkmış ve alternatif olarak Bakü - Ceyhan boru hattını önermiştir. Ancak Türkiye’nin bu önerisi ne Rusya Federasyonu ne de petrol şirketleri tarafından sıcak karşılanmıştır. Rusya Federasyonu, kendisi için hayati önem taşıyan limanları devre dışı bırakan bu öneriyi reddetmiş ve Türkiye’yi devre dışı bırakan Dedeağaç - Burgaz boru hattını önermiştir. Petrol şirketleri ise Türkiye’nin ekonomik ve siyasi açıdan istikrarsız bir ülke olması gerekçesiyle Türkiye’nin önerisini sıcak karşılamamıştır. Dolayısıyla, bu kez Türkiye Rusya Federasyonu’nun PKK eylemlerini destekleyerek bölgenin güvenliğini ve istikrarını bozmaya çalıştığını iddia etmiştir.
Sonuç olarak, her iki ülkenin de petrol boru hattı aracılığı ile Türki Cumhuriyetler ile ilişkilerini yoğunlaştırmak ve bu yolla siyasi ve ekonomik güçlerini artırmak istemeleri, iki ülkeyi karşı karşıya getirmiş ve iki ülke arasındaki ilişkilerde yaşanan sorunların nedeni olmuştur. Aynı bağlamda, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü çerçevesinde üye ülkeler arasındaki ilişkilerin ikili anlaşmalar ile geliştirilmesi, yine iki ülkeyi karşı karşıya getirmiştir: Türkiye - Ukrayna Dostluk ve İşbirliği Anlaşması, Türkiye - Gürcistan İşbirliği Anlaşması gibi ikili anlaşmalar Rusya Federasyonu’nun tepkisini almıştır.
Sonuç ve Değerlendirmeler
• İki ülke arasındaki ilişkilerde yaşanan sorunlardan anlaşılmaktadır ki, Rusya Federasyonu Türkiye’yi bölgesel alanda bir rakip olarak görmektedir: Rusya Federasyonu, hala SSCB dönemindeki gücünün ve etki alanının hayalini kurmakta ve bu nedenle Türkiye’yi devre dışı bırakılması gereken bir aktör olarak algılamaktadır.
• Dolayısıyla, iki ülke arasındaki ticari ve ekonomik ilişkilerde yaşanan olumlu gelişmelerin siyasi ilişkilerde sağlanması güç gözükmektedir. Hatta bu durumun ticari ve ekonomik ilişkilerde yaşanan olumlu gelişmelerin sürdürülmesi önünde engel teşkil etmesi oldukça olasıdır.
• Oysa, zengin doğal kaynaklara ve Türkiye’nin sahip olduğu üretim yapısından farklı bir üretim yapısına sahip olan Rusya Federasyonu ile ilişkilerde yaşanan sorunların çözümlenmesinin, her iki ülkenin çıkarlarına olduğu kadar tüm bölgenin ekonomik kalkınmasına ve hatta tüm bölgede siyasi istikrarın sağlanmasına da hizmet edeceği açıktır. Rusya ve Türkiye pazarları sadece birbirlerine çok yakın değil, aynı zamanda iki tarafın birtakım meseleleri büyütmemesi durumunda, (sınırlarda, hava ve deniz sahalarında vs.) siyasi çatışma alanları da pek yoktur.
• Türkiye’nin bugün enerji üretiminin %40 oranında doğalgaza, bunda da %90 oranında yüksek fiyatlar üzerinden Rus doğalgazına bağımlı hale gelmiş olması gerek ticaret dengesi açısından gerekse bu ülkeye olan bağımlılık açısında siyasal anlamda da dikkate alınması gereken bir husustur.
• Bugün Almanya ve Amerika ile beraber Rusya, Türkiye için son derece önemli bir ticari ortak haline gelmiş, örneğin 1990’dan bugüne kadar 13 Türk firması 73 proje üstlenerek 12.8 milyar dolar tutarında bir taahhüt alabilmişlerdir. Yine 1990 sonrasında, o da resmi kayıtlara göre, yıllık 10 milyar dolara ulaşan bir hacimde bavul ticareti yoluyla ihracat gerçekleştirmiştir. 1990’ların ortalarından itibaren bu performansın hızla azaldığı ve bunun neden kaynaklandığı yukarıda incelenmişti. Buna rağmen 2002 yılı itibariyle bavul ticareti yoluyla yaklaşık 4 milyar dolar civarında bir ihracatın gerçekleştirildiği tahmin edilmektedir. Türk firmalarının Rusya’daki yatırımları 800 milyon doları aşmış bulunmaktadır.
• Yukarıdaki trendin daha çok artarak devam etmesi gerekmektedir. Zira bu iki ülke pazarları birbirine çok yakın ve tamamlayıcı niteliktedir. 2002 yılı itibariyle 5 milyar doları aşan dış ticaret hacminin birkaç sene zarfında 10 milyar doları aşması oldukça gerçekçidir. Ancak 1997 ve sonrasında dış ticaret hacmi artan oranlarda Türkiye’nin aleyhine gelişmektedir. 2002 yılında ihracatın ithalatı karşılama oranı %30’a gerilemiştir.
• Bu açığın artmasında Rusya’dan kaynaklanan sıkıntılar kadar Türk tarafının başarısızlığı da etkili olmaktadır. Rusya 1984 yılında imzalanan Doğalgaz Anlaşması gereği Türkiye’nin ithal ettiği gazın %70’ini mal olarak Türkiye’den ithal etmesi gerekirken, bugün bu oran aşırı azalarak %7’lere kadar düşmüştür. Öte yandan Mavi Akım ve Batı Doğalgaz Hattı konusunda bu tür bir şart bile konulmamış, sürecin bu nedenle Türkiye’nin aleyhine işlemesine neden olunmuştur. Öte yandan 1998 yılında Rusya’da yaşanan kriz sonrasındaki devalüasyon Türkiye’nin ihracatını son derece olumsuz etkilemiştir. Bu süreci Rusya’daki ekonomik kriz nedeniyle yaşanan daralma da desteklemiştir. Bu iki duruma ilave olarak Rusya’nın tekstil ve gıda başta olmak üzere birçok ürünü istenen kalite ve maliyette iç piyasada üretebilir hale gelmiş olması da Türkiye’nin bu pazara olan ihracatını düşürücü etki yaratmıştır. Rusya BDT üyelerine karşı uyguladığı kolaylıklar ile Türkiye’nin aleyhine birtakım ticaret sapmalarına neden olmaktadır. Ayrıca Türk firmaları Türkiye’nin yaşadığı iktisadi ve siyasi krizler nedeniyle gerekli ticari finansmana ulaşmakta zorlanmaktadırlar. Bavul ticareti yoluyla gerçekleştirilen ticarette Türk ürünlerinin imajını sarsan çok büyük hatalar ve etik sıkıntılar sergilendi. Türkiye’nin fiyat esnekliğinin oldukça düşük olması, enerji fiyatlarının aşırı yüksekliği ve artış eğilim ticari makasın Türkiye aleyhine açılmaya devam etmesine neden olmaktadır. İhraç mallarında ise tersine fiyat esnekliği oldukça yüksek mallar söz konusudur.
• Bütün bunlara rağmen, olumlu birtakım gelişmelerden söz ederek bu fırsatın değerlendirilmesi önerilebilir. 2001 yılında bu sefer Türkiye’de yaşanan büyük devalüasyon ihraç ürünlerinin rekabet şansını artırmıştır. Bavul ticaretine yönelik olarak konulacak kısıtlamalar 2002 yılının ilk altı ayı için dondurulmuş durumdadır. Bu fırsat kullanılarak orada depo kiralanarak mal sokulması anlamlı olabilir. Rusya Federasyonu’nun DTÖ üyeliği ile, Türkiye aleyhine uyguladığı ticaret saptırıcı engellerin ortadan kalkacağı hesaba katılarak daha adil şartlarda rekabet imkanının oluşacağı beklenebilir. Ayrıca geçmiş dönemde imzalanan Mavi Akım gibi projelerde Türkiye’nin aleyhine olan birtakım hususlarda yeniden pazarlık yapılması gerekmektedir. Türkiye’nin bu konuda uluslararası tahkime başvurması yerinde bir karardır. Ayrıca alternatif enerji kaynaklarının araştırılması suretiyle Rusya’nın rekabetçi fiyatlara zorlanması isabetli bir stratejidir.
• Bütün bunlara rağmen ticaret dengesinin zannedildiği kadar kötü olmadığının da vurgulanması gerekmektedir. Yukarıda verilen rakamlara bavul ticareti, turizm gelirlerindeki ve Rusya’daki Türklerin elde ettiği hizmet gelirleri ilave edildiğinde sürecin Türkiye’nin lehine olduğu da vurgulanabilir.
• Bundan sonrası için yapılması gerekenler ise ekonomik ilişkilerin önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Bu bağlamda iki ülke arasında kalıcı görüşmelerin ivedilikle yapılması, iktisadi gereklerin siyasal öncüller tarafından gölgelenmesine izin verilmemesi gereği özenle not edilmelidir. Bunun için siyasal alanda bir ortak vizyon şarttır. Yeni çağda Avrasya’nın yapılandırılması konusunda Türkiye, Rusya ile ortak payda arayışını güçlendirmelidir. Dışarıdan Avrasya’ya şekil vermeye çalışan büyük güçlerle ilişkileri koparmadan Türkiye kendi vizyonunu oluşturmalı ve bunu da bölgede ortak çıkarları genişletmek şeklinde anlamalıdır.
• Türk firmalarının bavul ticaretinin artık kolay yol olmaktan çıktığını görerek bir an önce Rusya pazarını yatırım sahası olarak ele almaları gerekmektedir.
Gelişmekte olan ekonomiler ve geçiş ekonomileri, tanım gereği ihracatı geliştirmekte ciddi kaynak sıkıntısıyla karşılaşırlar. Mevcut ihracat destek programları, muhtemelen fon sıkıntısıyla yüz yüzedir ve yeni programlar için hiç para yoktur. Ulusal ticaret destek kurumlarının teknik yetersizlikleri bilinirse de, kapasitelerini artırmak için gerekli mali ve diğer kaynaklar kısıtlıdır. Teknik personel uzman eğitiminden yoksundur ama becerilerini artırma fırsatları da pek azdır.
Mali, kurumsal, programatik ve personel yetersizliği, ulusal ticaret destek şebekesinin önceliklerini belirlemesinin önemine işaret eder. Hangi tip desteklere ağırlık verilmelidir? Hangi müşteriler hedeflenmelidir? Bu destekler ne şekilde müşteriye ulaştırılmalıdır? Hangi kurumlarla? Hangi kaynaklarla?
Uluslararası Ticaret Merkezi’ne (International Trade Center) göre, etkin bir kaynak kullanımı ancak ulusal bir ticaret stratejisiyle mümkündür. Bu strateji, gerçekçi bir şekilde ulusal ihracat kapasitesini, uluslararası pazardaki talep düzeyini ve bu iki etmeni uyumlaştırmak için gerekli kaynak miktarını belirlemelidir.
Şu ana kadar pek az gelişmekte olan ekonomi ve geçiş ekonomisi ulusal ihracat stratejisine yatırım yaptı. Yapanların da sonuçlarını değerlendirmek oldukça zor.
Yeni Yaklaşımlar
Uluslararası Ticaret Merkezi, her yıl 25 gelişmekte olan ülkenin “ulusal strateji takımlarını”, ihracat stratejisi tasarımı ve yönetimi konularında fikir alışverişinde bulunmak ve plan geliştirmek için bir araya getiriyor. Ulusal strateji sürecinin özel sektör-kamu sektörü işbirliği çerçevesinde geliştirilmesi isteniyor.
2002 Uygulayıcılar Forumu bu yıl “Rekabetçi Avantajın Yönetimi” konusuna odaklandı. Katılımcılar rekabetçi avantajı değer yaratma, değeri elinde tutma, katma değeri artıran ittifaklar, değerin onaylanması açılarından irdelediler.
Rekabetçilik stratejileri aşağıdaki beş alt-tema açısından değerlendirilerek şu önemli noktaların altı çizildi:
-Değer yaratma-mukayeseli avantajdan rekabetçi avantaja geçiş: Uzmanlaşmaya vurgu ve buluş merkezli rekabetçilik açısından kamu sektörü-özel sektör işbirliğinin önemi vurgulandı.
-Değerin elde edilmesi-ulusal ihracat stratejisi geliştirilmesinde değer zinciri yaklaşımı: Bu yeni kavramın sektöre özel ihracat stratejisi geliştirme aracı olarak değerlendirilmesi, gelişen ihracat performansının ekonominin bütününe katkısının maksimize edilmesi için rekabet gücünün artırılması ve değerin korunması üzerinde duruldu. Uluslararası değer zinciri içinde ulusal, tedarik kapasitesinin pozisyon almasında “kritik başarı faktörlerinin” saptanması ve gerekli koşulların sağlanmasına yönelik sektörel stratejinin önemi tartışıldı.
-Değer katmak: Değer katıcı ittifakların inşası konusunda, yerel firmaların kendi aralarında kuracakları ittifakların aktif bir biçimde doğrudan yabancı sermayenin teşvikine göre ihracatın artırılmasında daha etkili olacağı sonucuna varıldı. Sanayide kümeleşmelerin (cluster) yerel üreticiler arasında geriye doğru bağlantıların ve tarımsal üretim ortaklıklarının rekabete potansiyel katkısı gözden geçirildi.
-Değerin uzun vadeye yayılması: Ulusal marka yaratılması, rekabet gücünde imajın rolü anlamında önemlidir. Bir ülkenin diğer ülkelerden ayırt edici özelliklerinin, “ulusal marka programına” yatırımla ihracatın artışına katkısı gözden geçirildi.
-Değerin teyit edilmesi: İhracat stratejisinin performans ölçümünde, stratejiyi belirleyenler konuya rekabet açısından bakmalıdır. Performans değerleme sanatına bir ölçüde bilim de katılmalıdır.
Ülkelerin Rekabetçi Avantajı
Harvard İşletmecilik Okulu, Strateji ve Rekabet Enstitüsü Direktörü Michael Porter, “Ulusal refah miras alınmaz, yaratılır” diyor. Bilindiği gibi Porter ülkelerin rekabetçi üstünlükleri ve zayıflıklarını ortaya çıkaran, dört yüzeyli ünlü “ulusal rekabetçilik elmasının” yaratıcısıdır.
Elmasın dört yüzünde sırasıyla:
-Kaynaklar (örneğin, insan kaynağı ile araştırma ve enformasyon altyapısı),
-Buluşlara yatırım yapan iş ortamı,
-Talepkar bir yerel pazar,
-Destek sanayilerinin varlığı bulunur.
Birçok gelişmekte olan ülkede strateji belirleyenler rekabet artışında elmasın kaynak yazan tek bir yüzüne bakarlar. Halbuki diğer yüzler de aynı önemde ele alınmalıdır.
Aşamalarla Kalkınma
Bu modele göre ekonomik kalkınmanın üç genel aşaması vardır. Her bir aşamada ulusal rekabet stratejisinin öncelikleri farklıdır.
-Kaynak güdümlü aşama: Ekonomik kalkınmanın başlangıç aşamasında rekabetçi avantaj düşük maliyetli emek ve doğal kaynaklara erişim gibi kaynak donanımı tarafından belirlenir.
Birçok gelişmekte olan ülke bu aşamanın ötesine gidememiştir. İhracat az sayıda ve düşük katma değerli ürünlerle sınırlı kalmıştır. Uluslararası piyasada aracılara bağımlılık yüksek, kar marjları düşük ve rekabet gücü fiyatlar ile ticaret hadlerindeki dalgalanmalara açıktır. Teknolojiye erişim ithalat, taklit ve doğrudan yabancı yatırımlara bağlıdır.
Bu aşamada, strateji belirleyicileri sermaye yatırımlarını çekici kılacak ve ekonomik büyümenin yarattığı kaynakları ulusal rekabeti artıracak alanların, özellikle sağlığın, eğitimin ve altyapının hizmetine sunacak tasarımlara yönelmelidir.
Yatırım-Güdümlü Aşama
Bir basamak sonra yatırım güdümlü aşama gelir. Artık ülke rekabetçi avantajı üretkenliği artırmada ve gittikçe daha karmaşık ürünlerde aramaktadır. İthal teknolojilerde iyileştirmelere gidilmekte, yaygın ortak yatırımlar gerçekleştirilmekte, ticarete dönük yollar, iletişim ve limanlar gibi altyapıda büyük projelere girişilmektedir.
Bu ikinci aşamada ulusal ihracat stratejisi, iş ortamında düzenleyici çabaları (gümrükler, vergi mevzuatı ve şirketler hukuku) hızlandırmalıdır. Strateji, umut vaat eden şirketlerin uluslararası değer zincirindeki (value chain) kapasitesini artırmaya yardımcı olmalıdır. Üretim temel mallardan imalat sanayiine kayınca, sektör düzeyinde strateji değer zincirinde ulusal payı yükseltmeye yönelmelidir.
Buluş-Güdümlü Aşama
Rekabetçilik sürecinin son aşamasında, ülkenin rekabetçi avantajı buluşlar yapabilmesinde ve küresel teknolojinin sınırlarını zorlayan mal ve hizmetler üretebilmesinde yatar.
Strateji, teknolojinin yayılmasına ve buluş için etkinliği artan ulusal ortam oluşturulması üzerine kurulmalıdır. Ağırlık, destek kurumlarına ve özel sektörde yaratıcılığı özendiren teşviklere verilmelidir. Şirketlerin kendilerine özgü stratejiler geliştirmesi özendirilmelidir. Hizmet ihracatı kapasitesinin geliştirilmesi öncelikli amaç olmalıdır.
Strateji belirleyicileri, geçiş aşamalarının muhakkak doğrusal, kademeli olması gerekmediğini de, kendiliğinden gerçekleşmeyeceğini de akıldan çıkarmamalıdır.
Öncelikli Sektörler Stratejiyi Şekillendirir
Uzmanlaşmanın öneminden hareketle, ülkeler yüksek katma değer üretme potansiyeli bulunan sektörlerde yoğunlaşmalıdır. Bu sektörlerde rekabetçi avantaj sadece şirketlerin değil hükümetlerin de sorunu olmalıdır. Bu da güçlü bir kamu sektörü-özel sektör ortaklığı gerektirir.
Stratejiler ticaretin finansmanı, gümrükler, lojistik ve enformasyon teknolojisi altyapısı gibi “yatay” inisiyatiflere odaklanmalıdır. Bu inisiyatiflerin önceliklerini şirketlerin bireysel öncelikleri (özellikle küçük ve orta işletmeler ile doğrudan yabancı sermaye yatırımcılarının) ve hedef pazarların yapısı belirlemelidir.
ABD İLE AB ARASINDAKİ TİCARET SAVAŞI
ABD ve AB arasında savaş sonrası oluşan politik gerginliğin transatlantik ticaret ilişkilerini de olumsuz etkilemesinden korkuluyor. Amerikan kongresinin Fransız ithal ürünlerini yasaklama çağrısı, şirketlere yönelik Amerikan vergi hukukuna ilişkin süren tartışma, AB’nin genetik olarak değiştirilmiş gıdalara yönelik moratoryumu her iki yanda da sinirlerin gerilmesine neden oluyor. ABD çelik tarifeleri ve anti-dumping uygulamaları üzerinde süren kavga da cabası. Bu arada doların düşüşü ekonomik durgunluktan bir türlü kurtulamayan Avrupa’da korumacı eğilimleri güçlendiriyor.
Şu ana kadar bu sorunlar yatıştırılabildi. Fakat ABD ve AB ilişkilerindeki kırılgan durum, işin çığrından çıkması ve iki tarafın da kaybedeceği bir misilleme savaşına neden olabileceği kaygılarını artırıyor.
Tartışma ihracat ve ithalatın ötesinde de sürüyor. John Hopkins Üniversitesi’nden Joseph Quinlan, transatlantik ekonomik ilişkilerini doğrudan ayakta tutan unsurun ticaret değil doğrudan yatırım olduğunu vurgulayan bir makale yayınladı. 2000 yılında, Amerikan ve Avrupalı çok uluslu şirketler birbirlerinin ülkesinde toplam 8 bin 800 milyar dolarlık mal varlığına sahiplerdi. Bu şirketlerin satışları 2 bin 200 milyar dolarla ticaretin dört katına varıyor ve 8.5 milyon çalışanı istihdam ediyordu. Avrupa’daki Amerikan şirketlerinin geliri ana şirketin küresel gelirinin yarısına ulaşıyordu.
Birbirlerinin arka bahçesinde ABD ve Avrupa çok uluslularının ihracat rekabetinden, ticaret savaşlarına göre daha az korkmalılar. ABD tüketici boykotları Fransa’nın şarap satışlarını vururken, Fransa’nın doğrudan ihracatının altı katı bir satış hacmine sahip ABD'de yerleşik Fransız şirketlerini hemen hemen hiç etkilemedi.
Bu çok uluslu şirketlerin de yumuşak karnı olmadığı anlamına gelmiyor. Artan ölçüde onlar da küresel tedarik zincirlerine bağlılar; sonuç olarak dünya ticaretinin üçte birini şirket içi ticaret oluşturuyor. 11 Eylül sonrası ABD’nin sınır güvenliğini sıkılaştırması bu ticaret ağlarının ticarette aksamalara ne denli duyarlı olduğunu gösterdi.
Küresel entegrasyonun derinliği ticaret silahının herkese zarar verecek bir şekilde kullanılmasının önünde bir engel. Yabancılara veryansın eden politikacıları, bu fikrin yurtiçindeki işleri ve refahı olumsuz etkileyeceğine inandırmak fazla zor değil.
Söz konusu argüman, ABD’de yabancı şirketlerin yerleşik olduğu eyaletlerin yöneticilerini ikna etmekte zorlanmadı. Bu aynı zamanda, çelikte gümrük vergileri gibi korumacı önlemlerin sadece iç pazara üretim yapan sanayilerle sınırlı olduğunu da açıklar.
Kötü haber ise, transatlantik ticaret uyumuna tehditlerin sınırlarda durmaması. Yeni savaş alanı iç pazar düzenlemeleri ki, enformasyonun muhafazası, audio-visual hizmetler, isim ve patent hakları konusunda çoktan ABD-AB arasında çekişmeler su yüzüne çıktı.
Daha fazlası da muhtemel. ABD’nin önde gelen işveren örgütlerinden Ulusal Dış Ticaret Konseyi, AB’nin düzenlemelerini gizli ticaret engelleri olarak niteleyen 120 sayfalık bir rapor yayınladı. Genetik olarak değiştirilmiş gıdalar dışında, kimyasallar, kozmetikler ve dezenfekte ürünleri de raporun hedefi oldu.
Bu şikayetler, hem ABD ve AB ekonomilerinin ne ölçüde bütünleşik olduğu, hem de böyle kalacaklarının kanıtı. ABD şirketlerinin yanı sıra birçok Avrupa şirketleri de, AB düzenlemelerinden tek pazarı veri aldıkları ve beklenmedik engellerden tedirgin oldukları için şikayetçiler.
Sorun, hükümetlerin karşılıklı olarak sürece ayak uyduramamış olması. Atlantik’in her iki yanında düzenleyiciler sanki pazarlar kapalıymış gibi davranmaya devam ediyorlar. Ne zaman ki bu şekilde davranmanın zarar verdiğini anlıyorlar, sağduyulu davranmanın çıkarlarına olduğunu kabulleniyorlar.
Bu transatlantik düzenleyici işbirliğinin en başarılı örneği rekabet politikasının da öyküsü aynı zamanda. Fakat bunun bir istisna olduğu da açık. Her ne kadar ABD ve AB farklı anti-tröst yasalarına sahipseler de, benzer hedefleri paylaşıyorlar. Diğer düzenleme alanlarındaki anlaşmazlıklar hükümetlerin rolü konusundaki kültür, değer ve kavram farklılıklarından kaynaklanıyor. Bu genetik olarak değiştirilmiş gıdalar tartışmasının da gösterdiği gibi, riskin düzenlenmesi konusundaki davranış farklılığından kaynaklanıyor.
Farklılıkları azaltmak her zaman zor bir iştir. Washington’un tek taraflı eğilimleri ve Avrupa’ya tahammülsüzlüğü işleri kolaylaştırmıyor. Aynı şekilde Avrupa’nın çevre ve tüketici güvenliği konularında kendi düzenleme modelini dünyanın geri kalan bölgelerine agresif bir tonda ihraç teşebbüsleri de.
Farklılıklarını ısrarla dayatmaları ABD ve AB’yi çatışma noktasına getirirse bunun çok ciddi ekonomik ve ticari maliyetleri ortaya çıkar. Atlantik’in her iki yanındaki politikacılar da buna izin verecek kadar aptal olamazlar - siz de öyle mi düşünüyorsunuz?
*Guy de Jonquieres’in Financial Times gazetesinin 26 Mayıs 2003 tarihli sayısındaki makalesinden derlenmiştir.
TÜRKİYE - RUSYA FEDERASYONU ARASINDAKİ EKONOMİK İLİŞKİLER-
2:SORUNLAR VE ÖNERİLER
Geçen sayıdaki yazıda Rusya ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkilerin dış ticaret kısmı ele alınmıştı. Bu sayıda kısaca hizmetler dengesi ve sermaye hareketleri ile ilgili mevcut durum özetlendikten sonra, gerek mal ve hizmetler ticareti ve gerekse sermaye hareketleri alanındaki sorunlar ele alınacak, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi için yapılması gerekenler özetlenecektir.
Hizmet Ticaretinde Gelişmeler
İki ülke arasındaki hizmet ticaretinde müteahhitlik hizmetleri ön plana çıkmaktadır. Bu noktada, 1984 tarihli Doğalgaz Anlaşmasının önemi bir kez daha vurgulanmalıdır: Anlaşmaya göre, Rusya Federasyonu Türkiye’nin doğalgaz ithali karşılığında yaptığı ödemelerin %70’i tutarında Türkiye’den tüketim malları ve müteahhitlik hizmetleri ithal edecektir. Bu doğrultuda 1980’lerde başlayan Rusya Federasyonu’na yönelik müteahhitlik hizmetleri, esas itibariyle iki Almanya’nın birleşmesinden sonra gelişmiştir. İki Almanya’nın birleşmesi ile Doğu Almanya’da bulunan Rus askerlerinin geri dönmeleri ve bu askerler için konut inşa edilmesi gündeme gelmiştir. Almanya, Rusya Federasyonu’na bu amaçla 8 milyon dolar yardım yapmıştır. Ne var ki, konutların inşası için Alman ve/veya Yugoslav inşaat firmaları düşünülmüşse de, Türk inşaat firmaları ihaleleri kazanmıştır. Böylelikle, Türkiye Arap ülkelerinde yaşanan istikrarsızlıklardan dolayı Ortadoğu pazarından çekilirken, Rusya Federasyonu Türkiye için yeni bir pazar olarak ortaya çıkmıştır. Yapılan işlerin çoğu askeri konutlar, sosyal tesisler, hastaneler, iş merkezleri, sanayi tesisleri gibi büyük komplekslerdir.
Türk firmalarının başarılarının ardında yatan neden Türk hükümetlerinin sağladığı destek, firma sahiplerinin Rus yetkililer ile kurdukları ikili ilişkiler ve Türk firmalarının daha ucuz maliyetler ile kaliteli iş çıkarmalarıdır. Başta Libya olmak üzere diğer Arap ülkelerinde yıllarca edinilen tecrübe de bu başarının sağlanmasında etkili olmuştur.
Rus firmaların Türkiye’ye yönelik faaliyetleri ise sınırlı düzeyde kalmıştır: Türkiye’de Rus firmaları tarafından gerçekleştirilen yatırımlar arasında müteahhitlik alanında 140 milyon dolarlık yatırım yapılmıştır. Bununla birlikte, Rus firmalar Türkiye’de daha çok doğalgaz ve petrol tesislerinin yapımında ortak yatırımlar şeklinde faaliyette bulunmaktadırlar. Rus firmaların ilgilendiği projelerden bazıları; doğalgaz depolama tesisi, Gebze Limanı, GAP çerçevesinde su tesisleri, doğalgaz dağıtım tesisleri, Samsun-Ankara doğalgaz hattı, bin 400 mv kapasiteli deniz termik santrali ve Melen Projesi’dir.
İki ülke arasındaki hizmet ticaretinde, turizm de ön planda yer almaktadır. Yıllık yaklaşık 5 milyar dolar turizm geliri ile önemli bir turizm ülkesi haline gelen Türkiye, özellikle son yıllarda Rus vatandaşlarından da büyük ilgi görmektedir. 1990 yılından itibaren her yıl, Türkiye’ye önemli sayıda Rus turist gelmektedir. İki ülke arasındaki yakın mesafe, Türkiye’ye turların ucuz olması ve ucuz fiyatlara rağmen kaliteli tatil olanakları Rus turistleri Türkiye’ye çeken nedenlerdir. Serbest piyasa ekonomisine geçiş ile birlikte ortaya çıkan varlıklı Rus turistler, tatillerini Türkiye’de değerlendirerek, Türkiye için yüksek tüketim talepleri ile önemli bir gelir kaynağı oluşturmaktadırlar. Bu nedenle, Turizm Bakanlığı Moskova’da bir turizm bürosu açmıştır. Kısacası, Rus turistler Türkiye için Avrupalı turistlere karşı alternatif oluşturmaktadırlar. Ancak PKK terörü ve Öcalan olayı, kısa bir süre için bu olumlu gelişmelere engel teşkil etmiştir.
Sermaye Hareketlerinde Gelişmeler
İki ülkenin ekonomilerinin, özellikle üretim yapılarının, tamamlayıcı yapılarından kaynaklanan iki ülke arasındaki mal ve hizmet ticaretinde yaşanan gelişmeler, sermaye hareketlerinde yaşanamamıştır. Bunun temel nedeni, her iki ülkenin de kaynak sıkıntısı çekiyor olması ve dolayısıyla söz konusu tamamlayıcı yapının bu alanda var olmamasıdır. Bu temel nedenin yanı sıra, ilkin Türkiye’nin İskenderun Demir Çelik Fabrikası için kullandığı 45 milyon dolarlık kredinin geri ödenmesinin iki yıl gecikmesi ve ardında SSCB’nin Eximbank’ın açtığı kredilerin geri ödemelerini zamanında yapmaması nedeniyle 350 milyon dolarlık Eximbank kredisinin borcun yeniden yapılandırılması anlaşması imzalanmasına kadar askıya alınması, iki ülke arasındaki sermaye hareketlerinde sorun yaratmıştır. Nitekim iki ülke arasındaki sermaye hareketleri oldukça sığ kalmıştır.
İki Ülke Arasındaki İlişkilerde Yaşanan Sorunlar
İki ülke arasındaki ilişkilerde yaşanan sorunlar, petrol boru hattı konusu ile birlikte şekillenmiştir. Bunun nedeni, her iki ülkenin de petrol boru hattını siyasi ve ekonomik bir araç olarak görmeleri ve petrol boru hattını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemeleridir.
1986 yılında imzalanan anlaşma ile Türkiye ve SSCB arasında petrol ithalatında olumlu gelişmeler sağlanmıştır. Petrol ithalatındaki bu olumlu gelişmeler, özellikle Körfez Savaşı sırasında pekişmiştir. Türkiye, bu sayede, uzaklaştığı Irak petrolleri yerine ikame petrol kaynakları bulmuştur. Bununla birlikte, Türkiye bir yandan da Kazak petrollerinden faydalanmak istemiş ve Kazak petrollerinin Avrasya - Akdeniz boru hattı ile taşınmasını önermiştir. Ancak Rusya Federasyonu’nun itirazları ve baskıları ile karşılaşan ve zaten bu ülke ile ilişkilerini bozacak herhangi bir anlaşmaya girmek istemeyen Kazakistan, petrolün Rusya Federasyonu üzerinden boğazlar yolu ile taşınması kararını almıştır. Ne var ki, Çeçen olayları ve Kafkasya’da yaşanan hareketli gelişmeler nedeniyle Novorosiysk Limanı başta olmak üzere Rus limanlarının güvenliği tartışılmaya başlanmıştır. Gelişmelerin Türkiye lehine olduğunu vurgulayan Rusya Federasyonu, Türkiye’nin Çeçen bağımsızlık hareketini destekleyerek bölgede istikrarsızlığı sürdürmeye çalıştığını iddia etmiştir. Tüm bu gelişmeler ile birlikte, 1996 yılında Kazak petrollerinin Rusya Federasyonu üzerinden boğazlar yolu ile taşınması karara bağlanmıştır. Bu kararın ardından, Rusya Federasyonu Azeri petrollerini taşıyacak boru hattının rotasını da kendi lehine değiştirmek istemiştir. Rusya Federasyonu, bu sayede hem limanları üzerinden sağladığı döviz kazancını sürdürmeyi hem de Kafkasya ve güney sınırını denetimi altına alarak, bu bölgede yeniden etkinlik alanı oluşturmayı planlamıştır. Türkiye ise, yılda 60 - 70 milyon tonluk petrol transferini sağlayacak tankerlerin boğazlardan geçişinin yaratacağı tehdidi gerekçe göstererek, petrolün bu yolla taşınmasına karşı çıkmış ve alternatif olarak Bakü - Ceyhan boru hattını önermiştir. Ancak Türkiye’nin bu önerisi ne Rusya Federasyonu ne de petrol şirketleri tarafından sıcak karşılanmıştır. Rusya Federasyonu, kendisi için hayati önem taşıyan limanları devre dışı bırakan bu öneriyi reddetmiş ve Türkiye’yi devre dışı bırakan Dedeağaç - Burgaz boru hattını önermiştir. Petrol şirketleri ise Türkiye’nin ekonomik ve siyasi açıdan istikrarsız bir ülke olması gerekçesiyle Türkiye’nin önerisini sıcak karşılamamıştır. Dolayısıyla, bu kez Türkiye Rusya Federasyonu’nun PKK eylemlerini destekleyerek bölgenin güvenliğini ve istikrarını bozmaya çalıştığını iddia etmiştir.
Sonuç olarak, her iki ülkenin de petrol boru hattı aracılığı ile Türki Cumhuriyetler ile ilişkilerini yoğunlaştırmak ve bu yolla siyasi ve ekonomik güçlerini artırmak istemeleri, iki ülkeyi karşı karşıya getirmiş ve iki ülke arasındaki ilişkilerde yaşanan sorunların nedeni olmuştur. Aynı bağlamda, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü çerçevesinde üye ülkeler arasındaki ilişkilerin ikili anlaşmalar ile geliştirilmesi, yine iki ülkeyi karşı karşıya getirmiştir: Türkiye - Ukrayna Dostluk ve İşbirliği Anlaşması, Türkiye - Gürcistan İşbirliği Anlaşması gibi ikili anlaşmalar Rusya Federasyonu’nun tepkisini almıştır.
Sonuç ve Değerlendirmeler
• İki ülke arasındaki ilişkilerde yaşanan sorunlardan anlaşılmaktadır ki, Rusya Federasyonu Türkiye’yi bölgesel alanda bir rakip olarak görmektedir: Rusya Federasyonu, hala SSCB dönemindeki gücünün ve etki alanının hayalini kurmakta ve bu nedenle Türkiye’yi devre dışı bırakılması gereken bir aktör olarak algılamaktadır.
• Dolayısıyla, iki ülke arasındaki ticari ve ekonomik ilişkilerde yaşanan olumlu gelişmelerin siyasi ilişkilerde sağlanması güç gözükmektedir. Hatta bu durumun ticari ve ekonomik ilişkilerde yaşanan olumlu gelişmelerin sürdürülmesi önünde engel teşkil etmesi oldukça olasıdır.
• Oysa, zengin doğal kaynaklara ve Türkiye’nin sahip olduğu üretim yapısından farklı bir üretim yapısına sahip olan Rusya Federasyonu ile ilişkilerde yaşanan sorunların çözümlenmesinin, her iki ülkenin çıkarlarına olduğu kadar tüm bölgenin ekonomik kalkınmasına ve hatta tüm bölgede siyasi istikrarın sağlanmasına da hizmet edeceği açıktır. Rusya ve Türkiye pazarları sadece birbirlerine çok yakın değil, aynı zamanda iki tarafın birtakım meseleleri büyütmemesi durumunda, (sınırlarda, hava ve deniz sahalarında vs.) siyasi çatışma alanları da pek yoktur.
• Türkiye’nin bugün enerji üretiminin %40 oranında doğalgaza, bunda da %90 oranında yüksek fiyatlar üzerinden Rus doğalgazına bağımlı hale gelmiş olması gerek ticaret dengesi açısından gerekse bu ülkeye olan bağımlılık açısında siyasal anlamda da dikkate alınması gereken bir husustur.
• Bugün Almanya ve Amerika ile beraber Rusya, Türkiye için son derece önemli bir ticari ortak haline gelmiş, örneğin 1990’dan bugüne kadar 13 Türk firması 73 proje üstlenerek 12.8 milyar dolar tutarında bir taahhüt alabilmişlerdir. Yine 1990 sonrasında, o da resmi kayıtlara göre, yıllık 10 milyar dolara ulaşan bir hacimde bavul ticareti yoluyla ihracat gerçekleştirmiştir. 1990’ların ortalarından itibaren bu performansın hızla azaldığı ve bunun neden kaynaklandığı yukarıda incelenmişti. Buna rağmen 2002 yılı itibariyle bavul ticareti yoluyla yaklaşık 4 milyar dolar civarında bir ihracatın gerçekleştirildiği tahmin edilmektedir. Türk firmalarının Rusya’daki yatırımları 800 milyon doları aşmış bulunmaktadır.
• Yukarıdaki trendin daha çok artarak devam etmesi gerekmektedir. Zira bu iki ülke pazarları birbirine çok yakın ve tamamlayıcı niteliktedir. 2002 yılı itibariyle 5 milyar doları aşan dış ticaret hacminin birkaç sene zarfında 10 milyar doları aşması oldukça gerçekçidir. Ancak 1997 ve sonrasında dış ticaret hacmi artan oranlarda Türkiye’nin aleyhine gelişmektedir. 2002 yılında ihracatın ithalatı karşılama oranı %30’a gerilemiştir.
• Bu açığın artmasında Rusya’dan kaynaklanan sıkıntılar kadar Türk tarafının başarısızlığı da etkili olmaktadır. Rusya 1984 yılında imzalanan Doğalgaz Anlaşması gereği Türkiye’nin ithal ettiği gazın %70’ini mal olarak Türkiye’den ithal etmesi gerekirken, bugün bu oran aşırı azalarak %7’lere kadar düşmüştür. Öte yandan Mavi Akım ve Batı Doğalgaz Hattı konusunda bu tür bir şart bile konulmamış, sürecin bu nedenle Türkiye’nin aleyhine işlemesine neden olunmuştur. Öte yandan 1998 yılında Rusya’da yaşanan kriz sonrasındaki devalüasyon Türkiye’nin ihracatını son derece olumsuz etkilemiştir. Bu süreci Rusya’daki ekonomik kriz nedeniyle yaşanan daralma da desteklemiştir. Bu iki duruma ilave olarak Rusya’nın tekstil ve gıda başta olmak üzere birçok ürünü istenen kalite ve maliyette iç piyasada üretebilir hale gelmiş olması da Türkiye’nin bu pazara olan ihracatını düşürücü etki yaratmıştır. Rusya BDT üyelerine karşı uyguladığı kolaylıklar ile Türkiye’nin aleyhine birtakım ticaret sapmalarına neden olmaktadır. Ayrıca Türk firmaları Türkiye’nin yaşadığı iktisadi ve siyasi krizler nedeniyle gerekli ticari finansmana ulaşmakta zorlanmaktadırlar. Bavul ticareti yoluyla gerçekleştirilen ticarette Türk ürünlerinin imajını sarsan çok büyük hatalar ve etik sıkıntılar sergilendi. Türkiye’nin fiyat esnekliğinin oldukça düşük olması, enerji fiyatlarının aşırı yüksekliği ve artış eğilim ticari makasın Türkiye aleyhine açılmaya devam etmesine neden olmaktadır. İhraç mallarında ise tersine fiyat esnekliği oldukça yüksek mallar söz konusudur.
• Bütün bunlara rağmen, olumlu birtakım gelişmelerden söz ederek bu fırsatın değerlendirilmesi önerilebilir. 2001 yılında bu sefer Türkiye’de yaşanan büyük devalüasyon ihraç ürünlerinin rekabet şansını artırmıştır. Bavul ticaretine yönelik olarak konulacak kısıtlamalar 2002 yılının ilk altı ayı için dondurulmuş durumdadır. Bu fırsat kullanılarak orada depo kiralanarak mal sokulması anlamlı olabilir. Rusya Federasyonu’nun DTÖ üyeliği ile, Türkiye aleyhine uyguladığı ticaret saptırıcı engellerin ortadan kalkacağı hesaba katılarak daha adil şartlarda rekabet imkanının oluşacağı beklenebilir. Ayrıca geçmiş dönemde imzalanan Mavi Akım gibi projelerde Türkiye’nin aleyhine olan birtakım hususlarda yeniden pazarlık yapılması gerekmektedir. Türkiye’nin bu konuda uluslararası tahkime başvurması yerinde bir karardır. Ayrıca alternatif enerji kaynaklarının araştırılması suretiyle Rusya’nın rekabetçi fiyatlara zorlanması isabetli bir stratejidir.
• Bütün bunlara rağmen ticaret dengesinin zannedildiği kadar kötü olmadığının da vurgulanması gerekmektedir. Yukarıda verilen rakamlara bavul ticareti, turizm gelirlerindeki ve Rusya’daki Türklerin elde ettiği hizmet gelirleri ilave edildiğinde sürecin Türkiye’nin lehine olduğu da vurgulanabilir.
• Bundan sonrası için yapılması gerekenler ise ekonomik ilişkilerin önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Bu bağlamda iki ülke arasında kalıcı görüşmelerin ivedilikle yapılması, iktisadi gereklerin siyasal öncüller tarafından gölgelenmesine izin verilmemesi gereği özenle not edilmelidir. Bunun için siyasal alanda bir ortak vizyon şarttır. Yeni çağda Avrasya’nın yapılandırılması konusunda Türkiye, Rusya ile ortak payda arayışını güçlendirmelidir. Dışarıdan Avrasya’ya şekil vermeye çalışan büyük güçlerle ilişkileri koparmadan Türkiye kendi vizyonunu oluşturmalı ve bunu da bölgede ortak çıkarları genişletmek şeklinde anlamalıdır.
• Türk firmalarının bavul ticaretinin artık kolay yol olmaktan çıktığını görerek bir an önce Rusya pazarını yatırım sahası olarak ele almaları gerekmektedir.
Subscribe to:
Posts (Atom)